| Okan İşbecer |
AKP’nin YÖK’ü Şeriatçı dolu Geçtiğimiz birkaç aya kadar Cumhuriyet’in kalesi dediğimiz kurumlar seçimlerden sonra birer birer AKP’nin eline geçerek Şeriat yuvası haline geldiler. Cumhurbaşkanlığı ile başlayan süreç YÖK’le devam etti ve rektör atamalarının da 2 yıl içinde tamamlanmasından sonra toplumsal alanda AKP’nin eline geçmeyen tek bir kurum dahi kalmayacak. Bu konu üzerine defalarca yazdık ama bunda sözde Atatürkçülerin basiretsizliğinin katkısı çok büyük. Vakti zamanında Teziç istifa etseydi ve Sezer onun yerine yeni birini atasaydı en azından birkaç yıl daha üniversiteler teslim edilmezdi. Şimdi ise geldiğimiz noktada Cumhurbaşkanlığını ellerine geçiren Şeriatçılar, istedikleri kişileri atayarak YÖK’ü şekillendirebiliyorlar. Gül bir taraftan da rektör atamalarına başladı. Halihazırda görev yapan ve gerek türbana, gerek AKP’nin diğer politikalarına muhalefet eden rektörlerin de en geç iki yıl içinde değişeceğini düşünürsek, üniversitenin girdiği çıkmaz şimdiden anlaşılabilir. Abdullah Gül, bu ay içerisinde YÖK’e yeni üyeler atadı. Bu atanmışların hepsinin de belli başlı özellikleri var. Hepsi AKP’lidir ve Şeriatçıdır. Şimdi bu isimleri kısaca yakından inceleyelim. Atananlardan biri Ömer Demir. YÖK üyeliğine atanmadan önce Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Başkanlığı görevini yürüten Demir, AKP iktidarı ile yıldızı parlayanlardan. Kendisi aynı zamanda katıksız bir türbancı. Kırıkkale Üniversitesi’nde öğretim üyeliği de yapan Demir’in eşi de vaktiyle kendisinin doktora asistanıymış. Ancak derslere türbanla girmek istediği için dönemin rektörü Prof. Dr. Tahsin Nuri Durlu tarafından görevine son verilmiş. Bayan Demir’in görevine dönmek için İdare Mahkemesi’ne ve Danıştay’a yaptığı başvurular da reddedilmiş. İkinci dikkat çeken isim ise Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Durmuş Günay. 1997-98 yıllarında MÜSİAD’da danışmanlık yapan Prof. Günay, AKP’nin iktidara gelmesinden sonra Tarım ve Ulaştırma Bakanlıklarında danışmanlık görevinde bulundu. “Muhafazakâr, demokrat siyaset çizgisiyle millet iradesini hiçe sayan statükonun mücadelesi” olarak nitelendirdiği 22 Temmuz seçimlerinde AKP’den milletvekili aday adayı olan Günay, listeye giremediği için üniversitedeki görevine geri döndü. Ayrıca kendi adını taşıyan kişisel internet sitesine yazdığı “Yeni YÖK Başkanı’ndan Beklentiler” başlıklı yazısında Günay, YÖK’ü “katsayı” ve “türban” konusunda eleştirdi. Üçüncü isim ise YÖK’ün yeni Başkanvekili İzzet Özenç. YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın önerisiyle YÖK Başkan Vekilliği görevine seçilen Prof. Dr. İzzet Özgenç’in kariyeri, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte çalışmaya başlamasıyla değişti. Bu süreçte Özgenç hakkında, soruşturmalar da açıldı. Adı “zinayı suç sayma” girişimiyle de gündeme gelen Özgenç’in, YÖK Başkan Vekilliği görevinden kısa bir süre önce de Türkiye Adalet Akademisi yönetimine seçildiği öğrenildi. Belediye başkanlığı döneminde Erdoğan’ın hukuk danışmanlığını yapan Özgenç, belediyenin bazı iştiraklerinde de yönetim kurulu üyeliğine getirildi. Özgenç, bu dönemde belediye iştiraklerindeki yolsuzluk iddiaları nedeniyle soruşturuldu. Eyüp Başsavcılığı, 2002’de Halk Ekmek’teki yolsuzluk iddialarına yönelik soruşturmaya Özgenç’i de dahil etti. AKBİL ve İGDAŞ dosyaları gibi Erdoğan’ın da yargılandığı yolsuzluk davalarında bilirkişilik yapan Prof. Dr. Adem Sözüer ve Prof. Dr. Ahmet Gökçen’le yakın dostluğu olan Özgenç, AKP’nin 2002’de iktidara gelmesinin ardından TCK Komisyonu’nda da bu isimlerle çalıştı. Aynı isimler, TBMM Adalet Komisyonu’nda da birlikte görev yaptı. Özgenç’in verdiği bir başka önergeyle, türbanlıları üniversitelere almayan rektörler hakkında dava açılmasını sağlamaya çalıştığı iddiaları da kamuoyuna yansıdı. Dördüncü isim de YÖK tarihinin ilk ilahiyatçı üyesi Halis Ayhan. 