25.02.2008/Sayı:175
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy“Türkiye laiktir laik kalacak”
ve “Türkiye İran olmayacak” söylemleri üzerine-2

Bütünleyiciliğinden koparılmış laikliğin sonuçları

Geçen yazımızda “Türkiye laiktir, laik kalacak” söylemini tarihsel bir perspektifle ele almıştım. Bu söyleme indirgenmiş politik bağımsızlıkçı mücadelenin sınırlarının sığ olduğunu ve bu söylemin bütünleyici, ulusçu, halkçı, devrimci, devletçi, cumhuriyetçi ve laik söylemin yalnızca bir parçası olduğunu vurgulamıştık. Bütünleyiciliğinden koparılmış bir laikliğin aslında sığ bir söyleme indirgendiğinin altını çizmiştik. Laiklik kavramı ulusal ve sosyalist perspektiften uzaklaştırıldığında dar anlamda modernist bir Batı söylemi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Önceki bölümde vurguladığımız gibi, küresel Yahudi sermayesinin Yahudi kalarak evrensel bir ideoloji oluşturması, yani Yahudinin mülkiyetini, ticaret güvenliğini ve özgürlüğünü sağlama ideolojisi olarak karşımıza çıkan Fransız devrimi evrensel bir ideoloji olarak tüm dünyaya dayatılmıştır.

Avrupa merkezli bu yaklaşım, küreselleşmiş sermayenin küresel egemenliğini pekiştirme anlamında evrenselci bir ideolojiyi öne çıkarmıştır. Bu ideolojinin Osmanlı’daki yansıması ise komprador Yahudi-Rum ticaret burjuvazisinin önünü açmak; mal, ticaret ve parasının güvenliğini sağlamak amacıyla emperyalizm tarafından Osmanlı’ya dayatılan Tanzimat, 1. ve 2. Meşrutiyet olarak ortaya çıkmıştır.

Daha sonra ise Cumhuriyet devriminin laiklikle bütünleşmiş olan ulusal-sosyalist söylemi örneğinde olduğu gibi, Avrupa merkezli Batı dünyasının modernist söylemine karşı yerkürede yükselmekte olan bağımsızlıkçı, sosyalist söylem öne çıkmıştır.

Kemalizmdeki laiklik bu anlamda Batı modernizmine karşı ulusal-sosyalist anlam ifade eden bir söylem temelinde yükselmiştir. Bugün o temelin dışlanarak yalnızca “Türkiye laiktir laik kalacak” temeline indirgenmesinin söylemin içini boşaltma riski vardır. “Türkiye İran olmayacak” söylemiyle İran’ı hedef göstermek, emperyal jeopolitikanın yani Amerikan imparatorluğunun Ortadoğu’yu biçimlendirme stratejisine ışık tutacak bir yapıyı oluşturmaktadır.

“Türkiye İran olmayacaktır” söyleminde “İran nedir?” sorusunu sormamız gerekiyor. Benim yazılarımı okuyanların ve tarih tezimi inceleyenlerin de görecekleri gibi bu soruyu açıklıkla her zaman sormuşumdur. Türkistan’daki Türk kimliğinin Anadolu’ya geçiş yolu İran’dır. O halde Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan Türk hilali İran’da yok sayılamaz. Eğer İran yok sayılıyorsa, İran Türklükten dışlanıyorsa bu tarihten kopukluktur ve İngiliz emperyalizminin 1925’te oluşturduğu söylemin yanında yer almaktır. Bu kadar kısa bir sürede ulusalcılar tarafından da benimsenen bu söylemin, Türkiye’deki Türklüğün de temel dayanaklarını yok ettiğini görmeliyiz.

İran’daki Türk tarihi

1000’li yıllarda Oğuzların Türkistan’dan İran’a girmesiyle, ondan önce de Gaznelilerin girmesiyle İran bütünüyle Türkleşme süreci yaşamıştır. İran’da Arapların iktidarı döneminde Türkmenler ve Oğuzlar İran’a girerek burayı Türkleştirmiş ve Selçukluların Anadolu’ya girmesiyle Türkleştirme devam etmiştir. Selçuklulardan sonra Harzemşahlar Harzem bölgesinden, Oğuzlardan sonra Kantlı ve Kıpçak boyları İran’dan Anadolu’ya girerek bu bölgede Türklüğü devam ettirmiştir. Bunu takip eden dönemde Batılıların Moğollar demeyi sevdiği, aslında İlhanlı Tatarları dediğimiz Türk ordalarının oluşturduğu Tatarlar İran’ı ve Anadolu’yu Türk kabileleri ile doldurmuştur. Yani Bayındırlar, Bayatlar, Celayirler, Oyratlar, Hüyütler gibi Turan kabileleri İran’ı ve Anadolu’yu geri dönülmeyecek bir şekilde Türkleştirmiştir.

