| İnan Kahramanoğlu |
Büyük Oyundaki piyon Türkiye’de sağcı ve işbirlikçi “milliyetçilik” Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren mandacı bir çizginin temsilcisi olarak gelişmiştir. İttihat ve Terakki’nin İngilizcilikle Almancılık arasında gidip gelen, ama ne hikmetse “ulusal çıkar” ve “millicilik”le açıklanmaya çalışılan çizgisinin varış noktası da hep işbirlikçilik olmuştur. İttihatçı çizginin Osmanlı’ya maliyeti ise bilindiği üzere işgal ve parçalanmadır. Türk milleti ancak Mustafa Kemal’in ortaya çıkışıyla bu var olma yok olma mücadelesinde ayakta durmuş ve Atatürk’ün milliyetçi stratejisi ile yeni bir Türk devleti kurarak kaderini yeniden eline almıştır. Buna rağmen bugün sağcı milliyetçilik olarak öne çıkan sözde milliyetçilik, Batı güdümünde Atatürk milliyetçiliğini yok etmek ve Türk davasını sekteye uğratmak için kullanılmaya devam ediyor. İrfan Ülkü’nün eski MİT mensubu ve MHP parti müfettişi Enver Altaylı’nın yaşam öyküsünü ve Türkiye-Orta Asya eksenindeki MİT, CIA ve diğer gizli servis ilişkilerini anlatan “Büyük Oyundaki Türk: Enver Altaylı” isimli kitabı Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vuran ve Türkiye’yi başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin taşeron gücü haline getiren “milliyetçiliğin” gerçek yüzünü deşifre ediyor. İrfan Ülkü’nün Alparslan Türkeş’in de yakın dostu Enver Altaylı ile 2000 yılından beri yaptığı röportajları kitaplaştırdığı kitabı tümüyle Altaylı’nın açıklamalarına dayanıyor. Altaylı da zaten Ülkü’ye anlattıklarının sınırını “Ben burada ancak bildiklerimi ve söylemeye izinli olduklarımı anlatabilirim. Bazı konularda kanaat beyan etmem yanlış olur.” diyerek çiziyor. Dolayısıyla kitabın tümüne sirayet eden ve Altaylı’yı Türk dünyasının büyük kurtarıcısı olarak gösteren ve tartışmalı pek çok olay ve ilişkide de kendisini ve dostlarını aklayan anlatımların tümüyle Altaylı’nın öznel yorumları olduğunu baştan belirtmek gerek. Kitap bu açıdan okunduğunda MHP ile en örgütlü aşamasına ulaşan ırkçı-Turancı çizginin Türkiye’yi hangi tarihsel dönemlerde nasıl büyük tuzaklara çektiğini ve Türkiye’nin ulusal çıkarları söylemiyle yola çıkıp aslında Türkiye’ye büyük zararlar veren sözde milliyetçiliğin açmazlarını birinci ağızdan ortaya koyuyor. Enver Altaylı’nın yaşam öyküsü bu anlamda işbirlikçi milliyetçiliğin kısa bir tarihçesi olarak da kabul edilebilir. Türkiye’nin Enver Altaylı ismiyle ilk tanışması Uğur Mumcu sayesinde olmuştur. Mumcu, “Papa, Mafya, Ağca” isimli kitabında Enver Altaylı’dan, suikastin arka planındaki “CIA ajanı” olarak bahseder. Enver Altaylı’nın yaşam öyküsüne gelince... Türkistan’dan Türkiye’ye göç eden Özbek bir ailenin Enver adını alan ve “Enver Paşa’nın yarım kalan mücadelesini tamamlama” idealiyle yola koyulan, Harp Okulu’nda Talat Aydemir’e karşı Alparslan Türkeş’in cunta faaliyetlerinin başını çeken, MHP’nin kuruluşunda Türkeş’in en yakınında bulunup, MİT ajanlığına uzanan, ardından da 12 Eylül’ün öncesinde ve sonrasında MHP içinde önemli görevlerde bulunup Özal ve Demirel’in Orta Asya politikasını şekillendiren bir kişilik