2005 yılının Mart ayında Bakanlar Kurulu kontenjanından YÖK üyesi olarak atanan Ayhan, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan tarafından Eğitim Komisyonu başkanlığına getirilen Ayhan, en stratejik komisyonun başındaki ilahiyatçı olarak karşımızda. YÖK’ün, en etkili birimlerinden olan Eğitim Komisyonu, ÖSS’den üniversite kontenjanlarına, ders programlarından saatlerine kadar çok sayıda konuyu karara bağlıyor. İşte 2008’in ikinci ayında Türkiye’deki Yüksek Öğrenim’in acı vaziyeti.
Son günlerde medya ile Şeriatçılar arasında vuku bulan çatlak hepinizin malumu. Özellikle Tayyip ile Altan kardeşler arasında başlayan tartışma, AKP ile medyadaki liberal köşe yazarlarının ittifakını bitirmiş durumda. Şimdilerde ise yeni bir ittifakın tohumları atılıyor. Sözde sol kesimin marjinal unsurları ile Şeriatçı medyanın en keskin ucunun ittifakı geçtiğimiz günlerde gün ışığına çıktı. Söz konusu ittifakın tarafları Şeriatçı Vakit gazetesi ile sanat dünyamızın marjinal ismi Lale Mansur. “Cesur” rollerin oyuncusu Lale Mansur’la Vakit’i birleştiren şeyse türban bağı. 14 Şubat tarihinde Vakit gazetesine mülakat veren Lale Mansur, özetle türbanın serbest bırakılmasından yana olduğunu, laikperestlerden korktuğunu söylediği bir yığın zırva var. Anlayacağınız röportaj baştan aşağı rezalet ve kokuşmuşluk dolu. Danışıklı dövüş havası içinde geçen mülakatta Lale Mansur, Vakitçinin çanak sorularına konsepte uygun cevaplar veriyor. Lale Mansur, mülakatın bir yerinde, “Şu türban sorunu bir an önce çözülse de sıra diğer sorunlara gelse” diyor. Diğer sorunlar dediği de sivil Anayasa, 301. madde ve tabiî ki Kürt sorunu. Bir dileğini söylemeden de geçemiyor. “Keşke AKP bütün bunları paket halinde getirseydi.” Hemen akabinden Vakitçinin sorusu olayı noktalıyor: “Bu biraz da Cumhuriyet’le başlayan sorun değil mi?” El cevap: “Doğru. Uluslaşma sürecinin getirdiği nokta bu.” Böylece Lale Hanım içindeki kini kusmuş oluyor. Tabi mülakatın bundan sonrasını alamayacağız. İnanın mideniz kaldırmaz. Özellikle son bir yıldır sanat camiamıza bir şeyler oldu. Bugüne kadar oynadıkları filmlerde farklı karakterlerle karşımıza çıkan sanatçılar son bir yıldır örtünmekten falan söz etmeye başladılar. Mesela bunun son örneği olarak çıplaklıkları ile gündeme gelen sanatçılarımız bir bakmışsınız baş türbancı kesilebiliyorlar. Filmlerinde zaman zaman lezbiyen karakterleri bile canlandırmaktan çekinmeyen özgürlük savaşçısı kadın sanatçılarımızın nasıl olup da türban gibi gericiliğin simge haline getirdiği bir şeyi sahiplenebilmesi, hele hele bunu Vakit gibi bir gazetede yapabilmesi insan aklının alamayacağı bir şey. Bu özgürlük ortamından bize de bir pay düşer diye düşünüyorlarsa avuçlarını yalarlar. Mülakat verdikleri gazete bırakın başı açık kadın resmi basmayı, eli kolu gözüken kadınların bile ellerini kollarını buzlandırarak resimlerini basıyor. Zannediyor musunuz ki tamamen hakim olduklarında sizin o halde yaşamanıza izin verecekler. En başta bugün mülakat verdiğiniz Vakit gazetesi “sapkınlara ölüm” manşetleriyle recm edilmeniz için kampanya başlatacaktır. Bu son gelişmelerin gösterdiği önemli bir şey de şu ki, sağcılar örtmeyi ilk olarak çıplak solculardan başlatacaklar.
2002 seçimleri, Türkiye tarihinde bir milattır. İktidara gelen AKP takımı, bugüne kadar Türkiye’nin gördüğü en işbirlikçi ve Batıcı iktidar olarak tarihe geçti. Hatta Tayyip Başbakan olduktan sonra bir Avrupa gezisine çıktı ve uzun müddet Türkiye’ye gelmedi. O kadar Batıcıydılar ki, ilk iktidar dönemlerinde yaptıkları dış gezilerin % 90’ını Batı ülkelerine gerçekleştirdiler. Ancak 22 Temmuz seçimlerinden sonra Tayyip ve takımına bir şeyler oldu. Tayyip’in kıblesi, affedersiniz pusulası, Batıdan Güneyi, Afrika kıtasına ve Ortadoğu’nun işbirlikçi rejimlerini göstermeye başladı. Bir baktık bir gün Tayyip Sudan’da, bir baktık Sudan Devlet Başkanı Türkiye’de. Katar şeyhleri o ihaleden öbür ihaleye girerken Gül, 200 işadamıyla Mısır’a gidiyor. Bütün bu ziyaretler, bir sürü abuk sabuk protokol hatalarıyla da skandala ve komediye dönüşüyor. En son Sudan Devlet Başkanının Anıtkabir’deki saygısızlığı hepinizin hatırındadır. Cumhurbaşkanı seçimlerinin yapıldığı dönem Abdullah Gül, seçimden sonra kapsamlı bir Türkiye gezisine çıkacağını söylemişti. Seçilir seçilmez ilk yurtiçi gezisini Güneydoğu’ya yaparak işe başlamıştı. O gezinin üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen ülkemizin diğer bölgelerinde Gül’ü göremedik. Ya diğer bölgeleri ülkesi olarak kabul etmiyordu ya da yeni yönelim gereği dış gezilere ağırlık vermişti. Yeni yönelim dediğimiz de AKP’nin Afrika açılımı. Bu açılım gereği hemen her ay bir Afrika ülkesinin devlet başkanı ülkemizi ziyaret ederken, Gül de iade-i ziyarette bulunuyor. Son olarak Gül’ün ekonomik, siyasi, askeri vs. hiçbir ilişkimizin bulunmadığı Tanzanya’ya gideceği haberleri medyada yer aldı ve ilginç bir tartışma başladı. Çünkü orada büyükelçiliğimiz bile yok. Kenya’daki büyükelçimiz oraya bakıyor. Neyse ki mesele çok geçmeden anlaşılıyor. Daha önceden orada kolej açan Fethullah, üniversite kurmak istiyormuş ama arsa alamıyormuş. Demek ki her şeye kadir Fethullah’ın bile yapamadığı şeyler varmış. Her neyse, işte Gül, bu arsa işini halletmek için ta Tanzanya’lara kadar üşenmeden yola çıkacakmış. Meraklısına duyurulur. Gül’ün ağırladığı Senegalli PKK’lılara gelince, o da ayrı bir komedi. Geçtiğimiz günlerde Afrika açılımı kapsamında Senegal Cumhurbaşkanı Abdoulaye Wade, Ankara’ya geldi. Bilindiği gibi yabancı ülke devlet başkanlarının ziyaretinde protokol gereği o ülkenin bayrakları Atatürk Bulvarı boyunca asılır ve konuk devlet başkanı bu bayraklarla karşılanır. Senegal bayrağı da protokol gereği aynı şekilde bir gece öncesinden asılmış. Sabaha karşı devriye gezen polis, bulvar boyunca asılı olan sarı, kırmızı, yeşil renklerden oluşan ve ortasında da yıldız bulunan bayrakları görünce PKK bayrağı zannederek ortalığı ayağa kaldırmış. Ancak belediyenin bayrakların Senegal bayrağı olduğunu açıklamasından sonra alarm kaldırılmış. Emniyet’in protokol kurallarından bihaber olması ya da polislerin Senegal bayrağını tanımaması ise ayrı bir tartışma konusu.
