03.03.2008/Sayı:176
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Kapak Engin Alptekin

Atatürk, cumhuriyet ve laiklik

Atatürk ve Fethi Okyar'ın kızıLaiklik nedir?

Din bezirganı (din tüccarı) AKP’nin lideri şöyle diyor: “Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, laiklik elden gidiyor. Yahu, bu millet istedikten sonra tabi elden gidecek. Yahu! Sen bunun önüne geçemezsin ki. Yani zorla bu milletin elinde tutmaya gücün yetmez. Millete rağmen bu yürümez.” Sonra devam ediyor: “Cumhuriyet’in teminatı Hükümettir, Millettir, Meclistir.” Kısacası Tayyip; “Laikliğin teminatı benim” diyor.

Doğal olarak bu söze ülkedeki tüm kargalar kahkahalarla gülüyorlar.

Yani bugünlerde herkes laiklik diyor. Peki nedir bu laiklik? Nasıl bir şeydir?.

Hacer Güral ve Doç.Dr. Neda Armaner’e göre Fransızca’da ki “laic, laique” sözcüklerinden dilimize “laiklik” olarak geçmiştir. Kökü Latince “laicus” sözcüğünden gelmektedir. Türkçe’ye “halk” olarak çevrilmişse de gerçekte, “avam” ya da “ahali” hatta “reaya” (bir hükümdarın yönetimindeki halk)” kavramına daha yakındır. Anlam itibarı ile “dinsel olmayan” anlamına gelmektedir.

Laik Devlet; dinî kurallara, dinî ilkelere dayanmayan devlet anlamındadır. Hükümet işleri; yasalar, kurallar, toplum hayatının gerçekleri ve ihtiyaçlar göz önünde tutarak düzenlenir. Laikliği dinsizlik saymak; laikliği bilmemek demektir. Kişi iş ilişkilerinde ve diğer kişilerle ilişkilerinde laik olur, yani işini ve ilişkilerini devletin koyduğu yasalara, kurallara göre ayarlar, diğer taraftan da kişisel ve özel hayatında dindar yaşar veya yaşayabilir. Devlet dinlere karşı tarafsızdır. Ancak; bu tarafsızlığın anlamını ve sınırlarını belirler. Devlet taassup (hoşgörüsüzlük) ve irtica karşısında tarafsız kalamaz.

Sekülarizim ve laiklik arasındaki fark

“Devlet Laisizmi” ile, özellikle Batı Avrupa ülkelerinde yürürlükte olan “sekülarizm” arasında büyük farklar vardır. Din ve devlet ayrımı görüşünü daha yakından anlamak için Laisizm’den önce sekülarizm kavramının açıklanması yararlı olacaktır.

Sekülarizm kavramı da Latince kökenli olup; tektanrılı dinlerden çok önceleri ortaya çıkmış, kitlelerce benimsenmiş ve günlük hayatı belirlemiş bir düşünce ve yaşam tarzıdır. Anlamı; yeryüzünde, içinde yaşanılan çağa ait olan, dine ve kiliseye bağlı/bağımlı olmayan, ruhbanlara ait olmayan, toplumsal ahlâk standartlarının din ve dinlere göre değil, güncel hayata göre düzenlenmesinden ve ayarlanmasından yana olan ve dünyevî hayatı ilgilendiren her konuda ve/veya dinsel yapıların dışlanmasıdır.. Din, dil, cinsiyet renk, ayrımı gözetmez. Din ve vicdan özgürlüğü vardır.

Sekülarizm; Roma İmparatorluğu’nda yüzyıllarca egemen olmuştur. O dönemlerde paganizm (çoktanrıcılık), kesin buyurgan bir din sistemlerinden ayrı olarak merkeziyetçi ve mutlakıyetçi değil, ademi merkeziyetçi bir tapınma sistematiğiydi. Paganlar (şehirli) seküler olmalıydı. Çünkü çoktanrılı olabilmenin ön koşulu diğer tanrılara saygı göstermek ve vicdan özgürlüğüydü.