Enver Altaylı. Ancak Altaylı kitabın pek çok yerinde kendisini Türk dünyasının büyük lideri Sultan Galiyev’le özdeşleştiriyor ki burada megalomanlığın sınırlarını zorluyor. Galiyev hayatının hiçbir döneminde ajanlık yapmamış ve Stalin’e karşı mücadele ederken bile İngiliz destekli hiçbir faaliyetin içinde yer almamıştır. Altaylı ise birazdan inceleyeceğimiz üzere boğazına kadar bu ajan faaliyetlerinin içindedir. Galiyev gibi bir komünistle kendisi gibi bir antikomünisti aynı eksene koyması da bir o kadar ilginç. Kitapta Sovyetler’e karşı esir Türk halklarının kurtarıcısı, “Büyük oyuncu” payesi verilmeye çalışılsa da kurduğu ilişkiler, Türkiye içinde ve yurtdışında yürüttüğü faaliyetlerle Büyük Oyun’daki küçük bir piyon portresi çıkıyor karşımıza.
CIA ve Gehlen’in kucağında Enver Altaylı, Türkeş’in cunta faaliyetlerinin başındayken Talat Aydemir’in ihtilal girişimi nedeniyle pek çok Harp Okulu öğrencisi ile birlikte ordudan atılıyor. Bunun üzerine Hukuk Fakültesine giren Altaylı dönemin MİT Müsteşarı Korgeneral Fuat Doğu tarafından MİT’e davet ediliyor ve Altaylı’nın “Ümit” kod adıyla MİT içindeki çalışması başlıyor. Altaylı’nın bir anlamda manevi babası sayılabilecek olan Fuat Doğu, CIA kurslarında Gehlen’in eğitiminden geçerek MİT içinde hocalık yapan ve sonunda MİT’in en tepesine kadar yükselen bir isim. Fuat Doğu’nun başında bulunduğu MİT bu dönemde Soğuk Savaş stratejisi doğrultusunda ABD/CIA güdümlü bir antikomünist örgütlenmeye dönüştürülüyor. Altaylı da bu Soğuk Savaş konseptinin bir gereği olarak MİT Okulu’nda istihbarat eğitimini tamamladıktan sonra Almanya’ya, MİT tarihinde ilk kez olmak üzere, “Sovyetoloji” eğitimi almak için gönderiliyor. Buradaki hocaları arasında ise ünlü Pentagon uzmanı Zbigniew Brzezinski da bulunuyor. Altaylı’nın eğitim gördüğü enstitü kitapta şöyle anlatılıyor: “Yaz tatillerindeyse öğrenciler Avusturya’nın Linz şehrindeki yaz kamplarına gönderiliyorlardı. Linz, Hitler’in orta ve liseyi okuduğu şehirdi. Bu gotik kentin çevresinde kurulan istihbarat kampı, gizli servislerin uluslararası komünizme karşı mücadele edecek, gelecek vaat eden haber almanın soğuk savaşçılarının yetiştirildiği yerdi... O dönemde kamp bana dünyayı tehdit eden komünizm tehlikesine karşı çalışacak her ulustan insanların seçilerek toplandı-ğı bir Bâbil Kulesi gibi görünmüştür.” Almanya’da “Münih grubu” adı verilen MİT ekibi içinde yer alan Altaylı, burada Alman gizli servisi ile de yakın temasa geçiyor. Altaylı doğal olarak reddetse de Münih Grubu’nun BND, yani başında efsanevi “gri general” Gehlen’in Alman gizli servisiyle organik ilişkisi bulunuyor. Zira Alman istihbaratının Sovyetler’le ilgili çalışmalarını yürüten biriminin, aynı görevle Almanya’da eğitim alan ve çalışan MİT ekibi ile ilişkisinin bulunmaması hiç de mantıklı değil. Böylelikle MİT içinde CIA güdümünde “komünizmle mücadele” adı altında faaliyet yürüten ve Alman istihbaratıyla da işbirliği içine giren bir “milli istihbarat” faaliyeti ortaya çıkıyor. Ama yanlış anlamayın bütün bunlar Türkiye’nin ve Türk dünyasının geleceğini kurtarmak için yapılıyor! En azından