İlhanlıların dağılması sonrası Timurlar Anadolu’yu ve İran’ı fethetmiştir. Onu takip eden dönemde Celayirliler, Celayirlileri takip eden dönemde Akkoyunlular, Akkoyunluların devamında Safeviler (Şahsevenler olarak Anadolu’daki Türk kabilelerinden ve Doğu Anadolu’daki Türk kabilelerinden oluşmaktadır), onu takip eden dönemde Afşarlar ve Kaçarların yönetiminde İran 1000 yıl boyunca kesintisiz Türk yönetiminde kalmıştır. 1925 yılında İngiliz emperyalizmi Basra Körfezi’ndeki petrollere el koymak için Fars iktidarını ve Pehlevi hanedanlığını İran’da iktidara getirmiştir. Kaldı ki Pehleviler 2000 yıl öncesinde kalan bir hanedanlıktır ve Şah Rıza ile hiçbir bağlantısı yoktur.

Emperyalizm Türk dünyasını parçalıyor

Osmanlı’daki Sünni yapılanmaya karşı İran’ın Şii olarak yapılanmasıyla Türk dünyası Sünni ve Şii olarak ikiye bölünmüştür. Türkistan’daki Sünnilik nedeniyle Türk dünyası; Türkistan, İran ve Anadolu olarak üç bölüme ayrılmıştı.

Türkiye, İran ve Türkistan Türk ekseni olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu Türk eksenindeki politik, etnik ve cemaatsel parçalanmalar ise aslında emperyalizmin postmodern söylemlerinin sonucudur. Emperyalizm Wilson’dan bu yana etnik grupları ya da cemaatleri farklılaştırarak, aralarındaki çelişkileri öne çıkararak bölgedeki petrol yataklarına el koymaya yönelik bir taktik izlemiştir. Türkiye’deki Türk etnisinden Kürtleri ayırmak, İran’daki Türk etnisinden Farsları ayırmak gibi tarihsel olarak olanaklı olmayan ama emperyalizmin petrol yataklarını ele geçirmek için uyguladığı bu stratejiler günümüzde ana zaaf noktalarımızı oluşturmuştur.

Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, Türk süperetnosunun içinde yer alan Farsi, Gurman ve Guran gibi etniler bin yıllık süreç içerisinde Türk kimliği içinde bütünüyle eridiği halde nasıl oluyor da 1900’lerin başında İran’da bir Fars kimliği ortaya çıkabiliyor? Aynı şekilde Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde bir Kürt kimliği nasıl ortaya çıkarılabiliyor?

Bu aslında kendi başına incelenmesi gereken bir konudur. Fakat burada güncel olarak vurgulanması gereken bir nokta vardır. İran’da başlangıçta Sünni olan Safeviler, Osmanlı’nın Sünni yapısı nedeniyle giderek Şiileşme noktasında bir devlet politikası izlemiştir. Anadolu’dan çok daha önce Türk olan İran’da Şii kimlikle Türklüğe karşıt bir yapılanma gelişmiştir.

Günümüzde de Aleviliğe yönelen baskı, onları Sünnileştirmek ve Şiileştirmek tarzında bir yapıya dönüşmüştür. Bu yapı Caferiler aracılığıyla Alevileri İranlılaştırmak veya Şiileştirmek doğrultusunda ilerlemektedir.

Sistem evrensel İslamcı bir iktidar istiyor

Bu çizginin arkasında, Barnett’in “Pentagon’un Yeni Yol Haritası 2 - Hareket Planı” adlı kitabında açıklıkla itiraf ettiği gibi Şii hilali yaratma projesi yatmaktadır. Şii hilali projesinin amacı, olası bir Selefi Suudi iktidarına karşı bir önlem almaktır. Aynı şekilde Türkiye ve Türk dünyasında küresel ideolojinin belirlediği evrensel İslamcı bir yapıyı iktidara getirme çabası vardır.