İlk Hıristiyanlar Roma’da dinlerini yaymaya çalışırlarken, diğer tüm tanrıları yadsıdılar (tanımadılar) ve kendi Tanrılarından başka Tanrı kabul etmediklerini açıkça belirttiler. Hıristiyanlık aslında küçük cemaat (Eglise)’leri din birlikleri olduğu halde, Roma İmparatorluğu içinde genişledikçe; İmparator’a rakip ikinci üniversal mertebe düzeni kurmuş ve İmparatorluğun üniversallığına eşdeğer dinin üniversallığını (Eglise Catholique) meydana getirmiştir. O zaman Kayser (İmparator) ve İsa rekabetinde ikincisi üstün gelerek krallara ve Germen İmparatorlarına hükmeden, onları aforoz eden yani kilise cemaatinden kovan bir dinsel ve siyasal otorite ortaya çıkmış Engizisyon Mahkemeleri ortaya çıkmıştır. .

Doğu Roma(Bizans)’da İmparator 325’te İznik’te bir konsül kurdu ve oraya birçok “cemaat” inançlarının temsilcilerini toplayarak Hıristiyanlığın temel ilkelerini (Ortodoxie) adı altında bir dinsel devlet biçiminde ortaya koydu. Buraya katılmayan (Heteredoxe) mezhepler dışarı atıldılar. Doğu Roma teokratik bir devlet oldu. Bizans’ta melek’lerin kanatlı mı yoksa kanatsız mı olduklarının tartışıldığı 1453 yılında da Doğu Roma İmparatorluğu Osmanlı İmparatorluğu tarafından yıkıldı.

13. yüzyılda nominalizm akımıyla birey güçlenmiştir. İlk önce amaçları Katolik Kilisesi’nden ayrılmak olan Protestanlar; sekülarizmi savunmuşlar ve ardından İngiltere’de Millî Kilise’yi Roma Kilisesi’nden ayırarak Millî Kiliseyi (National Curch) kurmuş ve millî monarşinin çıkarlarını savunan, bağımsız örgütlenebilen, kendini ulusal düzeyde onaylatabilme olanağına kavuşmuşlardır.

Laik devlet anlayışının ortaya çıkışı

1624-1642 yılları arasında Fransa’da Başbakanlık yapan ünlü bir din adamı olan Kardinal Richeleu’nün öncelikli görevi Kral’ın gücünü arttırma olduğundan devletin din üzerinde etkili olmasını sağlamaya öncelik verdi. Laik bir yaklaşımı benimseyerek kilisenin devlet işlerine yön vermesine izin vermedi.

Sekülarist ve çoktanrılı olan Hıristiyanlık öncesi Roma İmparatorluğu Pagan toplumunda ırk, dil, din, cinsiyet ve renk ayrımı yoktur. Kim hangi tanrıya tapıyorsa ona şeref sunabilmektedir. Pagan toplumunda tanrılar hiyerarşik düzen içinde olmadıkları gibi eşit de değildirler. Paganlar arasında vicdan özgürlüğü vardır.

Laiklik kavramı; sekülarizmden ayrı olarak dinin devletin denetimi altında olması görüşünü savunur. Sekülarizmle laiklik arasındaki en önemli fark budur.

Laiklik kavramı ağırlıklı olarak Fransız İhtilali sonrasında 1790’lı yıllarda Fransa’da ortaya çıkmış ve Katolik olan ve Fransızca konuşan ülkelerde ve topluluklarda etkili olmuştur.