Enver Altaylı böyle söylüyor! Münih grubunun Sovyetler Birliği içindeki faaliyetlerinde ise bu kez İngiliz gizli servisi devreye giriyor: “SSCB’ye gönderilen ajanlara güvenlik desteği de İngiliz Dış İstihbaratı MI-6’in SSCB’deki şebekesinden verilmişti.” Böylelikle Altaylı ve ekibinin sadece Amerikan ve Alman istihbaratıyla değil İngiliz istihbaratıyla da sıkı ilişkiler kurduğunu öğreniyoruz. Yine kitap boyunca MOSSAD’la da işbirliği yapıldığını öğreniyoruz. Türkiye’nin çıkarları için çalışan Batılı müttefiklerimizin gizli servislerinin faaliyetleri gerçekten insanın gözlerini yaşartıyor! Hitler faşizmiyle omuz omuza! Ancak bu bizim “milliyetçi” sağcılarımızın tarihindeki ilk olay değil. İkinci Dünya Savaşı sonuna doğru Almanya’da Hitler’le karargâhında görüşen iki general Hüseyin Hüsnü Erkilet ve Ali Fuat Erden, Hitler’i kendileriyle birlikte hareket etmesi için ikna etmeye çalışmışlardır. Hüsnü Erkilet daha sonra Hitler’le yaptıkları görüşmeleri “Hitler’in karargahında 45 gün” adıyla raporlaştırır da. Nihayet Hitler’le yapılan gizli bir mutabakat sonucunda Kızıl Ordu içindeki ve Alman esir kamplarındaki Türk asıllı Müslümanlar Hitler’in emrine verilir. Almanya’da Kızıl Ordu’ya karşı “Türkistan Lejyonları” adı altında Nazi destekçisi bir kuvvet oluşturulmuş olur. Böylelikle “Türkiye ve Türk dünyasının çıkarlarını korumak” adına bütün dünyaya kan kusturan, milyonlarca insanı toplama kamplarında ve gaz odalarında katleden insanlık düşmanı Hitler faşizmiyle omuz omuza veren kapkara bir “milliyetçi” tarih yazarlar. Hitler’le bu görüşmeleri yapan Ali Fuat Erden, Türkeş’le olan ilişkisiyle de karşımıza çıkar ki, insanın, bak şu tasadüfe diyesi geliyor. Erden’i, Enver Altaylı kitapta şu sözlerle yâdeder: “İkinci Dünya Savaşı sonuna doğru ‘Türkçülük-Turancılık’ yaparak Türkiye’yi tehlikeye atma suçlaması ile tutuklanan ve askeri mahkemede yargılanan Alparslan Türkeş hakkında beraat kararı vererek onun orduda kalmasını temin eden Askeri Yargıtay’ın o zamanki başkanı da işte bu Ali Fuat Erden Paşa’dır. Burada kendilerini rahmet ve şükran duyguları ile anıyorum.” CIA Türkeş’i ölümden kurtarıyor Enver Altaylı’nın tüm bu süreç içinde en yakın dostlarından birisi ise neredeyse aile dostu olan ve CIA’nın Türkiye istasyon şefi Ruzi Nazar’dır. Ruzi Nazar hem Enver Altaylı’nın babası Şakir Altaylı’nın, hem de Alparslan Türkeş’in yakın dostudur. Altaylı’nın yurtdışındaki faaliyetlerinin tümünde de Ruzi Nazar’ın büyük desteği olmuştur. Nazar rahatlıkla anlaşılacağı üzere Türkiye’de ABD ve MHP arasındaki işbirliğinin başındaki adamdır. ABD, Ruzi Nazar aracılığıyla Türkeş’e destek olmakla kalmaz bir keresinde onu ölümden bile kurtarır. Altaylı bu olayı şöyle anlatır: “Ruzi Nazar Ankara’da CIA istasyon şefi olarak göreve başladığında yıl 1959’du. ABD’den tanıdığı arkadaşlarıyla görüşüyordu. Washington’dan tanıdığı Alparslan Türkeş, bir yıl sonra Demokrat Parti iktidarını deviren 27 Mayıs’ın “kudretli albayı” olarak sahnedeydi... Gürsel’in başındaki Milli Birlik Komitesi ile Türkeş’in başını çektiği 14’ler grubu arasındaki anlaşmazlık Gürsel’e bağlı ekibin atik davranmasıyla Türkeş’le arkadaşlarının aleyhine bir iç darbeyle son bulacaktı. ...işte o sırada Nazar’a güvenilir kaynaklardan ulaşan bir haber yüreğini daraltmıştı. Türkeş kurşuna dizilecekti. ...Ruzi Nazar hızla düşündü: Türkeş’i kurtarması gerekiyordu, mutlaka bunu yapmalıydı.... Büyükelçiyi ikna ederek Gürsel’den acil bir randevu istemesini sağladı. Gürsel, Nazar’la büyükelçiyi hemen kabul etti... Nazar karşısındakinin konuşmasına izin vermeden devam etti: Böyle bir şey yapmaya kalkarsanız Amerikan hükümeti bunu hiç hoş karşılamayacak, bu cinayet iki ülke ilişkilerine gölge düşürecektir.” Enver Altaylı bu olayı anlatır ama, Nazar’ın kendi inisiyatifiyle ve ABD hükümetinin bilgisi dışında bu işi yaptığını da ekleme gereği duyar. Zaten bunu söylemese olayı öğrenen herkes Türkeş’in de bir Amerikan ajanı olduğunu düşünebilir maazallah! Türkeş’i ölümden kurtaran Nazar’ın aynı zamanda Kömünizmle Mücadele Derneği kurucularından Fethi Tevetoğlu ve eski bir komünist olup sonra kendi arkadaşlarını ihbar eden “yazar” Aclan Sayılgan’la yakın dost olduklarını da yine Enver Altaylı’dan öğreniyoruz ki ilişki ağı daha da derinleşiyor. 12 Mart, 12 Eylül ve ABD’nin esas oğlanları Türkiye’nin ABD güdümünde 12 Eylül’e sürüklendiği dönemde MHP ülke içindeki solu tasfiye etme operasyonunun baş aktörüydü. Sokağa inen ülkücü terör binlerce insanın canına mal olacak kanlı bir bilanço ortaya çıkaracaktı. Enver Altaylı tam da bu dönem Türkeş tarafından Türkiye’ye çağrılır. ABD düğmeye basmıştır ve MHP’nin faaliyetleri en üst seviyeye çıkarılır. Altaylı da Türkeş’in talimatıyla MHP’nin yayın organı niteliğindeki Hergün gazetesinin genel yayın müdürü olarak göreve başlar. CIA, Alman istihbaratı, MOSSAD, MI-6 gibi gizli servislerle yakın ilişki kuran, ortak operasyonlar düzenleyen, Sovyetler Birliği ve komünizm konusunda Batılı servislerce eğitilmiş bir kişilik olarak Enver Altaylı bu göreve gerçekten de en uygun isimdir. Altaylı’nın başındaki Hergün gazetesinin temel yayın politikası ise Türkiye’de komünist bir rejim tehdidi bulunduğudur ve bunun engellenmesi için milliyetçiler göreve çağrılır. MHP güdümündeki ülkücü terör bu andan itibaren ülkeyi kan gölüne çevirir. Operasyonun ikinci aşaması ise “akan kanın durdurulmasıdır”. Altaylı’nın başında bulunduğu Hergün’de her gün Ordu’ya darbe çağrıları yapılır. Sonrası ise malum. Evren’in başında bulunduğu faşist cunta yönetime el koyar ve 12 Eylül’ün Amerikancı rejimi uygulamaya konur. Altaylı Bonn büyükelçiliğinde görüştüğü Ruzi Nazar’dan 12 Eylül gerçekleşmeden dört generalin yönetime el koyacağı bilgisini aldığını söyler ancak Nazar’ın açıklamalarını “asıl hedef MHP olacak” diye anlatır. Oysa MHP bu süreci tertipleyen güçtür. ABD’nin hedefindeki güç MHP değil komünizmdir ve komünist tehlike soldan gelmektedir. ABD’nin MHP’yi hedef almasını gerektirecek tek bir gerekçe bile yoktur. Kısacası Altaylı’nın bu anlatımı hiç de inandırıcı değildir ve apaçık bir çarpıtmadır. Zaten 12 Eylül’den sonra da MHP değil sol tasfiye edilmiştir. 12 Eylül öncesinde paramiliter bir sokak kuvveti olan ve birkaç küçük koalisyon ortaklığı dışında etkin bir siyasi parti olmayan MHP ise 12 Eylül’den sonra hızla yükselişe geçecek ve bugüne kadar gelecektir. Ama 12 Eylül öylesine bir yıkım operasyonudur ki arada ABD’nin piyonları da bir miktar etkilenirler. 12 Eylül’le birlikte bütün siyasi partiler kapatılır. MHP de kapatılan partilerin içindedir. Enver Altaylı ise istihbaratçılığının yardımıyla olsa gerek yurtdışına kaçar. Türkeş ise tutuklanır. MHP buradaki rölünü oynamış ama ortaya çıkan çatışma ortamının baş aktörlerinden birisi olduğu için usulen yargılanmıştır. Zaten Türkeş de bu gerçeği belki biraz da şaşırarak “ Biz içerdeyiz ama fikirlerimiz iktidarda” diyerek ortaya koyacaktır. Altaylı ve MHP’nin 12 Eylül’deki rolünü doğru değerlendirmek için bu ekibin 12 Mart sürecindeki rolüne de bakmak gerekir. Enver Altaylı 12 Mart sürecini anlatırken yine 12 Eylül öncesini andıran cümlelerle komünizm tehlikesinden ve Ordu içindeki solcu cunta faaliyetlerinin yarattığı tehlikeden bahseder. Sonuçta 9 Mart’ta gelecek sol bir müdahale ABD’nin etkisiyle engellenir ve 12 Mart’ta yine Amerikancı bir darbe gerçekleşir. Bu darbenin esas aktörleri ise yine tanıdık isimlerdir. Altaylı’ya göre: “Sosyalist darbe teşebbüsünü önleyen üç askerdir: O zamanki cumhurbaşkanımız Emekli Orgeneral Cevdet Sunay, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç ve MİT Müsteşarı Korgeneral Fuat Doğu. Ve bu üç general arasında diğer ikisini ikna ederek karşı tedbir alınmasını sağlayan Fuat Doğu olmuştur” Böylelikle anlıyoruz ki Altaylı’nın hocası, CIA eğitimli MİT Müsteşarı Fuat Doğu yalnızca Türk istihbaratını ABD, İngiltere, Almanya ve İsrail istihbaratları ile kol kola sokmakla yetinmemiş 12 Mart Amerikancı darbesinin tertiplenmesinde de başrol oynamıştır. 12 Eylül’de ise Fuat Doğu’nun öğrencisi Altaylı ve yakın dostu Türkeş devreye girmiştir. Amerikan istihbaratı 12 Eylül’ün ardından “Our boys have done it-Bizim oğlanlar başardı” derken galiba sadece Kenan Evren ve arkadaşlarından bahsetmiyormuş! MHP iddianamesindeki derin ilişkiler Altaylı’nın 12 Eylül döneminde yurtdışına kaçması vatandaşlıktan çıkarılmasıyla sonuçlanır ama Alman dostları yardımına koşarlar ve kendisi Alman pasaportu alarak faaliyetlerine kaldığı yerden devam eder. MHP’nin yurtdışı örgütlenmesi bu dönemde bu kez Alman istihbaratının desteği ile gerçekleşir. MHP iddianamesinde de yer alan ve Altaylı’nın Almanya’dan Türkeş’e yazdığı raporlarda bu ilişki şöyle anlatılmaktadır: “Şimdi iki bin adet bastıracağımız bir broşür hazırlayacağız, bunu Dr. Kannapin kendisi yazacak. Muhtevasını kısmen tespit etmiş, önümüzdeki günlerde yapacağımız görüşmelerde geri kalan kısmını tespit edeceğiz.” Sözü edilen Dr. Kannapin’in Alman İç İstihbarat Servisi Başkanı olduğunu not etmekte yarar var. Altaylı ile Türkeş’in mektuplaşmalarında bu ilişkinin ayrıntıları da bulunmaktadır: “Dr. Kannapin ile ilişkilerimiz: Alman güvenlik kuruluşları nezdinde bizleri himaye etmekte ve bu kuruluşların çalışmalarımıza engel değil destek olması için teşebbüslerde bulunmaktadır.” Altaylı Alman istihbaratı ile o kadar