İngiliz emperyalizmi 1978 öncesinde yani Rıza Pehlevi döneminde Basra Körfezi’ndeki petrol yatakları üzerinde egemenleşmiştir. Şah’ın devrilerek Şii mollaların iktidara gelmesiyle yani Şahsevenlerin oluşturduğu Türkmen Kızılbaş yapılarının yerine Necef Şiiliğinin gelmesiyle 1920 ile 1980 yılları arasında Türk kimliğinin Şiileştirilmesi politikasının yerini yeni bir politika almıştır.

İşte burada sistemin yalnızca laiklik temeline indirgenmesi yüzünden Türkiye’deki aydınlar özellikle Uğur Mumcu’nun öldürülmesinde ve daha sonraki Danıştay cinayetinde “Türkiye İran olmayacaktır” söylemiyle İran’a karşı bugünkü Amerikan emperyalizminin yanında konumlanmıştırlar.

“Bu strateji nedir?” dediğimiz zaman bunun yanıtı Şii hilali yaratma düşüncesidir. Rusya’daki gaz kralı Putin’in Türkistan ve Orta Asya çevresindeki egemenliğine karşı Şii bir İran’ı mevzilendirmek, gene aynı şekilde Selefilerin Suudi Arabistan’da iktidara gelme olasılığına karşı da Şii hilali oluşturmak düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Bu düşünce bugünkü İran yönetimiyle değil, bugünkü İran yönetiminin bir biçimde tasfiyesiyle ortaya çıkacaktır. Bu yüzden 1980 öncesi Şah yönetimine benzeyen bir Şiiliğin ortaya çıkarılmasına çalışılmaktadır. Bu anlamda günümüzde sisteme karşı direnen İran’a karşı Amerikan imparatorluğuna bağımlı Şii bir yönetimi iktidara getirmek ve bu operasyonda Türkiye’nin desteğini sağlamak için Türkiye’de İran karşıtı bir kampanya yükseltilmektedir.

Bizim bu noktadaki bakış açımız, İran’daki Molla rejiminin Şii faşizmine karşı Amerika’nın yanında İran’daki Türklerin ayaklanmasının desteklenmesinin taktiksel olarak yanlış olduğudur. Çünkü bu durumda İran’daki Türkler, Irak’ta Amerikan işbirlikçisi Kürtlerin konumuna düşecektir. Amerikan işbirlikçiliğine karşı çıkmak antiemperyalist yaklaşım için zorunludur. Ama bunun dışında İran’daki Türk kimliğinin öne çıktığı bir yapılanma için Şiilik baskısının kaldırılması gerekir. Çünkü İran’da Şiilik, Türk kimliğini baskılayan bir olgudur.

Bu durum böyle iken dahi, bugün İran’ın imparatorluğa karşı direncini yok etme, İran’ın yeniden yapılandırılması noktasında Türkiye’nin psikolojik olarak hazırlanması söz konusudur. Kaldı ki, Türkiye’de türbanın kamusal alanda ve üniversitelerde bir ideolojik aygıt olarak meşrulaştırılmaya çalışılmasının arkasındaki temel neden, Türkiye’de küresel İslamcı bir iktidar ile İran’da küresel Şii İslamcı iktidarın pekiştirilme çabasının ortak noktasıdır. Barnett bu yapıyı kitabında açıklıkla itiraf etmektedir.

Hal böyle iken İran’a karşı bir operasyon aslında Türkiye’deki laik yapıya karşı da bir operasyon olmaktadır. Ama Türkiye’deki laiklerin İran’a karşı tavrı, en azından bu konudaki tarihsel süreci ve bugünkü imparatorluk jeopolitiğini anlamaktan uzak noktaya düşmektedir. Bu uzak noktaya düşme yalnızca dar olarak olaya bakanlarda değil, geniş olarak olaya bakanlarda da görülmektedir.

Avrasyacılık maskesinin düşüşü

Örneğin Çin, Rusya ve İran’ın oluşturacağı Avrasyacı bir bloğun Amerika karşısında tek seçenek olarak ortaya koyulması da aynı çelişkiyi barındırmaktadır. Başından beri buna niçin karşı çıktığımızın en iyi örneğini, İran’ın Çin bankalarındaki paralarına Çin hükümeti tarafından bloke getirilince gördük. Bu da imparatorluğun Çin üzerindeki egemenliğini göstermektedir. Kaldı ki küresel krizin önemli nedenlerinden biri de Çin ve Pasifik bölgesindeki ekonomik artının dünya tarafından emilememesidir. Ve bunun nedeni, yegane kriteri ise Amerika ağırlıklı olmaktır. Yani Amerika Çin mallarını almaktadır. Çin bu sayede büyümesini sağlamaktadır. Kaldı ki Amerikan para sermayesi de Çin şirketleri üzerinde egemenlik kurarak onlarla birlikte üretim yapmaktadır. Bu boyutuyla Çin’in Amerikan sistemi içinde bir çevre olarak yer aldığı gerçeğini görmekten kaynaklanmaktadır. İran’ın paralarına Çin’in niçin el koyduğunu bize açıklamaktadır.