Tuncay Özkan DTP’ye girsin “Ulusalcıların” son dönem parlayan yıldızı, AKP’nin yılmaz düşmanı, Gazman’ın tabiriyle “emekli, dul ve yetimin bacanağı” Tuncay Özkan, yine yapacağını yaptı. Tuncay, bildiğiniz gibi başlattığı “Biz kaç kişiyiz?” sanal hareketiyle dünya tarihinde örgütlenme alanında bir ilke imza atmıştı. Birbirlerinin yüzünü dahi görmemiş binlerce insan internet üzerinden mesaj atarak örgütleniyorlardı. Hayattan ve Türkiye’nin gerçeklerinden kopuk, belli bir ideolojik çerçevesi olmayan, belli bir çözüm programı olmayan, siyasetin sağında mı solunda mı neresinde durduğu belli olmayan bir hareket başlattı. Etrafında topladığı insanlarla gerçekten farklı bir odak olduğunu zanneden Tuncay, bir ara CHP’ye girmeye çalıştı. Etrafına topladığı insanları kendi siyasi çıkarları için baskı unsuru olarak kullanmaktan çekinmeyen Tuncay, CHP’den beklediği teveccühü göremeyince yeni bir oluşum için çabalamaya başladı. Şu sıralar bildiğiniz gibi yeni bir parti hazırlığında kendisi. Tuncay Özkan’ın propagandası genellikle Atatürkçü kesimde etkili olduğu için biz de zaman zaman bu kesimlere uyarı mahiyetinde birtakım şeyler yazdık. Çünkü biliyorsunuz bu zat, seçim döneminde Atatürkçüleri MHP’ye oy vermeye çağırmıştı. O MHP ki bugün laik Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini dinamitlemekte. Bu nedenle Tuncay Özkan hareketinin sadece AKP karşıtlığı üzerinden Atatürkçülerin gazını almaya yönelik bir manipülasyon hareketi olduğu hususundaki şüphelerimiz gittikçe artmakta. En son mitinginde başörtülü bir ninenin başını açtırması bile bu hareketin ne kadar gaz almaya yönelik bir hareket olduğunun da kanıtı aslında. Her neyse, bu Tuncay Özkan olacak zat-ı muhterem, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir televizyon programında teröristbaşı Abdullah Öcalan’dan öyle bir bahsetti ki, zannettik konuşan Tuncay Özkan değil Ahmet Türk! Geçtiğimiz günlerde Kanaltürk televizyonunda yayınlanan programda söz dönüp dolaşıp Apo’nun yakalanış yıldönümü olan 15 Şubat’ta Güneydoğu illerinde yapılan eylemlere geliyor. İşte bu noktada söz alan Tuncay Özkan başlıyor Apo hakkında inciler döktürmeye. Tuncay Özkan özetle diyor ki; “Abdullah Öcalan, Türkiye’deki barışı ve kardeşliği yüceltmek için kullanılamazsa, Abdullah Öcalan’ın bugünkü açılımını ve yaklaşımını Türkiye değerlendiremezse çok yazık eder. Abdullah Öcalan’ın bugünkü siyasi tutumu, Türkiye’nin bütünlüğüne, birliğine çok farklı bir açıdan yarar sağlar. Türkiye biraz akıllı davranmak zorunda. PKK sorunu ya da emperyalizmin Kürt halkını kullanarak Türkiye halkını parçalama olgusu Abdullah Öcalan ile birlikte çözüme kavuşturulabilir. Türkiye bunu çok iyi kullanmak zorunda.” İnsanın bu da nereden çıktı diyesi geliyor. Herhalde Apo da şaşırmıştır, “Bayram değil seyran değil, Tuncay beni niye öptü?” diye. Tuncay Özkan’ın yukarıya aldığımız sözlerini belki deli saçması olarak nitelendirip hiç üzerinde durmayabilirdik ama burada özellikle Atatürkçü kesime yönelik önemli bir kafa bulandırma operasyonu var. Ne diyor Tuncay? “Türkiye barışı ve kardeşliği yüceltmek için Apo’yu kullansın, Apo’nun açılımlarını değerlendirsin.” Peki Tuncay söyleyebilir mi Apo’nun Türkiye’nin bölünmesinden başka bir barış ve kardeşlik açılımı var mıymış? Ya da Kürtlerin kendi dili ve kültürü olan ayrı bir halk olarak tanınmasından başka bir söylemi var mı Apo’nun? Herhalde Apo bugüne kadar 30 bin kişinin ölümüne sebep olurken de Türkiye’nin bütünlüğünü düşünüyordu. Bir de “Türkiye halkı” hitabını kullanıyor. Bu tabir de biliyorsunuz Perinçek ile Apo’nun ortak tabiri. Tuncay Özkan bilmiyor mu bu önerisinin ucunun Türkiye’nin Apo’yla masaya oturmaya kadar gideceğini? Bilmemesi, bizce çok iyi niyetli bir yorum olur. Siyasette ise iyi niyetlere yer yoktur. Bunun arkasında, yukarıda dediğimiz gibi Atatürkçülere yönelik bir manipülasyon var. Anlaşılan PKK’nın siyasallaştırılma operasyonunda Atatürkçüleri alıştırma görevi de Tuncay’a verildi. Türkiye’de bölünmenin önünde durabilecek tek kesim Atatürkçüler olduğu için, Atatürkçülerin kafasının bu konuda karıştırılması hayati önemde. Bu nedenle de son dönemin yükselen(!) yıldızı olan Tuncay Özkan bu role soyunduruluyor. Tuncay Özkan’a da şunu hatırlatmak isteriz ki, Apo’yu değerlendirmekten bahseden ister istemez insanı Apo’yu masaya çağıran Tayyip’le aynı safa düşürür. Apo’nun kardeşlik çıkışları ya da Aysel Tuğluk’un sözde Kemalist söylemleri Tuncay’ı inandırmış olabilir ama Atatürkçüler bu oltaya gelmez. Barış ve kardeşlik ayağına Apo’nun kullanılması düşüncesi Türkiye’ye kaybettirir. Apo’yu muhatap alan her türlü girişim PKK’nın meşrulaştırılması ile neticelenir ve PKK’yı güçlendirir. Zaten adamların da istedikleri şey o değil mi? Apo, İmralı’dan yaptığı açıklamalarla son olarak bir “akil adamlar komisyonu” kurulmasını ve kendisiyle görüşmelere başlamasını söylemiyor mu? Eş zamanlı olarak Meclis’teki PKK’lıların Grup Başkanı Ahmet Türk aynı öneriyi getirmiyor mu? Peki Tuncay Özkan’ın bundan haberi yok mu? Siyaset üretirken günlük gazete bile mi okumuyor? Eğer farkında olmadan bunları söylüyorsa biz şimdiden uyaralım aklını başına alsın. Yok eğer bile bile bu söylemi yapıyorsa, ona tavsiyemiz siyasi yaşamını DTP’de sürdürmesi. Bu fikirlerle ancak oraya yakışır. Tuncay’ın DTP’ye girmesinin biz Atatürkçüler açısından şöyle de bir faydası olabilir; içimizdeki gizli Kürtçülerden kurtulmuş oluruz. Böylece safını belirleyen Tuncay, Atatürkçülüğe daha fazla zarar veremez. Bu arada ufak bir hatırlatma daha: Tuncay Özkan’ın sağ kolu Merdan Yanardağ daha önce Aydınlık ve Özgür Gündem gazetelerinde üst düzey yöneticilik yapmış birisidir! Aydınlık Perinçek’in, Özgür Gündem ise Apo’nun gazetesi! |