yakınlaşacaktır ki anlattığına göre kendisine Gehlen’in yakın arkadaşı ve öğrencisi Alman istihbaratçı Fritz Michel tarafından Alman İstihbaratı için çalışması bile teklif edilir. “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” Amerikan çıkarları! Altaylı, Özal ve Demirel dönemlerinde de faaliyetlerini sürdürür. İslam Kerimov ve Nursultan Nazarbayev gibi Türk liderlerle Türkiye arasındaki ilişkileri sağlayan kişi olarak görev yapar. Bu sırada Afganistan’da Sovyet işgali vardır ve Altaylı, Azat Kerimi ve Raşit Dostum’la olan ilişkileri sayesinde Afganistan’da da önemli roller üstlenir. Altaylı’nın tüm faaliyetlerinde olduğu gibi CIA istasyon şefi Ruzi Nazar burada da yine başroldedir. Dostum, bir darbe ile komünist Necibullah yönetimini yıkar. Sovyetler ABD destekli mücahitlerle başa çıkamayınca çekilir. Ancak sonuçta iktidar Taliban ve Hikmetyar’ın radikal İslamcı güçlerinin eline geçer. Altaylı ve ekibinin tasarladıklarının tersi biçimde Afganistan’da Şeriatçı bir rejim kurulur. ABD’nin, Afganistan’ı Dostum’a teslim etmesi söz konusu bile değildir aslında. Yeşil Kuşak Projesi’nin hayata geçirildiği bir dönemde Altaylı’nın Afganistan faaliyetleri de böylelikle sadece ABD’nin işini kolaylaştırmaya yarar. Kısacası burada da ABD’nin bölgesel çıkarlarına hizmet edilir. Zaten MHP başta olmak üzere Demirel ve Özal dahil tüm sağ iktidarlar Türkiye’yi ABD’nin Türk cumhuriyetlerini kontrol etme politikasının piyonu haline getirmişlerdir. ABD bu bölgede bu sağcı iktidarlar aracılığıyla etkinlik kurmuştur. Ama ABD’nin çıkarlarına hizmet eden her olay için bir bahanesi vardır Altaylı’nın. Örneğin Hitler’in emrine giren Türkistan lejyonlarının liderleri için: “Türkistan’a olan özlem ve kurtuluş umudu onları on binlerce Sovyet Türkü gibi Hitler’le işbirliği yapmaya sürüklemişti.” der. Almanlar yenilip aynı isimler bu kez ABD saflarına geçtiklerinde ise “Bu kez düşmanımın dostu dostumdur ilkesi uyarınca ABD ile işbirliği yapacaklardı.” diyecektir. Oysa hiçbir gerekçe insanlık düşmanı Nazilerle ya da bütün dünyayı kana bulayan Amerikan emperyalizmiyle işbirliği yapmayı meşru kılamaz. Altaylı aynı mantığı kendi yaşamında da aynen uygulamış görünüyor. Bu açıdan bakıldığında milliyetçilik iddiası ile Türkiye’yi kaosa sürükleyen ve ulusal çıkarlarımızı ortadan kaldıran başta MİT ve MHP içindeki dostlarının tüm karanlık faaliyetleri de aklanmış oluyor kendince. Bu, milliyetçilik iddiasındaki tüm sağcıların arkasına sığındıkları klasikleşmiş bir argümandır. Örneğin; Menderes’in Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, ABD ve Sovyet emperyalizmine karşı oluşturulan Bandung’daki Üçüncü Dünyacı Bağlantısızlar Zirvesi’ne büyük gayretler sonunda Türkistan’ı temsilen CIA ajanı Ruzi Nazar’ın katılımını sağlamıştır. Kendisine sorulsaydı herhalde Türkiye’nin çıkarlarından bahsederdi! Sonuçta milliyetçilik kisvesi altında yapılan tüm bu faaliyetler Türkiye’nin çıkarlarına değil tek bir şeye hizmet etmiş oluyor: Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Amerikan çıkarlarının tesisi! Bu da sahte milliyetçiliğin gerçek misyonudur. |