Böyle bir durumda imparatorluğa karşı çıkmak, imparatorluğun Ortadoğu projesine karşı çıkmak aslında sisteme karşı çıkmak noktasına indirgenmelidir. Sisteme karşı çıkılmadan imparatorluğa karşı çıkılamaz. Keza aynı şekilde emperyalizme karşı çıkmak yalnızca Amerika’nın bu bölgedeki politikalarına karşı çıkmak değil, sömürü mekanizmasın tamamına karşı çıkmaktır.

Dünya ekonomik sistemine Amerikan döngüsünün egemen olabilmesi için petrol yatakları üzerinde egemen olmak gerektiği 1990’lı yıllardan beri öne sürülmektedir. İran ve Basra Körfezi’ndeki petrol yatakları dışında Orta Asya, Hazar ve Ural-Sibirya bölgesindeki petrol yataklarına Amerikan petrol şirketlerinin el koyması ile yeni bir küresel hegemonya başlayabilecektir. Fakat bunun tersi gerçekleştiğinde Amerikan sistemi krize girecektir. Çünkü sanayi olarak açık veren sistem; petrol, savaş sanayi ve para sermaye üzerindeki egemenliğini pekiştirerek kendini ayakta tutabilme yolunu aramaktadır.

Bu boyutuyla Çin ve Pasifik bölgesindeki üç buçuk trilyon dolarlık birikim, keza Arap petrollerindeki birikimler Amerikan sisteminin finansörleri olarak karşımızdadır. Ve bu olgu da jeopolitik olarak Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi ile ayakta durabilecektir. Çin’in ana petrol kaynağı Basra Körfezi ve İran olduğu halde İran’ın paralarına el koyması, onları bloke etmesi olgusu göstermektedir ki sistemin Çin’le ve Hindistan’la olan bağlaşıklığı birbirleriyle çıkar birliğiyle birleşmiştir. O halde emperyalist sisteme yani küreselleşmiş sisteme karşı çıkmak ancak ara bölge dediğimiz Türkistan, İran, Arap ülkeleri, Kuzey Afrika ve Venezüella’nın politik birliği ile mümkündür.

Bu anlamda jeopolitik aşamalara baktığımız zaman 90’lı yıllarda Rusya’nın üçe bölünmesi politikası öne sürülmüştür. Volga-Ural petrollerine Amerika’nın el koyması, Kazakistan ve Orta Asya petrollerini Amerika’nın ele geçirmesi, Basra Körfezi, İran ve Irak Suudi Arabistan petrollerini Amerika’nın yeniden işletmesi teziyle ortaya çıkan bu yapılanma günümüzde önemli stratejik darbeler yemiştir. Rusya’nın kendi petrol yataklarına Sibirya ve Volga-Ural’ı da katması, Hazar Denizi petrollerinin Amerikan sisteminin dışına çıkması, Amerika’nın Basra Körfezi’ndeki egemenliğine El Kaide’nin karşı çıkması bu sistemin en korkulan noktalarını oluşturmaktadır. Kriz de buradan kaynaklanmaktadır.

Barnett’in modernleşmiş Batı dünyası veya küreselleşmiş dünya olarak tanımladığı Amerika, Avrupa ve Rusya ile doğuda Amerika, Çin, Japonya ve Hindistan’dan oluşmuş yapı arasında kalan bağlantısız bölgeyi küresel krizin ve terörizmin kaynağı olarak ilan etmiş olması İran’ın ve Türkiye’nin de aynı noktada hedef olmasını getirmiştir. Huntington’ın uygarlıklar çatışması diyerekten Rusya’nın, Avrupa’nın Hıristiyan olmasıyla Müslüman dünyasıyla çatışması ana fay hattının buradan geçmesi tezinden bir adım ileri gidilerek Müslüman dünyasıyla değil, Müslüman dünyasındaki haydut devletlerle, bu bölgelerdeki bağımsızlıkçı ideolojilerle mücadelenin söz konusu olduğunu savunan bir noktaya gelinmiştir