İslamiyet ve laiklik

Hıristiyan coğrafyasında Engizisyon Mahkemeleri tüm vahşeti ve insanlık dışı uygulamalarıyla hüküm sürerken bakalım İslam coğrafyasında neler oluyordu. Şükrü Aykutlu’ya göre; 8. yüzyıldan başlayarak Mütezile akımının (8. yüzyılda İbni Ata tarafından kurulan ve Kuran’ın akıl ile açıklanabileceğini savunan görüş olup; akla aykırı olanın Kurân’a da aykırı olacağını savunur)’da etkisiyle İslâm toplumu bilimi araştırıyor, çeviriyor, yeniden üretiyor, ve Dünya’ya yeniden dağıtıyordu. Tam da bu sırada İmam-ı Gazali (1058-1111 yılları arasında yaşayan İslam Filozofu) ortaya çıkıyor ve “akıl tüm gerçekliği anlamak için yeterli değildir.” diyor. Ve İslam coğrafyası için karanlık çağlar yeniden başlıyordu.

İslam Şeriatı sadece ibadetle ilgili kurallar koymamış, toplum yaşantısını düzenleyen özel hukuk ilişkilerine de yer vermiştir. Şeriat’ın Aile Hukuku, Borçlar Hukuku, Usul Hukuku, Ceza Hukuku ve Miras Hukuku bağlamında bir dizi hükümleri bulunmaktadır. Bu yönü ile de diğer tek tanrılı dinlerden farklıdır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde durum

Bunu açıklamak için üç örnek vermek yeterli olacaktır.

1831 yılında veba ülkenin sınırlarına dayanmıştır. Hükümet bu öldürücü hastalığa karşı halkı korumak için gemileri karantinaya almak istemiştir.. Ancak tutucular bunun bidat (Hz. Muhammed zamanından sonra ortaya çıkan değişik yargılar ve ilkeler, sonradan türeyen şey) olduğunu, karantina denilen şeyin Frenk icadı olduğunu ileri sürerler. Gemiler karantinaya alınmaz ve İstanbul halkı Azrail’in ölüm tırpanıyla karşı karşıya bırakılır.

Fetva alınamadığı, diğer bir deyişle Şeriata uygun bulunmağı için matbaa icat olunduktan 300 yıl sonra ülkemize girer, 300 yıl boyunca ülke halkı cahil kalır, Avrupa Aydınlanma ile hızla sanayi devrimine doğu koşarken, Osmanlı karanlığın dipsiz kuyusunda yolculuğunu sürdürür.

Bundan 140-150 yıl öncesine kadar mekteplerde (okullarda) öğrenciler yerde bağdaş kurarak oturmaktadırlar. Okullara sıralar konur. Öğrenciler sıralarda oturmaya başlarlar. Derken tutucu çevreler; Kurân’ın bacaklar sallanarak okunamayacağını söyleyerek buna itiraz ederler. İş büyür. Konu Padişah’ın huzurunda yapılan bir toplantıda çözümlenir. Kurân dersinde öğrenciler sıraların üstüne çıkarak bağdaş kurarak oturacaklardır...

Osmanlı İmparatorluğu ve laik düşünce

İttihat ve Terakki Partisi siyasî erkleri döneminde dinde reformu gerçekleştirmeye çalışmış, ancak sonuç alamamıştır. Osmanlı’nın teokratik-monarşik yapısı toplumun gelişimini engellemiş, çağdaş uygarlık düzeyi yakalanamamıştır. Yani, Batıda devletin genel olarak Kilise’nin üstlendiği işleri devralması söz konusu iken, Osmanlı İmparatorluğu’nda sorun, devlet işlerinin dinden kaynaklanmayan kurallarla yürütülmeye çalışılması olarak ortaya çıkmıştır. Batıda önce aritokrasi Kral’ın yetkilerini frenlemiş, sonra burjuvazi gelişmiş ve bu güçlü kesimler parlamenter düzen içinde birbirlerini dengelemişlerdir. Daha sonra toplumun proletarya kesimi de sanayi devriminin etkisiyle güçlenmiş ve sesini duyurmaya başlamıştır.

