| Kaya Ataberk |
Tuncay nereden koşuyor? Doğan Medya’dan ulusalcılığa bir garip hikaye
Bilinen bir gerçektir ki toplum olarak siyasi hafızamız oldukça zayıf. Özellikle yıllardan beri toplumsal mücadelenin, örgütlülüğün uzağında ve dışında kalmış Atatürkçü kesimimiz açısından bu zayıflık daha da yüksek oranlarda seyreder. Bazen MHP’nin geçmişi unutulur, Maraş-Çorum gibi katliamlar bir kenara atılır, solcu gençlerin katli önemsiz ayrıntılarmış gibi üzerinden geçilir ve MHP’nin nasıl “aslına rücu” ettiğinin propagandası yapılır. Bazen de Doğu Perinçek gibi Apo’yla Bekaa’da çiçek alışverişi yapanların geçmişine sünger çekilir, bir anda Atatürkçü yapılırlar. Son bir yılın bu konuda görünen önemli örneği ise Tuncay Özkan’dır. Özellikle Tuncay Özkan’ın durumu siyasi parti kurma sinyallerini daha net vermeye başlamasıyla önem kazandı. Son olarak CHP ve Baykal’a hitaben konuşan Özkan; “Eğer kendini yenilemezsen, gençleştirmezsen yeni fikirlere kucak açmazsan, ben yeni parti kuracağım” dedi. Tuncay Özkan kendisini ulusalcı olarak tanımladığına göre herhalde kuracağı parti de ulusalcı olacaktır. Herhalde diyoruz çünkü ortada ne bir program ne de ideolojik bir duruş var. Sonuçta CHP’ye getirdiği eleştiriler de bu eksende konumlanmıyor. CHP’yi Altı Ok’tan uzaklaşmakla, soldan ve halktan kopmakla, mücadele etmemekle suçlasa bir anlamı olabilecekken son derece muğlak kavramlarla eleştiriyor. Ne yapacağına dair kendisinin de fikirleri pek olgunlaşmamışa benzediğine göre biz de mecburen geçmişte yaptıklarından ders çıkartmaya çalışacağız. Bir zamanların Doğan Medya kalemşorunun, bugün nasıl “ulusalcı” parti başkanlığına oynama noktasına geldiğinin garip hikâyesi pek bilinmez. Bilenler de pek hatırlamak istemez. Bizim gibi hatırlatanlara da kızılır ve “ama ne de olsa değişti” denilir. Burada kendisini bir mücadelenin parçası ve öncüsü olarak görmek istemeyenlerin, mücadeleyi başkalarına havale etmelerinin ilginç toplumsal-psikolojik durumunu okuyabiliriz ama bu mesele de en az bir yazı konusu olacak kadar geniştir. Gelin, biz şimdilik yaşananların bize verdiği görevi yerine getirelim ve Aydın Doğan’ın yanından, Mesut Yılmaz’ın en yakın adamlığına, Karamehmet’in gazeteciliğinden “ulusalcı” umut olmaya giden Tuncay Özkan’ın kısa ve garip tarihine bir bakalım ve sahte umut nedir bir kez daha görelim. Patronunu ve Mesut Yılmaz’ı en iyi kim savundu? Çok eskiye gitmemize gerek yok. 28 Şubat’ın hemen ertesine 2001 yılına dönmemiz yeterli. 28 Şubat, gericiliğe karşı mücadelede ciddi başarılar kazanmış durumdadır, PKK bölücülüğü de geriletilmiş ve ortam çok büyük oranda ulusal güçlerin lehine dönmüş durumdadır. Buna tezat olarak, iktidar RP’nin elinden gitmesine rağmen daha merkezde görünen ANAP-MHP-DSP işbirlikçiliğinin elindedir. 28 Şubat ve ulusal güçler ise gericiliğin kökünün kazınmasısın temel zorunluluğunun bunları yaratan toplumsal zeminin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabileceğini görmektedirler. Tam da bu dönemde Beyaz Enerji operasyonu patlak verir ve ortalık sarsılmaya başlar. Olayın boyutlarının Aydın Doğan’a ve Mesut Yılmaz’a kadar uzanacağının sinyalleri gelmeye başlar. Dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan bir televizyon kanalında “Aydın Doğan grubu da pek temiz değil, onların da bankaları şaibeli” açıklamalarında bulununca bu sefer de Doğan, Tantan’a karşı operasyon başlatır. Tantan’ın Fethullahçılığıyla ilgili tüm manşetler Milliyet gazetesine ve Tuncay Özkan’a yaptırılır. Bazı “bomba” haberlerin bizzat Mesut Yılmaz tarafından Tuncay’a sızdırıldığı bile iddia edilmiştir. Bu da nereden mi çıktı? Zaman zaman eski dostlar birbirini yıpratırlar ne de olsa çıkar kavgası aşağıdaki ifadeler bu sızdırma olaylarından biriyle ilgili olarak Ertuğrul Özkök tarafından kaleme alınmıştır, “Özkan” olarak ilk bahsedilen Fethullah’a yakınlığıyla bilinen Hüsamettin Özkan’dır: “…Özkan’ın Mesut Yılmaz’la ilişkisi çok iyiydi. Büyük bir ihtimalle Özkan, bu olayı Yılmaz’a anlatmış, o da kendisine en yakın gazeteci olan Tuncay Özkan’a sızdırmıştı.” Tüm bu garip sızdırma olaylarının, Fethullah-Hüsamettin Özkan-Mesut Yılmaz-Tuncay Özkan ilişkilerinin sonu ne mi oldu? Ne beyaz enerjiden bir şey çıktı, ne Aydın Doğan’a soru sorulabildi, ne de 28 Şubat sonuçlarına ulaşmakta başarılı oldu. Tuncay Özkan bu olaylar sırasında edindiği kritik misyonu bugün nasıl açıklamaktadır, bu misyonu kendiliğinden mi edinmiştir yoksa birileri mi vermiştir? Mesut Yılmaz’la yakınlığının anlamı nedir? Bugünkü konumlanışıyla bir bağlantısı var mıdır? Aniden ulusalcı olmasının anlamı da böyle bir misyon mudur? Karamehmet’in emrinde AKP’ye destek Tuncay Özkan’ın “ulusalcılığa” ermeden önceki geçmişi şöyle bir değinilip geçilecek kadar basit değil. Ne de olsa büyük sermayenin tüm patronlarının emrinde çalışmış bir gazetecinin defteri de bir hayli kabarık oluyor. AKP’nin iktidara gelişinin hemen ardından Tuncay Özkan’ı bu sefer de Karamehmet’in emrinde görürüz. Hatırlanacağı gibi o dönemde Turkcell, Akşam gazetesi ve Show TV Karamehmet’in elindedir. Ancak Karamehmet’in durumu pek de iyi değildir. Bu nedenle de iktidarla yani AKP’yle iyi geçinmesi gerekmektedir. Bu dönemde bu görevi yürütmek de Tuncay Özkan’a düşer. Karamehmet’in AKP’yi destekleme kararının en iyi uygulayıcısı olarak Tuncay Özkan, Akşam’ın ve Show TV’nin başında kendisini gösterir. AKP, yerel seçimlerden de başarıyla çıkınca alkış tutan gene Karamehmet medyası ve Tuncay Özkan olmuştur. Tuncay Özkan bugün bu dönemini de hatırlamak istemez. Ne de olsa patronları ne isterse onu yapmıştır. Tüm bu hızlı gazetecilik döneminin de bir sonu olacaktır elbette. Gün gelir Tuncay Özkan derin bir uykuya gömülür ve Kanaltürk kurulana kadar uyanmaz. Bu arada kendini unutturur ve Türkiye tarihinin siyasal açıdan en hareketli günlerini yaşarken yeniden ortaya çıkar. Artık Mesut Yılmazcı, Aydın Doğancı, Karamehmetçi Tuncay gitmiştir “ulusalcı” Tuncay gelmiştir. Biraz da Tuncay Özkan’ın bu çok yakın tarihinde neler var onu hatırlayalım… Cumhuriyet mitingleri nasıl yanlış yönlendirildi? Evet, Tuncay Özkan’ın muhtemelen kafasına bir tuğla düşmüştür ve AKP’nin ne kadar kötü bir düzen kurduğunun farkına varmıştır. Artık o bir ulusalcıdır. Aslında yaptığında bir zorluk da yoktur çünkü içi boş bir kavram olan ulusalcılık isteyen herkesin giyebileceği bir elbise olarak Tuncay’ın da üstünde duracaktır. Doğu Perinçek’ten, Mehmet Gül’e kadar uzanabilen ulusalcıların arasına o da katılır. Artık Kanaltürk, AKP’nin karşısında yayın yapan bir çizgi izleyecek ve özellikle 14 Nisan’dan 22 Temmuz’a kadar süren dönemde yaşanan tüm gelişmelerde yaptığı yanlış yönlendirmelerle ve kritik hatalarla etkili olacaktır. 12 Nisan’da Ordu’nun yaptığı açıklamanın ardından Ankara Tandoğan Meydanı’nda toplanan yüz binler Türkiye’nin neredeyse 27 Mayıs öncesi günleri yeniden yaşadığı bir sürecin simgeleri olarak görülmekteydi. Hemen ardından Ordu’dan gelen 27 Nisan geceyarısı bildirisi ve İstanbul ve İzmir mitingleri psikolojik üstünlüğü ulusal cepheye geçiriyordu. Yüz binler ayaktaydı, Türkiye ve dünya son yılların en büyük mitinglerini izliyordu, Ordu ve tüm devlet kurumları iktidarın karşısındaydı ve Türkiye büyük bir dönüşüme gidiyor gibi görünüyordu. Ancak burada herkesin gözünden kaçan bir önemli mesele vardı. Hareket dağınık, önderlikten yoksun ve politikasızdı. CHP özellikle bu önderliği almaktan kaçınıyordu. Asker diğerlerinin bir şeyler yapmasını bekliyordu. Tüm strateji ise Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasını engellemek noktasında sona eriyordu. Sonucunda da öyle oldu. Tayyip Cumhurbaşkanı olmadı ama AKP’nin her istediği oldu. İnsanlara yapılan mitinglerde bayrak sallayıp, evine dön çağrısının en önemli etkeni Kanaltürk’ün politikası oldu. Aslına bakılırsa bu kadar büyük kalabalıkların toplandığı eylemler için bir iktidarı yıkmak çok da zor değildir. Hele de yanında Ordu başta olmak üzere tüm kurumları bu iktidarın karşısında buluyorsa. Ama öyle olmadı, kitleler evlerine döndüler ve 22 Temmuz’u beklemeye başladılar. CHP üç büyük şehirde miting bile yapmadı. AKP’yle mücadele AKP’nin elinin güçlü olduğu noktalarda verildi ve sonuçta kazanan AKP oldu. Burada bizim esas dikkat etmemiz gereken nokta devrimciliğin uzağında kalan bir yönlendirmenin en büyük kitleleri nasıl hüsrana uğrattığıdır. İnsanları evinde oturtan, birkaç mitingle her şeyin değiştiği izlenimini uyandıran ve kitle hareketinin gücünü deşarj eden bu yönelimin baş mimarlarından olan Tuncay Özkan bunların da hesabını verememektedir. Ama Tuncay Özkan’ın hataları bununla da sınırlı değil. 22 Temmuz’a kadar Kanaltürk’ten izlenen seçim politikası da “kitleler nasıl yanlışa sürüklenir?” sorusunun cevabını oluşturmaktadır. Tuncay, AKP’ye ve MHP’ye nasıl oy kazandırdı? Tuncay Özkan’ın seçim dönemi uyguladığı AKP’yi yıpratma politikasının sonuçlarını da ancak felaket terimleriyle açıklayabiliriz herhalde. Bugün Meclis’te hakimiyetini kuran MHP destekli AKP faşizminin yaptıkları ortada. Peki bu partileri güçlendiren hareketleri Tuncay Özkan nasıl yaptı? Seçimler öncesinde Tuncay Özkan, Erbakan’da ulusalcılık keşfedenlerden biriydi. Bakın, Tuncay Özkan, Tayyip Erdoğan’la Erbakan arasında nasıl ayrım yapıyor; “Kıbrıs fatihi olmakla, Kıbrıs’ı satan olmak arasındaki fark Necmettin Erbakan’la Recep Tayyip Erdoğan arasındaki farktır”. Yılların şeriatçısı ve Amerikancısı Erbakan ulusalcılık payesiyle AKP’ye karşı Kanaltürk ekranlarına çağrıldı. Erbakan, yaptığı konuşmalarda AKP’nin davalarına ihanet ettiğini, kendileri gibi olmadığını, artık şeriatçılıktan vazgeçtiğini anlatıp durdu. Tuncay Özkan’ın hesabı AKP’ye gidecek bir kısım oyun, kendi destekleriyle SP’ye akması ve böylece AKP’nin oyunun düşmesiydi. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Hiçbir şeriatçı Tuncay Özkan’ın yönlendirmesiyle hareket etmedi ve hepsi AKP’ye oy verdi. Erbakan’ın ikna ettiği kesimse merkez sağ kökenli olup da laiklik kaygısı taşıyan kesim oldu. Erbakan’ın şeriatçılıktan aforoz ettiği AKP bu kesimin gözünde normalleşti ve önemli bir oy Tuncay sayesinde AKP’ye akmış oldu. Diğer felaket “seçim politikası” ise “solcular CHP’ye, sağcılar MHP’ye oy versin” çağrısı oldu. İlhan Selçuk’un da yardımıyla MHP laik, çağdaş milliyetçi bir partiye dönüştürüldü ve solcu seçmenin gözünde normalleştirildi. MHP, büyükşehirlerde ve sahil şeridinde rüyasında bile göremediği oyu Tuncay Özkan’ın bu temize çıkarma çalışması sonucunda aldı. Sonuçta gene hiçbir sağcı gidip CHP’ye oy vermedi ama birçok saf solcu seçmenimiz MHP’ye oy verdi. Şimdi MHP ve AKP her konuda anlaşarak, istediklerini yapıyorlar. Kürt-İslam faşizmi bu iki partinin elinde ve DTP’nin de desteğiyle egemenliğini kuruyor. Peki Tuncay Özkan? Bu konuda tek söylediği şu oldu: “Size seçimler öncesinde bir şeyler söyledim. Solcular CHP’ye, sağcılar MHP’ye oy versin çağrısı yaptım. Şimdi ne halde olduklarını görüyorsunuz. Bir hata da ben yapmış oldum.” Ne kadar basit değil mi “Bir hata da benden” demek! Bu hatanın Türkiye’ye nelere mal olduğunu farkında değilse çok yazık, eğer farkında olmasına rağmen böyle konuşuyorsa zaten söylenecek bir şey yok… AB ve ABD’ye karşı çıkmamak Seçimlerin ardından Tuncay Özkan bunu değerlendirirken, mitinglerde AB ve ABD karşıtı sloganların atılmasının “büyük güçleri” AKP’nin yanına ittiğini bu nedenle AB ya da ABD karşıtlığı yapmayacaklarını belirtmekten çekinmemiştir. Bu dediğinde de kararlı olmuştur. Bugün açalım Kanaltürk’ü istediğimiz kadar izleyelim. AKP karşıtlığı bulabilirsiniz ama ABD aleyhine tek bir söz bile bulamayız. İşte emperyalizme karşı çıkmayan, Atatürk’ü anlamamış, ideolojisiz ve bu kadar çok hatayı üst üste yapmasına rağmen hala köşesine çekilmeyi düşünmeyen Tuncay Özkan’ın kısa tarihi… Bugün, bu yaklaşımlarla Tuncay Özkan parti kuracakmış. Bu parti nerede duracak, kimin işine yarayacak? Bu noktada Tuncay Özkan’a bazı soruların sorulması gerekmektedir. Tuncay Özkan’ın siyasi duruşu nedir? Kuracağı parti sağcı mı olacaktır solcu mu? Bugüne kadar bu konuda tek bir açılım olmamıştır ve ne yapacağını kestirmek de oldukça güçtür. Mesela serbest piyasayı, IMF’yi savunmaya devam edecek midir? “AB’ye tam üyeliği AKP sağlayamaz, biz sağlarız” söylemini sürdürecek midir? ABD’ye karşı çıkmama politikası ne olacaktır? Biz antiemperyalist bir parti kuruyoruz diyebilecek midir? Son oyalama tuzağı: Tuncay Özkan Yıllar öncesinin Mesut Yılmaz’a en yakın gazetecisi, önce Aydın Doğan’ın sonra da Karamehmet’in maaşlı çalışanı Tuncay Özkan bugün “ulusalcı” parti başkanı olma yolunda. Faşizm yaklaştıkça sahte umutlar kitlelerin önüne sürülür. Tuncay Özkan da bunlardan biridir. AKP, Kürt-İslam faşizmini kurarken bu gerçeklik karşısında kitleleri bir süre daha oyalayacak bir tuzak gerekmektedir. Tuncay’ın ya da ikinci adamı eski Özgür Gündem yöneticisi Merdan Yanardağ’ın çok etkili olacağını düşünmüyoruz. Parti kurmayı başarırlarsa bile ikinci bir Perinçek vakası olmanın ötesine geçemeyeceklerdir. Ancak bu tip hareketlerin de bir misyonu vardır; kitleleri yanlış yönlendirmek ve gerçek devrimcilerin yoluna çıkmak. Tuncay Özkan’ın solculuktan ne anladığına gene kendi söylediklerinden yola çıkarak bakalım: “Bir kere Hrant Dink ile aynı kökenden geliyoruz. İkimiz de solcuyuz. Bakış kardeşliğin bayrağının yüceltilmesi, kardeşliğin düştüğü yerden kaldırılması konusudur. Kürt kardeşliği, Ermeni kardeşliği, Rum kardeşliği, Yahudi kardeşliği, konusunda bizden ileride kimse olamaz.” Bildiğimiz kadarıyla Ermenici Hrant Dink’in kökeni TİKKO’culuktur. Solculuk deyince Tuncay Özkan’ın aklına da anlaşılan bu tip komprador sol örgütlerin ihanet ideolojileri gelmektedir. Apo’nun kardeşlik için kullanılmasını önermek de bu çerçevede anlam ifade etmektedir. Tuncay Özkan’ın ideolojisiz, politikasız hareketine ihtiyacımız yok. Bu Atatürkçüleri ancak biraz daha oyalayıp, AKP’ye karşı gerçek mücadelenin başlatılmasını geciktirecek bir etken olacaktır ancak. Yıllardır, CHP bir şeyler yapacak diye oyalandık, birileri çıkıp bu süreci durduracak diye oyalandık. Biraz da Tuncay Özkan’la oyalanmayalım. İhtiyaç devrimci ideolojidir, devrimci partidir. Ya geçmişten öğrenilecektir ya da zaman insanlara öğretecektir.
|