Bu bağımsızlıkçı ideolojiler içinde en keskinleşeni Selefi İslam olarak karşımıza çıkmaktadır. Ama 70’lerde Selefilerin temel teorisyenleri olan Seyyid Kutub, Hasan El Benna, Hasan Turabi ve Dobandi grupları Amerikan emperyalizmi tarafından örgütlenmiş yapılardır. Amerikan emperyalizminin geçmişte Baas benzeri milliyetçi, Arap sosyalisti Mısır, Suriye, Libya ve Irak gibi ülkelere karşı kullanmak için örgütlendirilmiş olduğu bu yapılar bugün Amerika’ya karşı duran bir söylem içindedir. Ama bu söylem Amerika’nın kendi örgütlediği politik yapılarla olan çelişkisidir. Bu anlamda da Amerika’nın Suudi Arabistan’da iktidara gelecek bir Selefi iktidarı kendisinin tasfiye edebileceği noktasında endişeleri vardır ve bu endişeler yüzünden Türkiye’nin de, İran’ın da yeniden biçimlendirilmesine yönelik bir politika izlemektedir. Bugün bu politikaya kısmen İran direnmektedir. İran’ın tutumu Rusya’nın bu bölgedeki egemenliğinin artmasıyla Amerika’yla uzlaşma noktasına doğru gitmektedir. Fakat Amerika bu bölgedeki bugünkü iktidarı tasfiye ederek Şah tipi bir iktidarı getirme çabasındadır.

Ulusal-sosyalist bir çizgi izlemeyen bağımsızlık hareketleri sisteme entegre olur

Bunun başarılamaması durumunda Türkiye’deki Kemalist yapıyı değişik aşamalarla (birinci yazıda analiz ettiğimiz gibi) tasfiye ederek, ılımlı İslam diye tanımlanan küresel İslamcı ve evrensel İslamcı bir yapıyla bölgede Selefiliğin gelişmesini engelleyebilecek ve aynı zamanda İran’a karşı da bir baskı olacak Türkiye’yi yeniden biçimlendirmeye girmiştir.

Bu boyutuyla “Türkiye İran olmayacaktır, laik kalacaktır” söylemi gerçek hedefleri saptayabilen bir analiz olmamaktadır. Gerçek hedefler sisteme karşı yeniden biçimlendirilmiş bağımsızlıkçı bir politika olmak durumundadır. Bu bağımsız politika ulusal-sosyalist bir çizgi izlemek zorundadır. Çünkü ulusal-sosyalist bir çizgi izlemeyen bağımsızlıkçı ulusalcılık daima sistemle entegre olmakta ve sistemle bütünleşmektedir.

Bu boyutuyla bakıldığında İslamcı hareketlerin çeşitli varyasyonlar biçiminde postmodernist bir tarzda küreselleşme tarafından geliştirildiği görülmektedir. Bu hareketlerin ideolojik aygıtlar olarak bölgedeki ulusal ve bağımsızlıkçı hareketlere karşı kullanılması için önce İslamcı hareketler yaratılmakta, kitleler İslamcılaştırılmakta ve ondan sonra İslamcı hareketler ideolojik aygıtlar olarak bu bölgelerdeki ulusal devletlere karşı kullanılmaktadır.

İslamcı hareketleri ABD yarattı

Selefi İslam örneğinde gördüğümüz gibi Arap sosyalizmine karşı kullanılan İslamcı yapıların bugün Amerika’ya karşı bir konum alması antagonist değildir. Keza aynı şekilde geçmişte desteklediği İran’a karşı bugün Amerika’nın ve sistemin karşıtlığı söz konusudur. Ama diğer taraftan Barnett’in de itiraf ettiği gibi Amerika’nın burada alt emperyalist olarak İran’ı yeniden yapılandırması mümkündür. Bunun için de Türkiye’nin Amerika’nın yanında yer alarak İran’ı bu yeni biçimlendirmeye zorlaması gerekmektedir. Dolayısıyla İran’daki Şii İslamcı yapının Amerikancılaştırılması için Türkiye’deki Amerikan yanlısı İslamcı yapının pekiştirilmesi gerekmektedir. Burada gördüğümüz senaryo da budur. Dolayısıyla Amerika’ya karşı çıkmadan sadece İslamcı bir söyleme karşı çıkmak tutarsızdır. Türkiye’deki İslamcı yapıyı 1950’li yıllardan beri yaratan sistemin kendisidir. Sistemin yarattığı bu ideoloji giderek ideolojik aygıt olarak kullanabileceği İslami simgeleri, sembolleri öne çıkarmış ve bunları geliştirerek toplum yapısını dönüştürmüştür.

Bu boyutuyla Amerika’daki krizin bir çöküşe dönüşmemesi için Amerika’nın yegane koşulu savaş sanayi üzerindeki egemenliğini, petrol bölgeleri üzerindeki egemenliğe dönüştürmesidir. Bu da para sermayenin bu bölgede bunlarla birleşmesine bağlıdır. Para sermayenin petrol sanayi ve petrol yatakları üzerinde Amerikan şirketleri aracılığıyla egemenleşmemesi durumunda bu kanal akmayacaktır. Keza savaş sanayi de bu noktadaki egemenliği kurmak için gelişmiştir.

Bu emperyalist politikaların var olabilmesi için emperyal politikanın bölgeyi yeniden yönlendirmesi gerekir. Bu anlamda da postmodernist etnik, dinsel, cemaatsel ayrımlar aslında küreselleşmenin yarattığı yapılardır. Bunlar geleneksel yapılar değildir. Osmanlı toplumundan Türkiye’ye gelmiş yapılar olmayıp, 50’li yıllardan sonra geliştirilmiş yapılardır. Modernizm ve postmodernizm ayrımı da anlamlı gelmemektedir. Tersine, en başından beri, hatta Lenin’in emperyalizm analizini yaptığı dönemden de çok önce, Adam Smith’in belirttiği ticari kapitalizm döneminden beri emperyalist bir sistem söz konusudur.

Bu emperyalist sistem kendine bağımlı yapıları sürdürebilmek için kendine bağımlı uluslar oluşturmakta, ulusları yeniden yapılandırmaktadır. Günümüzde de ulus yaratma projelerinde etnisiteyi, cemaatsel yapıları ve İslamı bu amaçla kullanmaktadır. Aleviliğin de ritüellerinin derinleştirilmesi aslında İslami cemaatlerin dominantlaşmasının bir aracı olarak kullanılmaktadır. Keza aynı şekilde bilim ile din karşıtlığını öne çıkararak, “Üniversitelerde dinsel simgeler istemiyoruz” noktasındaki söylem de, bu Amerikancı söylemin bir parçası olarak dinsel ideolojik aygıtı işletebilmek için bir araç olarak kullanılmaktadır.

“Türkiye laiktir laik kalacak” diyerek Türkiye’nin bağımsız, antiemperyalist, devletçi, ulusçu, halkçı yapısını dışlayarak sisteme bağlayan ve yalnızca laikliğe indirgeyen anlayışın eleştirilmesine bağlıdır. Bu boyutuyla emperyalizme karşı çıkış günümüzde ulusal bir sosyalizmle mümkün olmaktadır. Ulusal sosyalizmle oluşacak bağımsızlık, sistemden ve Avrupa merkezcilikten kopmayı sağlayacak bir modernizmi getirmektedir.

Avrupa merkezci bir İslamcı anlayışın getirdiği çizgi esas olarak postmodernist bir şekilde etnisiteyi, cemaatleri ortaya çıkarmak ve bunların geliştirilmesini çoğulculuk olarak vurgulamaktır. Bu gelişmeden sonra yeniden ulus yaratmak için çelişkileri ve geliştirdiği yapıları kullanmak biçiminde işleyen bir süreç vardır. Emre Sazaklı’nın “İdeoloji ve Politika”da vurguladığı ulus, halk ve sınıf beraberliğinin oluşturduğu bir halk bloğu, ulusal blok, sosyalist bloğun bütünselliği küresel egemen bloğa karşı gelebilecektir. Bu anlamda da bu genişlikte olan bir yapı, küresel hegemonya bloğunun iktidarının dayandığı temel ideolojik aygıtlara karşı ancak bu kitlesel temeldeki bağımsızlıkçı, ulusal çizgiyle başarılabilecektir. Yoksa temel bir burjuva ideolojisi ile bağımsızlıkçılığı savunmak bir devrimci çizgi oluşturmayacağı gibi esas olarak laikliği de savunamayacaktır. Bu anlamda İran’a karşıtlık da sistemini politikasının bir ürünü olarak gerçekten kopuk bir değerlendirmeye bizi sürükleyecektir. Günümüzde Türkiye’deki gelişmeleri anlamak ancak bu perspektifle mümkün olabilecektir.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe