| Okan İşbecer |
Devrimci elveda demez Geçtiğimiz hafta Havana’dan yapılan bir açıklama dünyanın gündemine bomba gibi düştü. Küba Devrimi’nin lideri ve 1959’dan beri Devlet Başkanlığı görevini yürüten Fidel Castro, sağlık sorunları nedeniyle görevini yaklaşık iki yıldır yerine vekalet eden kardeşi Raul Castro’ya bıraktı. Haber tüm antiemperyalist devrimcileri üzerken özellikle ABD’de sevinçle karşılandı. Küba Komünist Partisi’nin resmi yayın organı olan Granma’da yayınlanan açıklamasıyla Kübalılara seslenen Fidel, devlet başkanlığı görevine geri dönmeyeceğini bildirdi. Açıklamasında bir hafta sonraki konsey seçimlerine değinen Fidel, “Konseyin, başkanının ve başkan yardımcısının seçilme zamanı gelmiştir” dedi. Böylece Fidel’in görevine geri dönmeyeceği açıklık kazanmış oldu. Yeni Konsey seçilinceye kadar Küba’da devlet başkanlığı görevini Devlet Konseyi Başkan Yardımcısı olan Raul Castro yürütecek. Bundan sonrası için de sürecin zorlu geçeceğini belirten Fidel, “Yol zorlu olacak ve herkesin akıllı çabasını gerektirecek” dedi. Bugüne kadar Küba’da uygulanan sistem oturduğu için görevini gönül rahatlığıyla bırakan Fidel, görevi bıraktığı için sevinen ABD’yi de fazla sevinmemesi gerektiğini belirterek uyardı: “Elveda demiyorum. Asker gibi fikirlerimi savunmak istiyorum. Yazmaya devam edeceğim. Bu dikkate alınması gereken bir silah. Belki sesim duyulur. İhtiyatlı olacağım.” Bu şu anlama da gelebilir, Fidel için her şey bitmedi. Gerektiği anda yine olması gereken yerde, yani devrimin başında ve en önde olacak. 1926 yılında İspanyol göçmeni, toprak sahibi orta halli bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Fidel Castro, gençlik dönemlerinden itibaren devrimci hareketlerin içinde yer aldı. 1947’de Küba Halk Partisi’ne girmişti. Yine henüz bir üniversite öğrencisiyken 1947’de Dominik Cumhuriyeti’nde başarısız bir devrimci harekete katıldı. 1948’de ise Bogota’daki kent ayaklanmalarında yerini aldı. 1950 yılında Havana Üniversitesi’nden Hukuk Doktoru olarak mezun oldu. 1950-52 yılları arasında avukatlık yapan Fidel, 1952 seçimlerinde Temsilciler Meclisi için Küba Halk Partisi’nden adaylığını koydu. Ancak 10 Mart 1952’de darbeyle başa geçen Fulgencio Batista seçimleri iptal etti. Artık Fidel’in yeni hedefi Batista’yı devirmekti. 1953 yılında Batista’yı devirmek için bir gerilla grubu kurdu. 26 Temmuz 1953’te Santiago’daki Moncada kışlasına 125 arkadaşı ile saldırdı. Ama saldırı başarısızlığa uğradı ve Fidel tutuklandı. 16 Ekim 1953’te Santiago’daki Küba Yüksek Mahkemesi’nde yapılan yargılamada “Tarih beni Aklayacaktır (La Historia Me Absolvera)” cümlesiyle biten ünlü savunmasını yaptı. Mahkeme sonunda 16 yıla mahkum oldu. Juventud Adasında 21 ay hapis yattıktan sonra çıkan bir aftan yararlanarak serbest bırakıldı. 1955 yılında Küba’dan ayrılarak Meksika’ya geçti. Arjantinli devrimci Ernesto Che Guevara ile de Meksika’da kardeşi Raul’un aracılığıyla tanışan Fidel, 26 Temmuz Hareketi adlı bir örgüt kurarak Batista’yı devirmek için yeniden işe koyuldu. İspanya iç savaşına katılmış olan Albay Alberto Bayo yönetiminde silahlı eğitim alan 82 kişilik grup, 2 Aralık 1956’da Granma yatıyla Küba’ya çıktı. 5 Aralık günü Alegria De Pio adlı yerde hava saldırısına uğrayan grubun mevcudu 12’ye düştü. Bu saldırı aynı zamanda Che’nin hayatındaki dönüm noktalarından biridir. Gerilla grubuna doktor olarak katılan Che, saldırı esnasında önünde bulunan ilaç sandığı ve cephane sandığı arasından cephane sandığını seçerek doktorluğa veda etmiş ve askerliği seçmiştir. Fidel önderliğindeki gerilla grubu iki yıl boyunca Batista’ya karşı başarılı bir gerilla mücadelesi yürüttü. 31 Aralık 1958’de Batista’nın Dominik Cumhuriyeti’ne kaçmasından sonra 8 Ocak tarihinde Fidel Havana’ya girdi. Böylece sadece Küba tarihinin değil dünya tarihinin de çok önemli olaylarından biri gerçekleşmişti. ABD’nin burnunun dibinde onlarca yıllık ambargolara ve baskılara rağmen direnen ve yıkılmayan Küba’nın tarihi bundan sonra yeniden yazılmaya başlar. Bu tarihten sonra ise yeni bir yaşam tarzının kurulması için çalışmalar başlamıştır. Göreve gelir gelmez köklü bir toprak reformuna başlayan Fidel’in kamulaştırdığı ilk topraklar babasınınki olur. Kamulaştırılan topraklar, Halk Çiftlikleri olarak işletilmeye başlanır. Ekonomisi tek ürüne dayanan Küba, kamulaştırmalar yoluyla yeni bir program ortaya koymaya çalışır. Kamulaştırmalarda sıra ABD’li şirketlerin elindeki rafinerilere gelince Küba, tarihin en uzun süreli ekonomik ve siyasi ambargosuna direnmek zorundadır. ABD bir taraftan Küba’yı ekonomik ablukaya alırken bir taraftan da çeşitli operasyonlarla Castro hükümetini yıkmayı planlar. Bu operasyonlardan en bilineni 1961’deki Domuzlar Körfezi çıkarmasıdır. Devrimden sonra kaçan Kübalıların ABD desteğiyle gerçekleştirdiği harekat, başarısızlığa uğramıştı. Bu, ABD’nin girişimlerinden sadece birisidir. Fidel’i öldürmek için CIA’in 634 girişimi olduğunu ise cümle alem biliyor. İsterseniz biraz da Fidel’in bıraktığı Küba üzerine bilgiler verelim. Bilindiği gibi Fidel Castro, Domuzlar Körfezi çıkarmasının ardından yayınladığı Havana Bildirisi ile Küba’nın sosyalist bir ülke olduğunu dünyaya ilan etmişti. Bu tarihten itibaren de kamulaştırmalar yoluyla bütün işletmeler devlet kontrolüne geçmeye başlamıştı. ABD’nin tüm ambargolarına karşı halkıyla birlikte direnen Fidel, bu anlamda bağımsız bir ülke bıraktı. Eğitim ve sağlık hizmetinin tamamen ücretsiz olduğu Küba’da ekonominin yüzde 80’i tamamen devlet kontrolündedir. Özellikle sağlık alanında dünyanın en gelişmiş ülkesi olan Küba, kendi ihtiyacını karşıladığı gibi dünyada, başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere ihtiyaç olan her yere sağlık hizmeti götürüyor. Geçtiğimiz aylarda bu köşede de yazdığımız gibi Che’yi kurşuna dizen Bolivyalı işbirlikçi Mario Teran, Kübalı doktorların ileri tekniklerle yaptığı ameliyat sonucu görme yetisini yeniden kazanmıştı. Bu olay, Che’nin uğruna canını verdiği sosyalizmin yeni bir zaferi olarak dünya tarihindeki yerini aldı. Uygulanan sosyalist ekonomi modeli ile bütün ambargolara rağmen geçtiğimiz yıl % 7’lik bir büyüme sağlayan Küba’da işsizlik oranı % 1,9 ve enflasyon oranı ise % 3’tür. Fidel önderliğinde ABD’ye direnen sosyalist Küba, Venezüella ve Bolivya gibi ülkelerle birlikte bir Latin Amerika Bloğu kurarak antiemperyalist cephenin genişletilmesinde de öncü bir rol üstlenmiştir. Her ne kadar Fidel görevi bıraktıktan sonra Bush, “Umarım bu karar Küba’nın demokrasiye geçmesine yardımcı olur” dese de, yapılan anketlerde Küba, dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı ülke olarak gözüküyor. Sanırım bu sonuç Fidel için en büyük ödül ve onur kaynağıdır. Fidel’in aktif görevden çekilmesi, Küba’nın geleceğinin yeniden tartışmaya açılmasına neden oldu. Başta ABD olmak üzere bir kesim zil takıp oynarken bir kesim de gerçekten Küba için endişelenmeye başladı. ABD’liler görevi devralan Raul ile görüşmelere başlayabilecekleri mesajını vermekte gecikmediler. Ama burada ABD’lilere bir hatırlatmada bulunalım ki, Raul en başından beri Fidel’le birlikte devrimci mücadelenin içinden geldi ve Küba Devriminin her aşamasında Fidel’in yanında yer aldı. Ayrıca Raul’un da en az Fidel kadar keskin olduğunu söylemeden geçmeyelim. Raul üzerinden Küba’yı teslim alabileceklerini düşünüyorlarsa avuçlarını yalarlar. Şu da var ki, Küba artık Latin Amerika’da yalnız değil. Başta Chavez olmak üzere Morales ve Ortega gibi antiemperyalist liderler iktidarda ve her geçen gün birlikte hareket etmeye doğru bir adım daha atıyorlar. Che’nin kurmaya çalıştığı antiemperyalist Latin Amerika birliğinin kurulması hiç de uzak değil. Fidel görevini bırakırken bir ders daha verdi. “Görevimi bırakıyorum ama elveda demiyorum” diyerek büyüklüğünü bir kez daha gösterdi. Devrimci görevin sadece devlet başkanlığı sıfatından ibaret olmadığı mesajını veren Fidel, bundan sonra da sık sık yazılar yazacağını ve yol göstermeye devam edeceğini belirtti. Che gibi bir örneğin yaratılmasında belki de en fazla payı olan Fidel, bu son hareketi ile de ölüme kadar, hatta ölümden sonra bile, her alanda ve her şekilde emperyalizmle mücadele edilebileceğini bir kez daha ispatladı.
Geçtiğimiz hafta Kosova’nın Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etmesi, bütün dünyada tartışmaları da beraberinde getirdi. NATO müdahalesinin ardından önce özerk bölge haline getirilen, ardından da ABD’nin desteğiyle bağımsızlığını kazanan Kosova, tanınıp tanınmaması konusunda dünya ülkeleri arasında da bir bölünme yarattı. Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından açıklama yapan Rusya, bu ülkeyi tanımayacağını bildirdi. Stratejik olarak ABD’nin Balkanlar’a yerleşmesinden rahatsız olan Rusya, ABD güdümünde kurulan Kosova’yı tehdit olarak algılıyor. Zaten kutlama şenliklerinde Kosova bayraklarından çok ABD bayrakları taşındığı göz önüne alınırsa Rusya’nın kaygısının pek de yersiz olmadığı görülür. Rusya gibi Kosova’yı tanımayacağını açıklayan bir başka ülke ise İspanya. Bask bölgesindeki ayrılıkçılarla uğraşan İspanya, kendi ülkesinin bütünlüğü için kötü bir örnek oluşturacağını düşündüğü Kosova’yı tanımama kararı aldı. Kosova’yı tanıyan ilk ülke ise Türkiye oldu. İspanya gibi ayrılıkçı terörle mücadele eden ülkemizin NATO müdahalesiyle sözde bağımsız olan Kosova’yı neden tanıdığı ise ancak tek bir şeyle açıklanabilir; bizimkilerin katıksız Amerikancılığı... Şimdilerde bunun açıklaması olarak Kıbrıs’ın tanınması için iyi bir örnek olduğunun propagandasını yapıyorlar ama yarın Kürt meselesi karşılarına gelince ne yapacaklarını tahmin etmek hiç de zor değil. Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesini antiemperyalist bakış açısıyla yorumlayan tek lider ise yine tahmin edebileceğiniz gibi Chavez oldu. Bağımsızlık ilanının ertesi günü yapılan Bakanlar toplantısının ardından yaptığı haftalık olağan konuşmasında Kosova meselesine de değinen Chavez, Kosova’nın bağımsızlığının tehlikeli bir örnek olduğunu söyledi. “Bu kabul edilemez. Tüm dünya için gerçekten tehlikeli bir örnek. Kaç tane savaşı başlatabileceğini de bilmiyorum” sözleriyle durumu değerlendiren Chavez, Kosova’nın bağımsızlığının ABD baskısının bir parçası olduğunu ve bu durumu protesto ettiklerini belirtti. Chavez’in tavrı dünyadaki tüm antiemperyalistlerin ortak tavrı haline gelmelidir. Meseleye antiemperyalist bir çerçeveden bakıldığında aslında tüm dünyada durum aynı şekilde algılanıyor.
Uzun süredir dünya gündemini meşgul eden Pakistan seçimleri nihayet yapıldı. 18 Şubat tarihinde yapılan seçimlere katılımın % 40’lık bir oranla oldukça düşük olduğu gözlendi. Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref ile işbirlikçi muhalifler arasında adeta bir hesaplaşmaya dönüşen seçimlerin sonucunda muhalifler seçimi önde tamamlarken ufukta bir koalisyon gözüküyor. Dış baskıların sonucu dönmelerine izin verilen muhalifler Benazir Butto ve Navaz Şerif’in ülkeye dönmesinin ardından ülke seçim atmosferine girmişti. Ancak 27 Aralık’ta Ravalpindi’deki seçim mitingi sonrası uğradığı bombalı baldırı sonucu Benazir Butto öldürülünce, Ocak ayında yapılması planlanan seçimler ertelenmişti. Yapılan seçimlerde katılan hiçbir parti tek başına iktidar olmak için yeterli olan sandalye sayısına ulaşamadı. Butto’nun öldürülmesinden sonra kocası Asıf Ali Zardari’nin başına geçtiği Pakistan Halk Partisi 249 sandalyenin 87’sini kazanırken, Navaz Şerif’in partisi Pakistan Müslümanlar Birliği-Şerif Grubu 66 sandalyede kaldı. Müşerref yanlısı Pakistan Müslümanlar Birliği-Lider Grubu da hezimete uğrayarak 38 sandalye kazandı. Müşerref yanlısı partinin yetkilileri yaptıkları açıklamayla yenilgiyi kabul ettiklerini ve muhalefet görevine hazır olduklarını belirttiler. İlk açıklanan bu sonuçlara göre kesin olan bir şey var ki o da yeni dönemde Pakistan’ı bir koalisyon hükümetinin yöneteceği. Meclis’te en fazla sandalyeye sahip olan Halk Partisi’nin lideri Zardari, yaptığı açıklamayla koalisyonla ilgili belirsizliği ortadan kaldırdı. Müşerref yanlısı partiyle koalisyon kurmayacağını açıklayan Zardari’nin önündeki tek seçenek Navaz Şerif. Konu ile ilgili bir basın toplantısı düzenleyen Zardari, Navaz Şerif’le koalisyon konusunda anlaştıklarını da açıkladı. Bu arada Müşerref’in azledilmesi gerektiğini savunan Navaz Şerif, seçimlerden sonra Lahor’da düzenlediği basın toplantısında Müşerref’i bir kez daha istifaya çağırdı. Müşerref ise yaptığı açıklamada hükümet kim olursa olsun uyum içinde çalışacağı mesajını verdi. Koalisyon yapması beklenen iki partinin sandalye sayısının Müşerref’i azletmeye yettiği göz önüne alınırsa önümüzdeki günlerde Pakistan’a yeni bir kaos ortamının hakim olacağı aşikar. Her ne kadar seçimlerin demokratik ve adil olduğu söylense de bu seçimin esas galibinin ABD olduğu ortada. ABD’nin baskısı sonucu ülkeye geri dönebilen sürgündeki muhalifler, döner dönmez ülkeyi seçime götürmüşlerdi. Zaten Bush’un Pakistan seçimleri ile ilgili değerlendirmesinde, seçimlerde halkın konuştuğunu belirtip, “Pakistan halkı açısından bir zafer söz konusu” demesi de seçimin esas galibini ortaya koyuyor. Bu arada Butto suikastının da neden gerçekleştiği seçim sonuçları ile beraber ortaya çıktı. Hayattayken iyi bir Amerikancı olan Butto, ölümüyle de ABD’ye hizmet etmiş oldu.
Dolce&Gabbana’nın AKP ile yamağı MHP’nin ortaklaşa başlattığı türbanı serbest bırakma girişimi başladığından beri Türkiye’de hemen her şey türbana endekslenmiş durumda. Öyle ki herhangi bir gelişmenin bile hemen türbanla ilintilendirilip hayatımıza sokulmaya çalışıldığı günleri yaşıyoruz. Bu türban tartışmalarında dikkat çeken önemli bir husus da moda dünyasının tartışmaya katılması. Bir ay kadar önce hatırlarsınız ünlü modacı Cemil İpekçi bu tartışmaları katılmış ve “kadın olsam türban takarım” diyerek marjinal bir çıkışta bulunmuştu. Cemil İpekçi erkek de olmadığı için türban takmasında bizce sorun yok ama yine de kendi bilir. Her neyse, dediğimiz gibi bugünlerde herhangi bir gelişme türbanla ilişkilendirilip hayatımıza sokuluyor demiştik. Bunun bir örneği geçtiğimiz günlerde yaşandı. Geçtiğimiz hafta Dolce&Gabbana’nın Milano’da düzenlediği 2008-2009 Kış Koleksiyonu defilesi medyamızda türban defilesi olarak yer aldı. Koleksiyonda yer alan giysilerin tanıtımında yer alan mankenlerin podyuma eşarplı çıkmaları, mümtaz medyamızda türban defilesi olarak algılandı. Eşarpların bağlanış biçimi, AKP-MHP ikilisinin tarif ettiği “çene altı” şeklinde olunca da “Milano’da çene altı defilesi” başlıkları atılıverdi hemen. İşin doğrusu şu ki defilede yer alan mankenlerle bizim türbanlıların uzaktan yakından alakası yok. Her ne kadar haberlerde yer alan yorumların genelinde “türbanlılar böyle olduktan sonra ben karşı değilim” deseler de bu işin biraz geyik tarafı. Çünkü hepimiz biliyoruz ki ne Dolce&Gabbana bir çene altı defilesi yapmıştır ne de bizimkilerin serbest bırakmak istedikleri türban böyle bir şeydir. İşin dikkat çeken bir noktası da bu tartışmaya katılan ya da bir şekilde dahil edilen modacıların istisnasız eşcinsel oluşlarıdır. Sanırsınız ki türbanı savunan eşcinsellerdir. Cemil İpekçi’nin cinsel tercihi hepinizin malumu. Söz konusu haberde adı geçen Dolce&Gabbana da biliyorsunuz eşcinsel iki İtalyanın kurduğu bir modaevidir.
Rusya’da 2 Mart’ta yapılacak başkanlık seçimi için kampanyalar tüm hızıyla devam ediyor. Uzun zamandır gündemi meşgul eden Rusya’nın yeni devlet başkanı kim olacak sorusunun cevabı her ne kadar biliniyorsa da taraflar arasındaki yarış kelimenin tam anlamıyla kıran kırana geçiyor. Başkanlık seçimi yaklaşırken Rusya’da son durum şöyle: Putin’in desteklediği Başbakan Birinci Yardımcısı Dmitri Medvedev’in kazanmasına kesin gözüyle bakılıyor. Son anketlerde yüzde 73 destek alan Medvedev, Putin’in 2004 yılında yüzde 71’le seçildiği oranı aşmış durumda. Anketlere göre Komünist Parti lideri Gennady Zyuganov yüzde 15 destek görürken, Jirinovski ise yüzde 11 destek bulabiliyor. Batı yanlısı Demokratik Parti adayı Andrey Bagdanov ise ancak yüzde 1 destek görüyor. Seçim yarışı kıran kırana geçiyor dememizin sebebi ise geçtiğimiz hafta canlı yayında yaşanan bir kavga. Rusya’da Star televizyonunun yayınladığı bir canlı yayına katılan Liberal Demokrat Parti lideri Jirinovski’nin Demokrat Parti adayı Bagdanov’un temsilcisi Nikolay Gotsa’yı yumruklaması haftanın konusu oldu. Saldırgan tavırlarıyla tanınan Jirinovski, zaman zaman ırkçı söylemleriyle de gündeme geliyor. Program esnasında Jirinovski’yi eleştiren Gotsa’nın “Kendileri yanımda oturuyor. Ona karşı oy verin. Oylarınızla onu cezalandırın” şeklindeki sözleri üzerine kendini kaybeden Jirinovski yerinden fırlayarak Gotsa’yı yumruklamaya başladı. “Defol git hayvan herif”, “Şimdi kafanı dağıtırım” gibi sözlerle Gotsa’ya saldıran Jirinovski, bir ara hızını alamayarak, “öldürün onu” diye bağırdı. Olay sonrasında Gotsa’nın polise şikayette bulunduğu öğrenildi. Bu, Jirinovski’nin ilk vukuatı değil. Daha önce de kendisine Yahudi olduğunu söyleyip İsrail’e gitmesini öneren Rodina partisi temsilcisine saldırmıştı. Yine bir kez de Yabloko partisi milletvekili adaylarından Sergey Mitrokhin’i dövmüştü. Anlaşılan Jirinovski seçimin sandıkta değil ringlerde kazanılacağını düşünüyor. |