25.02.2008/Sayı:175
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Şiir Şükrü Aykutlu

Ulusal Kurtuluş ÜzerineUlusal kurtuluş üzerine

Gelecekte Türkiye toplumsal mücadeleler tarihinin “başvuru” sayfalarına geçecek dönemlerin hemen arefesinde, belki artık tam da içerisindeyiz.

Türkiye’de solun, öncelikli mücadele alanını tüm zamanlarda hep birlikte ya da “bütünsellikle” kavrayamamış olması; farklı sol yaklaşımların aralarına giren yapay teorik kavgalar ya da stratejik yol ayrımları nedeniyle; belki de on yıllar sonra okunabilecek böyle bir “bağımsızlık kitabı”na hâlâ nokta koyulamamış bulunuyor. Gene de yaşanan tarih ve deneyimler; bir yandan da elde mevcut somut toplumsal koşullar, böyle bir kitabın son bölümlerine doğru hızla yaklaşıldığını gösteriyor.

Bir dönüşümün arefesinde olduğumuz gün gibi aşikar. Ya yarım yamalak bağımsızlığımızın hepten çöpe atılacağı, ya da tam bağımsızlık ülkümüze neredeyse yüzyıl sonra kavuşacağımız köklü bir dönüşüm...

***

60’ların ortası... Türkiye’de ilk kez sınıf temelli bir partinin, TİP’in, 65 seçimleri sonucu Meclis’e 15 kişiyle girdiği günler... Gerçi kuruluşlarının üzerinden 4 yıl gibi kısa bir süre geçmiş olmasına karşın, bekledikleri oy düzeyinde değil sonuç; yüzde 3. Gene de emek ağırlıklı sol bir iktidarı hedefleyen 15 kişinin seçilebilmeleri, Türkiye’de dönüşümün ilk kıvılcımı olarak algılanıyor o günlerde.

Kürsülerde heyecan dolu konuşmalar, sataşmalar, hatta TİP’li milletvekillerinin kürsü önünde dövülmeleri izleniyor Meclis’te bu süreçte. TİP’liler büyük mücadele veriyorlar. Farklı eğilimlerden de olsa, Meclis dışındaki sol muhalif güçler de bu süreci ilgi ve ilk aşamalarda sempati ile izliyorlar.

TİP çok kısa bir süre içinde giderek artan bir hızla “parlamentarizm” denilen girdaba doğru savruluyor. Bir sınıf partisinin gerektireceği doktriner derinlikten uzak bir söylemle, ilk hedefleri olan 69 seçimlerinde bu kez köylü oylarını hedefliyor. Popülist bir söyleme yönelme; beraberinde pragmatist bir yaklaşımla, toprak ağası bir adayın dahi 69 seçimlerinde oy potansiyeli uğruna ön sıralara çıkartılması, parti yönetiminin gerçekleri ne denli ıskaladığının birer göstergesi oluyor bugün bizler için. Umutlarla ve büyük bir rüzgarla yola çıkan TİP, ideolojik bir duruşun teorik bir derinlikle desteklenememiş olmasının bedelini ödüyor sonraki iç mücadelelerinde.

İşte o tartışmalı günlerin tam başlangıcında, 1966’nın 17 Haziran’ı... TİP ile aynı yıl kurulan, sadece bir dergi demek hafif kalacak, bir sol platform niteliğindeki YÖN’de, Doğan Avcıoğlu’nun çok kısa bir yazısı yayımlanıyor: “TİP’e Dair” başlığıyla...

Avcıoğlu, TİP’in üstlendiği büyük görevi ve partinin Meclis’e girme başarısındaki hakkını teslim ettikten sonra, uyarılarını kısa paragraflarla peşi sıra dile getiriyor. Parlamenter sistem içerisinde faaliyet gösterme durumunda olan partinin bu olanaktan en iyi şekilde yararlanması, hayale kapılmadan da doğru bir yönde yürütmesi gerektiği uyarısı ile başlayıp, sözü yenilir yutulur cinsten olmayan diğer konulara getiriyor. Sosyalist mücadelenin çok çalışma, sabır, ciddiyet ve doğru teşhisler isteyen uzun vadeli bir çaba olduğundan; popülist yaklaşımlardan kaçınmak gerektiğinden; önemli olanın, hakim sınıfların kitleler üzerinde kurdukları düşünsel ve eylemsel baskının kaldırılması, bunun içinse bilgili ve ideolojik çalışma gerektiğinden söz ediyor. Avcıoğlu’nun tam da burada sözünü ettiği bir diğer cümle ise, TİP’in bu anlamda “hazırlıksız yola çıktığı” oluyor. Eleştirisi bu noktadan itibaren parti programının yüzeyselliği ve tamamen Batı şablonları üzerine kurulmuş bir genel söylemle dolu olduğu yönünde gelişiyor. Partinin sendikacı kuruculara tanımış olduğu kontenjan ayrıcalıklarını da eleştiren Avcıoğlu, gidişatın bir tür sendikacı seçkinler partisine doğru olabileceği uyarısından da geri kalmıyor.

...Ve o vurucu eleştirisi geliyor ardından: “...Parti organlarına seçileceklerin yarısının işçilerden (uygulamada sendika önderlerinden) gelmesi zorunluluğu, aslında çoğunluğu sosyalizmden habersiz, oportünist ve bürokrat küçük burjuvalar olan sendika yöneticilerine, değerli unsurların feda edilmesi pahasına, haksız imtiyazlar tanınmasına yol açmıştır...”

Avcıoğlu, eleştirilerinin devamında teorik planda gerçekçi görüşlerden yoksun olarak ortaya çıkışın, Parlamento’ya girdikten sonra sebebiyet verdiği birtakım sapmalara da işaret ediyor. Avcıoğlu yazısının sonlarındaysa öncelik verilmesi gereken konuyu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor: “...Türkiye’nin bir numaralı meselesinin, bugünkü bağımlı durumdan kurtulmak olduğu noktasında, sanırız bütün sosyalistler birleşmişlerdir. Bu görüşün gerektirdiği antiemperyalist milliyetçi mücadele, henüz sosyalizme hazır olmayan, fakat sağlam Atatürkçü geleneği ile, antiemperyalist mücadeleye açık olan önemli çevrelerde destek bulmaktadır. Milliyetçi mücadele, bu çevrelerin bilinçlendirilmesi ve kazanılması ile ancak gerçek bir ağırlığa kavuşacaktır...”

Arkasından ekliyor: “...ne var ki TİP... klasik bir proleter-burjuva mücadelesinin sloganlarını ön plana çıkararak güçleri dağıtmakta ve zayıflatmaktadır...”

Türkiye solunun büyük tartışması işte böyle başlıyor ve partinin sosyal ortamda yarattığı tatminsizlik; takip eden MDD (Milli Demokratik Devrim) tezleri; 71 faşizminin antiemperyalist rüzgara dur deyişi; solda 70’lerin sonuna dek sürecek yeni dallanıp budaklanmalar ve ardından nihayet 80’in apoletli faşizmine varan yeni kilometre taşları birbirini izliyor.

Tüm bu süreçte solun pas geçtiği hep aynı gerçeklik: Klasik şablondaki emek-sermaye savaşımını, her daim getirip ulusal bağımsızlık mücadelesinin önüne koyması; güçlerin bölünmesi, kafaların karışması, karıştırılması... Hatta, solun en büyük hatası olan demokrasiye tapınımı; mikro milliyetçiliğin sınırsız özgürlüğüne ve dahası kör karanlığın, ham yobazlığın özgürlüğünü savunmaya dek vardırması...

***

2008’in 18 Şubatı... Kadro ve YÖN dergilerinin ardılı, aynı ulusal devrimci çizginin mirasçısı TÜRKSOLU’nda Gökçe Fırat’ın başyazısı dikkati çekiyor:

“Devrimci Parti İhtiyacı.”

“Milli direncin sınanması” aşaması ile başlayıp, “Üniter yapıya sabotaj” ve ardından “Ulusal ekonomiye sabotaj” evrelerinden geçen emperyalist planın vardığı tecavüz noktasında, direniş ve kurtuluş için gerekli formülü özetliyor yazar:

“...Öncelikle tam bağımsızlıkla laikliği aynı çizgide savunacak bir antiemperyalist bilinç! Sonra o bilinç etrafında toplanacak bir parti! Bir ulusal kurtuluş partisi, devrimci bir parti... Günün görevi bu partiyi örgütlemektir. Mustafa Kemal yolunu, Mustafa Kemal anlayışı ve Mustafa Kemal disipliniyle, Mustafa Kemal partisi ile takip etmektir...”

......

Her iki başyazı da Türkiye sol hareketinin odağına birincil görevini oturtuyor, neredeyse aynı anlayışla: Antiemperyalist tam bağımsızlık mücadelesi!...

Solun bir bölümü, demokrasi tapınımlarını uluslararası şeytana ruhunu satmaya kadar vardırırken; gerçek sol, sosyalist, devrimci ve Kemalist güçlerin, ortaya konulması gereken ulusal kurtuluşçu oluşuma güç vermeleri, devrimci bir ödev oluşturuyor.

Ulusal kurtuluş ve onun devrimci partisi için tartışmalar sürmelidir.

Ana mücadele eksenini ve ideolojik altyapısını pas geçmeden...

İdeolojisiz ve programsız, hatta hedefsiz bir “salt çoğalma” dürtüsünün popülist batağına saplanmadan...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe