| Engin Alptekin |
Vakıflar Yasası
kabul edildi: Emperyalistlerin emelleri Faşist Kürt-İslâm iktidarı ve işbirlikçisi tosuncuklar, dönek solcular, dönme liboşlar, İkinci Cumhuriyetçiler önce türbanla Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kuruluş prensiplerinden olan laikliğin içinin boşaltılması için bir saldırı başlattılar, şimdi de yeni Vakıflar Yasası’yla Türkiye Devleti’nin uluslararası düzlemde hukuksal siyasi belgesi olan Lozan Antlaşması’nın delinmesi için saldırıya geçtiler. Türban tartışması içinde, ki kamuoyunun dikkatlerinden kaçırarak, bu yazıyı okuduğunuz tarihlerde belki de Çankaya’nın onayından geçirmek suretiyle yeni Vakıflar Yasası’nı kanunlaştıracaklardır.. Batı; eski Osmanlı ve İslâm coğrafyasında cemaatlere bölünmüş yeni bir yapıyı kendi emperyalist ve küresel çıkarları doğrultusunda geçmişte de istemiş, bugün de istemeye devam etmektedir. İster emperyalizm, isterse küreselleşme ve isterse Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), adına ne derseniz deyin, amaç birdir: “Böl ve yönet.” Geçmişte bunu Paris Konferansı ve Sevr Antlaşması’yla başarmaya çalıştılar. Eski Osmanlı coğrafyasında yeni yeni devletler ve uluslar oluşturdular. Bu kapsamda; Irak’ın kuzeyi ve Güneydoğu Anadolu’da “Büyük Kürdistan” Doğu Anadolu, Ağrı ve Kafkaslar’da Erivan’ı da kapsayan bölgede ise “Büyük Ermenistan” kurmak istediler. Ancak; Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki Türk Ulusu şahlanarak canı ve kanı pahasına emperyalistleri ve işbirlikçisi Yunan ordusunu ülkeden kovdu; padişahlığı, hilafeti ve Evkaf Vekâleti’ni kaldırarak kulluğa son verdi. Cemaatsel devlet yapısının yerine yurttaşların eşitliği esasına dayanan demokratik, sosyal, laik hukuk devletini kurdu. Türkiye Cumhuriyeti ve vakıflar Kurtuluş Savaşı kazanılıp, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra 17.02.1926 tarihinde 743 Sayılı “Türk Kanunu Medenisi” yürürlüğe girdi. 743 Sayılı “Türk Kanunu Medenisi”nin yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıfların yeni yasa kurallarına bağlı olması uygun görülmediğinden, 19.06.1926 tarihinde 864 Sayılı “Kanunu Medeni’nin Suret-i Meriyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun” yayımlandı. 864 Sayılı Kanunun 8. maddesinde Medeni Yasa’nın yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıflar için ayrı bir yasal düzenleme yapılacağı belirtildi. 17.02.1926 tarihli Türk Kanunu Medenisi ve 19.06.1926 tarihli Kanunu Medeni’nin Suret-i Meriyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun yürürlüğe girdikten sonra 2762 Sayılı Vakıflar Yasası’nın yürürlüğe girdiği 05.06.1935 tarihine kadar geçen yaklaşık on yıllık sürede Osmanlı Devleti’ne Bizans’tan intikal eden ve Osmanlı Devleti’nce de kabul gören vakıflarla, Osmanlı Devleti zamanında şer-i yasalarla cemaatsel hukuka göre tesis edilmiş olan vakıfların yönetimlerine ilişkin olarak çalışmalar yapılmış, Lozan Antlaşması’nın 39, 42 ve 45. maddelerindeki yükümlülükler de dikkate alınarak 05.06.1935 tarihli 2762 Sayılı Vakıflar Kanunu 13.06.1935 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Mevcut durum Halen vakıflarla ilgili faaliyetler; 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 101’den 117’e kadar (117. madde dahil), 2762 Sayılı Vakıflar Kanunu, 5072 Sayılı Dernek ve Vakıfların Kamu Kurum ve Kuruluşlarıyla İlişkilerine Dair Kanun ve 5035 Sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun Vakıflara ilişkin hükümleri çerçevesinde yürütülmektedir. 555 Sayılı yeni Vakıflar Yasası’yla Türkiye Devleti’nin uluslararası düzlemde hukuksal siyasi belgesi olan Lozan Antlaşması’nın içi boşaltılacak mı? Evet. Yeni Vakıflar Yasası ile Lozan Antlaşması’nın içi boşaltılacaktır. Bunu anlamak için eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in veto gerekçelerini okumak ve anlamak yeterlidir. Ancak burada 555 Sayılı yeni Vakıflar Yasası’nın tümünü değil, sadece Lozan Antlaşması yönünden bu antlaşmaya ve Anayasa’ya aykırılık teşkil eden önemli hususları incelemeye çalışacağız. Bu sorunun cevabının verilebilmesi öncelikle; vakıf, cemaat ve esnaf vakfı, mülhak vakıf, mazbut vakıf, yeni vakıf kavramlarının ne ifade ettiğini görmemiz gerekiyor. Vakıf 4721 Sayılı Türk Medeni Yasası’nın 101. maddesine göre; vakıflar gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli bir sürekli amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal topluluklarıdır. Bir mal varlığının bütün veya gerçekleşmiş ya da gerçekleşeceği anlaşılan her türlü geliri veya ekonomik değeri olan haklar vakfedilebilir. Vakıflarda üyelik olmaz. Cumhuriyet’in Anayasa ile belirlenen niteliklerine, hukuka, ahlâka, milli birliğe ve milli menfaatlere aykırı veya belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz. Cemaat ve esnaf vakıfları 2762 Sayılı Vakıflar Yasası’yla belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulması yasaklanmıştır. Ancak; Lozan Antlaşması’nın 39, 42 ve 45. maddeleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin gayrimüslim Türk tebaa için üstlendiği yükümlülükler nedeniyle Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne intikal eden Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar, Gürcü, Süryani ve Kaldanilere ait vakıflar 2762 Sayılı Vakıflar Kanunu’nun kapsamında mütalaa edilen vakıflardır. Cemaat ve esnaf vakıfları mülhak vakıf statüsündedirler. Bu cemaatlerin hukuki bünyeleri ekseriyetle padişahlardan aldıkları fermanlara dayanmakta veya kendilerinden vücut bularak varlıklarını teamülen devam ettiren vakıflardır. Cemaat vakıflarının vakfiyeleri bulunmadığından, bunların vermiş olduğu 1936 tarihli beyannameler vakfiye yerine kaim olmuştur. Türkiye’de halen 161 adet cemaat vakfı ve 1 adet esnaf vakfı bulunmaktadır Cemaat vakıfları genelde kilise ve sinagoglara ait olup, 11.500 civarında taşınmaza sahip oldukları bilinmektedir.. Mülhak vakıf Medeni Kanun’dan önce (1926 yılından önce) vücut bulmuş ve vakfiyelerinde yönetimleri kurucuların soyundan gelenlere şart edilmiş vakıflara mülhak vakıflar denilmektedir. Bu vakıflar mütevellileri veya Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2762 Sayılı Kanun’un 19. maddesine göre nizami vasıf ve şartları taşımadıklarından dolayı kendilerine mütevellilik verilmeyenler bu vasıf ve şartları elde edinceye kadar, küçüklerle kısıtlılar şahsi ehliyetleri kazanıncaya kadar niyabeten (naip olarak), aynı kanunun 21 ve 42. maddelerine göre ise boş kalan mütevelliliğe yenisi atanıncaya kadar veya yasal engel halinde emaneten Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce temsil ve idare edilirler. Mazbut vakıf 10 yıl boyunca mütevelli ataması yapılamayan ya da kanunen veya fiilen hayri hizmeti kalmadığından dolayı Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından temsil edilen vakıflardır. Yeni vakıf Cumhuriyet’in kurulmasından sonra, şahısların isteği üzerine, bağımsız mahkemeler tarafından kurulup, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kuruluş senedine uygunluk yönünden denetlenen vakıflardır. Teftiş makamı, vakıf senedi hükümlerinin yerine getirilip getirilmediğini, vakıf mallarının gayeye uygun surette ve tarzda idare ve sarf edilip edilmediğini denetler. 555 Sayılı yeni Vakıflar Kanunu 2006 yılına gelindiğinde; AKP hükümetince 555 Sayılı Kanun, Meclis Genel Kurulu’ndan geçirilerek onay için Cumhurbaşkanlığı’na gönderilmiş, ancak Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Cumhurbaşkanlığı’nın 29.11.2006 tarihli yazısıyla yasanın 5, 11, 12, 14, 16, 25, 26, 41 ve 68. maddelerinin Anayasa’nın değiştirilemez nitelikteki Başlangıç bölüm, 2 ve 3. maddeleri ile 5, 8, 10, 33, 35, 104, 105, 125, 155 maddelerine aykırı olması nedeniyle tekrar görüşülmek üzere TBMM’ye iade etmiştir. İçinde bulunduğumuz günlerde Cumhurbaşkanı’nca Anayasa’ya aykırı bulunan maddeleri nedeniyle veto edilen yeni Vakıflar Yasası AKP hükümetince tekrar Meclis gündemine taşınmış ve yoğun türban tartışmaları arasında kamuoyununun dikkatinden kaçırılarak bugünlerde Meclis Genel Kurulu’ndan geçirilmesi ve Çankaya’nın jet hızıyla onayından sonra yürürlüğe girmesi beklenmektedir. Anayasa’ya aykırılıklar ve Lozan Antlaşması Yasanın 3. maddesinde; bu yasada geçen “Vakıflar” sözcüğünün mazbut, mülhak, cemaat ve esnaf vakıfları ile yeni vakıfların tümünün yasanın kapsamında olduğu belirtilmiş, yasanın 12, 14, 16, 25, 26. maddelerine getirilen düzenlemelerle de vakıflar bağlamında cemaat (azınlık) vakıflarıyla ilgili esaslı değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerin öncelikle Lozan Antlaşması yönünden incelenmesi gerekmektedir. Zira Lozan Antlaşması; Türkiye Devleti’nin uluslararası düzlemde hukuksal, siyasi kuruluş belgesidir. Lozan Antlaşması’yla Türkiye Cumhuriyeti’nin Ulusal Ant (Misak-ı Milli) sınırları içerinde özgür ve bağımsız bir devlet olarak varlığı tanınmış ve Türkiye Cumhuriyeti dünya uluslar ailesine bağımsız bir devlet olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla Lozan Antlaşması; Cumhuriyet dönemi hukuk sisteminin temelini oluşturmaktadır. Bu nitelikleriyle antlaşma kuralları “anayasal değerdedir.” Nitekim Anayasa Mahkemesi Lozan Antlaşması’nda yer alan “karşılıklı işlem” ilkesini “anayasal değerde” kabul ederek “anayasallık blok”una katmış ve denetimlerinde ölçü olarak kullanmıştır. Bu nedenle; yasa koyucunun kabul ettiği yasalarda Lozan Antlaşması kurallarının göz önünde bulundurulması hukuksal gerekliliktir. Lozan Anlaşması’nın “Ekalliyetlerin Himayesi” başlıklı üçüncü faslında yer alan 37’den 45’e kadar (45 dahil) olan maddelerinde azınlık olarak değerlendirilen gayrimüslim Türk tebaanın kimi bireysel haklarının yanı sıra kolektif/grup haklarının da korunması düzenlenmiştir. Yasayla cemaat vakıflarına ilişkin olarak getirilen en önemli değişiklik; bunların mülhak vakıf statüsünden uzaklaştırılarak Türk Medeni Yasası’na göre kurulan vakıflara yaklaştırılmasıdır. Nitekim yasanın 6. maddesinin dördüncü fıkrasında esnaf vakıflarının mülhak vakıflara ilişkin kurallara bağlı olduğunun belirtilmesine karşılık, cemaat vakıflarına ilişkin benzer bir düzenleme yapılmamıştır. Yasayla ilgili diğer kurallarda da, mazbut, mülhak ve yeni vakıflarından ayrı olarak cemaat vakıflarından söz edilmektedir. Hatta yasanın 41. maddesiyle; cemaat vakıflarının mülhak vakıflardan ayrı olarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün en üst karar organı olan Vakıflar Meclisi’ne bir asil, bir de yedek üye seçmesi öngörülmüştür. Vakıflar Genel Müdürlüğü devre dışı bırakılıyor Dolayısıyla; yasa koyucunun cemaat vakıflarını eski vakıflar arasında ayrı bir tür olarak nitelendirdiği açıkça görülmektedir. Bunun sonucunda; Türk Devrimleri’nin tasfiye ettiği “şer-i hukuk düzeni” içinde kurulmuş, eski vakıfların tasfiyesini amaçlayan yaklaşımın gereği olarak tüm eski vakıflar üzerinde Vakıflar Genel Müdürlüğü aracılığıyla kurulan sıkı izin ve denetim sisteminin neredeyse ortadan kaldırıldığı görülmektedir. Bu bağlamda yasanın 12, 16, 25, 26. maddelerinde Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 2762 Sayılı Yasa’yla cemaat vakıfları üzerinde kurduğu sıkı denetim kaldırılmakta, eski vakıf olmalarına karşın bu vakıfların mazbut vakıflar arasına alınmasının önü kesilmektedir. Zira yasanın 7. maddesinin birinci fıkrasına göre; on yıl süreyle yönetici atanamayan ya da yönetim organı oluşturulamayan mülhak vakıflar, ancak mahkeme kararıyla mazbut vakıflar arasına alınabilmekte, cemaat vakıfları mülhak vakıflar arasından çıkarıldığından bu vakıfların yargı kararıyla mazbut vakfa dönüştürülmesi engellenmiş olmaktadır. Yasayla cemaat vakıflarının mülhak vakıflar arasından çıkarılıp yeni vakıflara benzer ayrı bir tür gibi değerlendirilmesinin doğal sonucu olarak, bu vakıfların amaç ve etkinlikleri doğrultusunda giderek gelişmelerine de olanak sağlanmaktadır. Anayasa’nın 176. maddesinde; Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten Başlangıç bölümünün Anayasa metnine dahil olduğu açıklanmış, madde gerekçelerinde de bu bölümün Anayasa’nın diğer bölümleriyle eşdeğerde olduğu vurgulanmıştır. Ulusal çıkarlar her şeyin üstündedir Anayasa’nın Cumhuriyet’in niteliklerini belirten değiştirilemez nitelikteki 2. maddesinde ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başlangıç bölümünde belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olduğu belirtilerek, Başlangıç’ta yazılı temel ilkeler Cumhuriyet’in temel nitelikleriyle özdeşleştirilmiştir. Başlangıç bölümünün beşinci paragrafında; hiçbir etkinliğin Türk ulusal çıkarlarının, Türk varlığının, devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk ulusçuluğu ilke ve devrimlerinin karşısında koruma göremeyeceği belirtilerek, Anayasa’nın öngördüğü hukuk düzeni içinde ulusal çıkarların her şeyin üzerinde tutulması gerektiği kabul edilmiştir. Yine Anayasa’nın değiştirilemez nitelikteki 2. maddesinde; Cumhuriyet’in temel nitelikleri belirtilirken devlet ve toplum çıkarlarına öncelik tanınmış, 3. maddesinde; Türk Devleti’nin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olduğu vurgulanmış, 5. maddesinde de; Türk Ulusu’nun bağımsızlığının ve bütünlüğünün, ülkenin bölünmezliğin, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumanın devletin temel amaçları arasında olduğu sayılmıştır. Öte yandan Anayasa’nın 10. maddesinde; herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri nedenlerle ayrım gözetilmeksizin yasa önünde eşit olduğu kurala bağlanmıştır. Anayasa’da ve yasalarımızda mülkiyet hakkı ve örgütlenme özgürlüğündeki sınırlamaların dışında, tüm bireysel hak ve özgürlüklerden yararlanılması yönünden Türk yurttaşları arasında herhangi bir ayrım ve fark yaratılmamıştır. Bu bağlamda Medeni Yasa’nın 101. maddesinin üçüncü fıkrasında Cumhuriyet’in Anayasa ile belirlenen niteliklerine ve Anayasa’nın temel ilkelerine, ahlâka, ulusal birliğe ve ulusal çıkarlara aykırı ya da belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını destekleme amacıyla vakıf kurulması yasaklanmıştır. Cemaat vakıflarının korunmasının dayanağını oluşturan Lozan Antlaşması’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin benimsediği çağdaş hukuk düzeni ile gereği sağlanmış, Medeni Yasa’nın 101. maddesiyle somutlaştırılmıştır. Medeni Kanun’un 101. maddesiyle getirilen kesin yasak karşısında azınlık-çoğunluk ayrımı yapılmadan cemaat vakfı temeline dayanan bir vakfın Türkiye’de kurulması mümkün değildir. Bu nedenle eskiden kurulmuş cemaat vakıflarına bu niteliklerine karşın ekonomik ve siyasal güç elde edecekleri biçimde yeni haklar ve ayrıcalıklar tanınmasının ve bunların mülhak vakıf statüsünden çıkartılarak yeni bir vakıf türü biçiminde yaşayan hukuksal varlıklar olarak sosyal yaşama katılmasını sağlayacak düzenlemelerin, Lozan Antlaşması’yla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerinin ortaya konulduğu anayasal ilkelerle, mevcut hukuk sistemiyle, Anayasa’nın ayrıcalıkları yasaklayan 10. maddesiyle ve ayrıca ulusal çıkarlarla ve kamu yararıyla bağdaştırmak mümkün değildir. Ayrıca; Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün en üst karar organı olan ve yasayla önemli görevler verilen Vakıflar Meclisi’nde cemaat vakıflarından seçilecek bir üyenin bulunması; bu vakıfları Lozan Antlaşması’ndaki konumlarının çok ötesine çıkarmanın aracı durumuna getirecektir. Öte yandan; bir mülhak vakfın mazbut vakıflar arasına alınması; tüzel kişiliğini sona erdirerek, varlığının mazbut vakıf tüzel kişiliği içinde eritilmesi, temsil ve yönetiminin de Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmesi sonucunu doğurmaktadır. Yeni yasayla cemaat vakıfları mülhak vakıf statüsünden uzaklaştırılarak yeni vakıf statüsüne yaklaştırıldığından; bunların yönetim organlarının oluşturulamaması durumunda mazbut vakıflar arasına alınması olanağı olmadığı gibi, cemaat vakıflarının tüzel kişiliklerinin sona erdirilmesine ilişkin düzenlemenin de bulunmadığı, başka bir anlatımla bu durumun boşlukta bırakıldığı görülmektedir. Sonuç -Yeni Vakıflar Yasası ile Türk Devriminin tasfiye ettiği şer-i hukuk düzeni içinde kurulmuş eski vakıflar üzerinde Vakıflar Genel Müdürlüğü vasıtasıyla kurulan sıkı izin ve denetim sistemi neredeyse kaldırılmaktadır. -Cemaat vakıfları mülhak vakıflar arasından çıkarılarak yeni bir vakıf türü gibi değerlendirilmesinin sonucunda bu vakıfların amaç ve etkinlikleri doğrultusunda giderek gelişmelerine olanak tanınmaktadır. -Eskiden kurulmuş cemaat vakıflarına, bu niteliklerinin değişmemesine karşın AB’nin baskılarıyla Kopenhag Kriterleri çerçevesinde ekonomik ve siyasi güç elde edebilecekleri biçimde, kapitülasyonlara veya Avrupa devletlerinin baskılarıyla Osmanlı Devleti’nin cemaatsel hukuk çerçevesinde azınlıklara verdiği hak ve ayrıcalıklara benzer yeni hak ve ayrıcalıklar tanınmakta, bunların mülhak vakıf statüsünden çıkartılarak yaşayan hukuksal varlıklar olarak sosyal yaşama katılmalarına olanak sağlanmaktadır. -Vakfiyelerinde veya vakıf senetlerinde olmamasına rağmen cemaat vakıflarına yurtiçinden ve yurtdışından bağış alabilme veya bağış yapabilme, kontrolsüz olarak yeni taşınmazlar edinebilme, iktisadi işletme ve şirket kurma ya da kurulmuş şirketlere ortak olma, şube açabilme veya temsilcilik açabilme, buralara üye kaydedebilme, hayrat niteliğindeki taşınmazları özgüleyebilmelerinin, tümüyle hayrat olarak kullanılmayan taşınmazların aynı cemaate ait başka bir vakfa özgüleyebilmesine ya da akarına dönüştürebilmesine olanak sağlayarak, cemaat vakıflarına Lozan Antlaşması’yla taahhüt edilenin üstünde verilen hak ve ayrıcalıklar verilmektedir. Benzer amaçlı yabancı vakıflar ve şirketlerle işbirliği halinde hızla gelişerek kazanacakları ekonomik ve siyasi gücü kullanarak ülke ekonomisini ele geçirebilecekleri, çoğu kilise ve sinagoglara ait olan bu vakıfların yabancı vakıflarla işbirliği halinde şube açma ve üye kaydedebilme avantajını da kullanarak yeni hak ve ayrıcalıklar talep edebilecekleri, misyonerlik faaliyetlerini arttırarak diğer ülkelere de uyguladıkları Hıristiyanlaştırarak sömürme stratejisini de etkinlikle uygulamaya başlayabilecekleri ve bu suretle Türkiye’nin ABD ve AB’nin plânları doğrultusunda ılımlı İslâm modeli doğrultusunda küresel sömürünün bir aracı olarak Türkiye’yi kullanacakları, ülkede Hıristiyanlığı yaygınlaştırarak ayrıca güç ve etkinlik kazanacakları görülmektedir. Ayrıca iktidar partisi ve işbirlikçisi partinin laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı haline geldikleri açıkça görülmekte olduğundan; Yüksek Yargı’nın bu partilerin laikliğe aykırı faaliyetlerini dikkatle incelemekte olduğuna da şüphe yoktur. Bu durumda; getirilmek istenen yeni Vakıflar Yasası’nın 5, 12, 16, 25, 26, 41 ve 68. maddelerinin Anayasa’nın Başlangıç bölümü ile değiştirilemez nitelikteki 2 ve 3. maddeleriyle 8, 10, 33, 35, 104, 105, 125 ve 155. maddelerine aykırılık teşkil etmesi nedeniyle; yasanın Cumhurbaşkanı’nca onaylanmasından sonra CHP’nin yapacağı ilk iş yukarıdaki gerekçelerle derhal Anayasa Mahkemesi’nde iptal davasının açılmasını sağlamaktır. Bu yapılmadığı taktirde çok geç kalınmış olacağından, iş biz Milli Mücadelecilere düşecektir. Yargı, Ordu ve diğer kurumlardan hiçbir şey beklemeksizin Atatürk ilke ve prensiplerinin ev ev, dükkan dükkân, komşu komşu çalışılarak halka anlatılmasına gittikçe artan bir tempoda devam edilecek, mümkün olduğunca fazla insanın bu gaflet uykusundan bir an önce uyandırılarak etkin toplumsal tepki ortaya konulmasına çalışılacaktır... |