“Laiklik prensibinde ısrar ediyoruz. Çünkü, millî iradenin insanlığa mal olmuş değerlerin belki de en mukaddesi olan da hürriyet ancak laiklik prensibine bağlanmakla korunabilir.”
Atatürk: “Laiklik prensibinde ısrar ediyoruz. Çünkü, millî iradenin insanlığa mal olmuş değerlerin belki de en mukaddesi olan da hürriyet ancak laiklik prensibine bağlanmakla korunabilir.”

“Biz ilhamımızı, gökten ve gaibden (görünmez âlemden) değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt bağrından çıktığımız Türk Ulusu ve bir de tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.”

Cumhuriyet döneminde laiklik

Toplumumuzda; Tanzimat’tan beri Batılılaşma, din kurallarının yerine dinsel olmayan rasyonel kurallar konulması olarak anlaşılmıştır. Din faktörü tarihi süreçte Osmanlı İmparatorluğunun geri kalmasını nihayetinde çöküşünü hazırlayan en temel sebep olması nedeniyle; gerilemenin ancak rasyonel bir şekilde düşünülerek durdurulabileceği ve ilerlemeye dönüştürülebileceği görülmüştür. Bunun için de önce ulusal bağımsızlığın kazanılması ve özgür düşüncenin temellerinin atılması gerekmiştir.

5 Şubat 1937 tarihinde ise Laiklik Anayasa ilkesi haline gelmiştir.

Atatürk, din ve laiklik

Tarih boyunca Kurân hükümlerinin Mütezile akımından sonra donmuş, kalıplaşmış ve bütün uygarlık araçlarına kapalı bir hale getirilerek yorumlanması, din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılmasını kaçınılmaz bir zorunluluk haline getirmiştir.

Atatürk’ün aşağıdaki sözleri, bu gerçeği gayet güzel açıklayan bir belgedir.

“Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamağa çalışıyoruz. Kaste ve fiile dayanan taassupkâr hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.”

Laiklik yalnız dinle devletin ayrılması demek değildir. O, kendi çıkarları yararına dini sömürenleri, araç olarak kullananları ortadan kaldırmak istiyordu.

“Bizi yanlış yola sevk eden habisler. Biliniz ki çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Saf ve temiz halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz., dinleyiniz, görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, yıpratan kötülükler hep din kılıfı altında küfür ve alçaklıktan gelmiştir Onlar her hayırlı davranışı dinle karşılarlar, halbuki hamdolsun hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız, artık bizim din gereklerini, dinin yasaklarını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile bizim dinimizin esaslarını anlatmaya kâfidir. Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçüyle hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey akla, mantığa, ulusun yararına, İslamlığın yararına uygunsa, hiç kimseye sormayın, o şey dindir. Eğer bizim dinimiz akla, mantığa uygun bir din olmasaydı, kusursuz olmazdı, dinlerin sonuncusu olmazdı.”

1 Kasım 1922’de Saltanat İdaresine son verilmiş, 17 Kasım 1922’de son Osmanlı Padişahı yurdu terketmiş, 18 Kasım 1922’de Hanedan’dan Abdülmecit Efendi Halife seçilmiştir. Fakat bir takım tutum ve davranışları sürdürmesi Atatürk’ün dikkatini çeker ve şöyle der;

“Hakimiyet ve Saltanat hiç kimse tarafından ilim icabıdır diye verilemez. Hakimiyet kudretle alınır. Abdülmecit Efendi, Halife-i Müslimin unvanını kullanacaktır, bu unvana başka bir sıfat ve kelime ilâve etmeyecektir.”

Atatürk, Ankara’da Ulus Egemenliğini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisine gölge düşürebilecek kasıtlı hareketlerden dolayı endişelerini şöyle açıklamaktadır;

“Asırlar boyunca ve bugün de kavimlerin cehil ve taassubundan faydalanarak binbir türlü siyasî ve şahsî menfaat için dinî alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların iç ve dışta varlığı yüzünden bu zeminde olanları söylemekten kendimizi alamıyoruz. Beşeriyette din hakkında bilgi ve duygular her türlü hurafelerden tecerrüt ederek (soyutlanarak) hakiki ilim nuru ile temizleninceye kadar din oyunu aktörlerine her yerde tesadüf olunacaktır.”

Sahte dindarlığa, din bezirganlığına (din tüccarlığına) karşı ulusunu uyanık tutmak için bir çok vesileyle konuşmuştur. Atatürk’ün din hakkındaki görüşleri açık, kesin ve nettir. O, şöyle der;

“İnanıp bağlanmakla, mutlu olduğumuz İslâm dinini, yüzyıllardan beri alışıla geldiği gibi bir siyaset aracı haline düşmekten kurtarıp yüceltmenin gerekli olduğunu görüyor ve biliyoruz. Kutsal ve tanrısal olan inançlarımızı ve vicdan işlerimizi karışık ve değişik olup her türlü çıkarlarla hırsların kıpırdanışlarından bir an önce ve kesinlikle kurtarmak, ulusun bu dünyada olduğu gibi öteki dünyada da mutluluğunun gerektirdiği sorumluluktur; ancak böylelikle İslâm dinin yüceliği belirmiş olur.”

Atatürk; psiko-sosyal ve kültürel bir içeriği olan laikliği açıklarken şöyle diyordu;

“Laiklik prensibinde ısrar ediyoruz. Çünkü, millî iradenin insanlığa mal olmuş değerlerin belki de en mukaddesi (kutsalı) olan da hürriyet (özgürlük) ancak laiklik prensibine bağlanmakla korunabilir.”

Atatürk; laik devletin pozisyonunu, laik tutum ve davranışlarını şöyle açıklar;

“Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetini tekeffül (kefil olmak) etmek demektir.”

Atatürk’ün bir yurt sorunu olarak en çok üzerinde durduğu, ve açıklama yaptığı konu din ve laiklik alanıdır. Bunun gerçek nedenlerini de yine onun aşağıda ki sözlerinde bulmaktayız:

“Biz ilhamımızı, gökten ve gaibden (görünmez âlemden) değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt bağrından çıktığımız Türk Ulusu ve bir de tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.”

Din ve devlet işlerinin ayrılması ve düşünce ve inanç özgürlüğü demek olan laiklik ilkesi; Atatürk’ün dünya görüşünün kilit önemdeki öğesidir. O şöyle diyordu;

“Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar (tanrı aşkıyla aklını yitirmiş kimse) ülkesi olamaz. En gerçek, en doğru tarikat uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın emir gereklerini yapmak, insan olmak için yeterlidir.”

Atatürk din eğitiminin de nasıl yapılması gerektiğini de açıklamıştır.

“Bir dinin tabîî olması için akla, fenne, ilme, mantığa uygun olması gerekir.”

Yüzyıllar boyunca her şeye dinsel açıdan bakmaya alışık bir Doğu toplumunun laikliğe öyle hemen yönelivermesi kolay değildir. Bu nedenle Atatürk gerici tavır ve eylemler karşısında kesin ifadelerle konuşmuş ve Türkiye Cumhuriyeti ilkelerine bağlı olan herkesin de böyle hareket etmesini istemiştir. O, şöyle der;

“Bir takım şeyhlerin, dedelerin, seyyidlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacılara ve talih ve hayatlarını emanet eden insanlardan kurulu bir topluma uygar bir ulus gözüyle bakılabilir mi? Ulusumuzun gerçek görünüşünü yanlış anlamda gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi unsurlar ve müesseseler, yeni Türkiye devletinde, Türkiye Cumhuriyeti’nde sürüp gitmelimiydi? Buna önem vermemek ilerleme ve yenileşme adına en büyük ve düzeltilmesi imkânsız hata olmaz mı idi? Biz her vasıtadan yalnız ve ancak bir bakımdan faydalanırız. O da şudur; Türk Ulusunu uygar Dünyada, layık olduğu mevkie çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temelleri üzerinde her gün daha ziyade kuvvetlendirmek ve bunun içinde istibdat fikrini öldürmek” (Büyük Söylevden)

Türk Milletinin gerçekleri görmesini isteyerek der ki;

“Gerçi fikirleri güdenler belirli bir sınıfa dayanacaklarını sanıyorlar. Bu katiyen bir vehimdir (kuruntudur), zan (sanı)dır. İlerleme yolumuzun üstüne düşmek isteyenleri ezip geçeceğiz. Yenilik vadisinde duracak değiliz. Dünya müthiş cereyanla (gelişmeyle) ilerliyor. Biz bu ahengin (uyumun) dışında kalabilir miyiz?” (2.12.1923)

“Uygar olmayan insanlar, uygar olanların ayaklarının altında kalmaya mahkûmdurlar.”

“Uygarlık tarikatı Türkiye; şeyhler, dervişler memleketi olamaz. Ölülerden yardım ummak uygar topluluk için lekedir. Ortada bulunan tarikatların gayesi kendilerine bağlı olan kimseleri dünyevî hayata mutlu kılmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin, bütün şümulü (kapsamı) ile uygarlığın göz kamaştırıcı ışığı karşısında filân ve falan şeyhin irşâdiyle(yol göstermesiyle) maddî ve manevî mutluluğu arayacak kadar ilkel insanların Türkiye uygar topluluğunda var olabileceğini asla kabul etmiyorum.”

“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar (tanrı aşkıyla aklını yitirmiş kimse) memleketi olamaz.En doğru ve gerçek tarikat, Uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın emrettiği ve istediğini yapmak insan olmak için elverir.” (1Eylül 1925)

“Tekkelerin gayesi halkı meczup ve aptal yapmaktır. Oysa ki halk meczup ve aptal olmaya karar vermemiştir. Biz uygarlık ailesi içinde bulunuyoruz. Uygarlığın bütün gereklerini uygulayacağız.” (31 Ağustos 1925)

Saltanat’ın kaldırılmasıyla ilgili olarak Meclis Komisyonu’nda şöyle der;

“Egemenlik ve Sultanlık hiç kimse tarafından, hiç kimseye bilim gereğidir diye, görüşmek ve tartışmakla verilmez. Egemenlik, Sultanlık, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk ulusunun egemenlik ve sultanlığına el koymuşlardır. Bu zorbalıklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdir. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganlara isyan ederek ve artık dur diyerek, egemenlik ve sultanlığını fiilen kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan, ulusa sultanlığını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız konusu değildir. Konu, zaten oldubitti durumuna gelmiş olan bir gerçeği yasayla belirtmekten ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar. Meclis ve herkes konuyu doğal karşılarsa sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, yöntemine uygun olarak ifade edilecektir. Fakat ihtimal, bazı kafalar kesilecektir.”

Gelinen noktada; AKP ve işbirlikçilerinin yaptığı Anayasa değişiklikleri ve reform adı verilen malum kanunlarla Sevr’in hortlatılmaya çalışıldığı, ülkenin bölünmeye, irtica’ın karanlığına sürüklenmeye çalışıldığı, Cumhuriyetin niteliklerinin içinin boşaltılmaya çalışıldığı görülmektedir. Anayasal Kurumlarımızın Anayasa’nın 68, 69 ve 136. maddeleri ve İç Hizmet Kanunun 35. maddesiyle ilgili olarak göstermeleri gereken tepkiyi henüz göstermedikleri üzüntüyle izlenmektedir.

Bu durumda görev TÜRKSOLU’na ve Milli Mücadelecilere düşmektedir. Bizim görevimiz Atatürk’ün din ve laiklik hakkındaki düşüncelerini iyi öğrenmek ve bu fikirlerle var gücümüzle Altı Ok’u halkımıza anlatarak halkımızı gaflet uykusundan bir an önce uyandırmaktan ibarettir..

Haydi göreve.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe