25.02.2008/Sayı:175
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Hüseyin Adıgüzel

Dönmeler ve
dönekler medyası

Mide hakları savunucusu

Demokrasi, insan hakları ve düşünce özgürlüğü hakkında onlar düşünür, onlar yazar, onlar konuşur, onlar hüküm verirler. Onlardan başka demokrat, insan hakları savunucusu, düşünce özgürlüğü isteyen kimse yoktur… Aslına bakarsanız onlar, sadece çıkarlarının demokratı, midelerinin insan hakları savunucusu, gelen yeşil dolarların, mavi euroların düşünce özgürlükçüsüdürler. Böyle kutsal değerlerle yakından uzaktan ilgileri yoktur. Onlar için çıkarları yasadır, o yasaya uygun yaşamaya çalışırlar!

Bu dönme ve dönekler medyasının içinde tuzu kuru oldukları için yurtdışında yaşayanlar ve oralardan Türkiye hakkında ahkam kesen bazı dönmeler var ki, sanırsınız adamlar, internet arama motoru Google olmuş, ne sorarsanız biliyor, ne ararsanız cevaplandırıyorlar. Dünya, Türkiye, din, iman, ahlak, ahiret, gelecek, fizik, kimya, tarih, edebiyat, sosyoloji, psikoloji velhasıl bilinmesi gereken ne varsa biliyorlar ve bu konular hakkında ahkâm kesiyorlar. Bazen yargıç, bazen savcı, bazen ikisi birden, bazen tarihçi, bazen fizikçi oluveriyorlar. Adamların bilmediği, akıllarının yetmediği hiçbir şey yok! Hele demokrasi ve insan hakları konusu sadece bunların tekelinde… Sanki hepsi birden demokrasi havarisi, insan hakları savunucusu, düşünce özgürlüğü şampiyonu… İşlerine gelen her şey demokratik, insan haklarına uygun, düşünce özgürlüğü sınırları içinde; işlerine gelmeyen her söz, her davranış demokrasi karşıtı, insan haklarına uygun olmayan, düşünce özgürlüğünü yok eden şeyler…

Bunlardan biri olan ve daha önce gazetemizde Brüksel lahanası olarak takdim edilen beyefendi (!), bırakın yirmi birinci yüzyılı, hazret yirmi ikinci, hatta yirmi üçüncü yüzyılın bile allamesi kesilmiş, bilmediği hiçbir şey yok… Dünyanın allamesi bu sanki… Tarih biliyor en az bir tarih profesörü kadar, siyaset biliyor en az Süleyman Demirel kadar. Psikoloji desen ha keza. Hele sosyoloji inanılmaz! Edebiyat da neymiş, hazret dünya edebiyatını yazının icadında beri takip ediyor; Brüksel’den İstanbul’u, Ankara’yı, Bakü’yü, Taşkent’i, Moskova’yı, Pekin’i bile görebiliyor ve olan biten hakkında durmadan ahkam kesiyor. Bunlar yetmiyor, canını sıkan her şeyin üzerine balık gibi atlıyor… Hele haklarında iddialar olan, eli kolu bağlı insanlara öyle bir saldırıyor ki, ağzının salyaları ile kinini kusuyor! Neymiş efendim, adamlar demokrat değilmiş, insan haklarını savunmuyormuş, düşünce özgürlüğüne karşıymış... Sen savunuyorsun ya, yetmiyor mu? Adam allâme ya, herkes onun gibi düşünmeye mecbur sanki…

Dönmeliğin ve duvara toslamanın verdiği sersemlik

Atalarımızdan kalan bir söz vardır; “Kırkından sonra azanı teneşir paklar” diye. Bu zat kırkına kadar iyi bir solcu iken kırkından sonra hidayete ermiş, farklılıkları kabullenmiş ve iyi bir Brüksel lahanası olup çıkıvermiş.

“Kırkından sonra yol değiştirmeye kalkanlar duvara toslarlar.” Bu da aslında güzel bir söz ve tam bu zata uygun. Şu anda dönmeliğin ve duvara toslamanın verdiği sersemlikle, her gün eline kalemi alıyor, aklına ne gelirse yazıyor. Sonra bakıyor -yazdıklarının bir deli saçması olduğunu görüyor mu, görmüyor mu bilmem ama-, koltuğuna kuruluyor, viskisini eline alıyor ve kendi kendine “Oh bugün de ulusalcılara amma giydirdim ha!” deyip keyifle viskisini yudumluyor.

Ne alıp veremediği var ulusalcılarla pek anlamak da mümkün değil! Çünkü bu zat, kendisinin sık sık vurguladığı gibi demokrat, insan hakları savunucusu, düşünce özgürlüğü şampiyonu, liberal falan değil… Belki Avrupacı olabilir, liboş da olabilir ama böyle düşünen ve yazan bir insan demokrat ve insan hakları savunucusu, düşünce özgürlüğü şampiyonu falan olamaz. Sanki, Brüksel de yaşıyor ya, kendini allâme olarak görüyor ya, demokrasinin ne olduğunu, insan haklarının ne olduğunu, ondan başka kimse bilmiyor diye düşünüyor ki, yutturmaya kalkıyor.

Söylemekle demokrat ve insan hakları savunucusu olunmuyor Bay Brüksel lahanası... Demokrasinin ve insan haklarının ne olduğunu bu ülkenin insanları da en az senin kadar, hatta senin kuş beyninin alamayacağı kadar iyi biliyor. Kimseye yutturamazsın, kimseyi aldatamazsın. Demokrat ve insan hakları savunucuları her insana eşit mesafede olur, karşıtına bile hukuk kurallarını unutmadan, onun da haklarına saygı duyarak hitap eder. Senin gibi düşmanca değil! Demokrasiyi, insan haklarını, düşünce özgürlüğünü sadece kendisi için var saymaz! Karşıtlarının da böyle hakları olduğunu bilir ve öyle konuşur ve yazar!

Kimliğini döne döne bulduğunu söylüyorsun ve sonradan öğrendiğin kimliğinin gereğini yaparak durmadan saldırıyorsun! Gerçekte sen nesin ve kimsin? Bunu kendin bile bilmiyorsun, bundan eminim… Sen bir hiçsin! Altmışına merdiven dayadığın halde, henüz kimliğini bile bulamamış bir zavallısın! Kırkından sonra dönene ancak bu yakışır değil mi? Kırk yılda öğrenemediklerini kırkından sonra çabucak nasıl öğrenebilmişsin, şaşıyorum doğrusu… Nasıl olduğunu pek bilmiyorum ama tahmin ediyorum. Oturtmuşlar seni büyük bir gazetenin köşesine, vermişler eline kalemi, “Türk Milleti hakkında ne kadar kötü söz biliyorsan yaz, ne kadar milli ve kültürel değeri varsa yık” demişler, sen de yazıp duruyor ve kinini kusuyorsun.

Bir demokrat, senin gibi liboş ve Avrupacı olmayan karşıtlarına böyle saldırmaz… Henüz mahkemeye bile çıkarılmamış insanlar hakkında böyle ulu orta, kendinin bile inanmadığı mavalları okumaz… İnsan haklarının tüm insanların hakkı olduğunu bilir. Senin gibi, benden olana hak, olmayana ceza demez. PKK militanlarını ve Hrant Dink’i savunduğu kadar Uğur Mumcu’yu, Taner Kışlalı’yı, Mehmetçikleri de savunur. Ama sen ne yapıyorsun? Sadece ulusalcı oldukları için bazı insanlara, bırak onları savunmayı, durmadan saldırıyorsun. Yoksa onları insan olarak görmüyor musun? Uğur Mumcu, Taner Kışlalı, Bahriye Üçok ve daha niceleri, Sivas’ta diri diri yakılanlar da Hrant gibi, hatta senin gibi gazetecilerdi üstelik, meslektaşlarındı senin… Demek ki sende mesleğe, meslektaşa saygı duygusu da her insani duygu gibi iflas etmiş! “Kese öne çıktığı zaman, insanlık geri gidermiş” değil mi?

Bütün bu davranış biçimlerin senin demokrat ve insan hakları savunucusu değil; dönek bir liboş, yani rüzgâr hangi yönden eserse o yöne eğilmesini iyi bilen bir yaprak, bir hiç olduğunun açık kanıtlarıdır. Sana yaprak dedim, hata ettim. Çünkü bu söz, insanlara büyük yararı dokunan yaprağa bile hakaret anlamı taşır. Sen bir yaprak bile olamayacak kadar dönüyorsun ve bir hiçsin! Hiçlik bile yararlıdır, çünkü zararı yoktur; aslında sen hiç bile olamazsın, çünkü zarar veriyorsun!

Atatürk düşmanlığını Türk Ortodoks Kilisesi’ni kullanarak gizliyorsun

Türk Ortodoks Patrikhanesi’ne olan düşmanlığını anlıyorum. Fener Rum Patrikhanesi’ne de dostluğunu… Birinci de geçen Türk kelimesi seni rahatsız ediyor. Aslında sen, Türklere ve Türklerin bütün kutsal değerlerine düşmansın! Ama gizlenerek, arada böyle sesi soluğu çıkmazları bularak bu düşmanlığını kalın bir sis perdesinin altına saklamasını beceriyorsun. Aynen Atatürk düşmanlığını Türk Ortodoks Kilisesi’ni kullanarak gizlediğin gibi…

“Esasen sahiplerinden gasp edilen (zorla alınan) mabedin Kayserili bir Karamanlı olan ve kendi kendini ‘Papa Eftim’ diye takdis eden Pavlos Karahisaridis’e bırakılması, onun da bunu ‘Türk Ortodoks Patrikhanesi’ne dönüştürmesi ise 1924 yılına, yani mübadele ertesine uzanır.” Bu satırlar tamamen, noktasına virgülüne kadar size aittir. Ve yalan beyanlarla doludur. Bir kere kimsenin malı gasp edilmemiştir. Rum cemaatin ve Fener Rum Patrikhanesi’nin, 1830 yılından 1922 yılına kadar bu topraklarda, hatta Balkanlar’da ne fesatlar hazırladığını, binlerce Türk ve Müslümanın ölümüne sebep olduğunu, Kurtuluş Savaşı yaparak ülkeyi kurtaranlar elbet iyi biliyorlardı. Bu yüzden Patrikhane’yi yurt dışına çıkarabilmek için çok uğraştılar. Koşulların elvermemesi üzerine onu kontrol altına almaya baktılar. Küçültmek bu yollardan biriydi. Etkisini azaltmak ise ikinci bir yoldu. Atatürk’ün emri ile mallarından bir kısmına devlet tarafından el konuldu, yani kamulaştırıldı. Yunanistan’da kalan Türk mallarının kamulaştırılmasına sessiz kalan sizin gibi beyler ve Rum Fener Patrikhanesi yetkilileri, orada yapılanları hoş görüyorsunuz da, bu işe “Zorla gasp ettiler” diyorsunuz. Peki Yunanistan ve Adalar’da kalan Türk camileri, evleri, tarlaları şu anda kimlerin malı? Onlara niye zorla ellerinden alındı demiyorsunuz? Burada, ne yazık ki, gasp yoktur, kamulaştırma vardır. Her devlet güvenliği için, insanlarının mutluluğu için kamulaştırma yapabilir ve bu uluslararası hukukta da bir haktır.

Papa Eftim kendi başına kilise kurmadı

Türk Ortodoks Patrikhanesi öyle kendiliğinden kurulmuş bir patrikhane değildir. Günün şartları içerisinde kurulması gerektiği için 1924’te değil, 1921 yılında Atatürk’ün emri ve desteği ile kurulmuştur. Bir ihanet ocağının etkisini azaltmak ve onu hizaya getirmek amacıyla kurulmasına hükümetçe izin verilmiştir. Burada bir siyasi irade söz konusudur. Bak, internette yayın yapan ve senin dostların tarafından yayınlanan “Hellenic Genoside” adlı sitede ne diyorlar:

“Müstakil Türk Ortodoks Patrikhanesi adı altında Papa Eftim tarafından Mustafa Kemal’in emri ile 1921’de kurulmuştur. Hükümet görevlilerinin yardımıyla Galata’daki bir kiliseye de el koymuşlardır.”

Yine Doç. Dr. Elçin Macar’ın “İstanbul Rum Patrikhanesi” isimli araştırmasında, (İletişim Yayınları’ndan çıkmıştır) Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin 1921 yılında Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulu kararı ile kurulduğu belirtilmiştir.

Yani öyle senin dediğin gibi Papa Eftim kendi başına bir kilise kurmamıştır. Sen ki her şeyi bilensin, bunu bilmemen mümkün değil, ama tecahül-ü arif yaparak bilmemişten geliyor ve Papa Eftim’e saldırarak gerçekte Atatürk’e saldırıyorsun! Bunu açık yapma cesaretin olmadığı için, “Sana söylüyorum kızım, sen anla gelinim” kabilinden sözler ediyorsun. Şunları iyi öğrenmek gerekiyor bay çok bilmiş; Patrikhane’yi Papa Eftim kurmamış, Atatürk kurdurmuştur. Fener Rum Patrikhanesi’ne ait dediğiniz mabede de Papa Eftim değil, Atatürk el koydurtmuştur.

“Bir milyon civarında Ortodoks Anadolu’dan Yunanistan’a, yüz binlerce Müslüman ise ters yönde, Adalar’dan Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmışlardır.”

Bu cümleler de size ait. Burada da yalan beyanlar, yanlış beyanlar var! Bir kere zorla bir iş yapıldıysa, bu iş iki hükümet tarafından aynı anda yapılmıştır. Türk hükümetleri Rumları zorla göç ettirdiyse, Yunanistan hükümeti de Adalar’da yaşayan Türkleri zorla göç ettirmiştir. Yani tek yönlü bir zorlamadan kimse söz edemez. Bundan söz etmek sadece Türk hükümetine, yani Atatürk’e düşmanlık yapmanın ince yollarından biridir. Açıkça yapamadığını işte böyle süfli yollara başvurarak yapmak da size pek yakışmış doğrusu…

Bir tarih allamesi olarak bu yanlışı nasıl yaparsınız?

Elimizde o dönemde mübadele işlerini düzenleyen komisyonun belgeleri var. Bu belgelere göre, Adalar’dan gelen insan sayısını oldukça abartmış ve yüz binlere taşımışsınız. Devlet İstatistik Kurumu’nun yayınladığı belgelere göre Adalar’dan gelen göçmenlerin sayısı elli iki bin sekiz yüz yirmi sekiz (52.228) kişidir. Yüz binleri nereden çıkardınız? Siz ki bir tarih allamesi olarak bu yanlışı nasıl yaparsınız? Şaşırdım doğrusu! Ben size Midilli ve Girit’ten gelenlerin sayılarını da vereyim, belki ileride lazım olur da doğrusunu kullanırsınız. Midilli’den yedi bin beş yüz on bir kişi (7.511), Girit’ten yirmi beş bin on iki (25.012) kişi Türkiye’ye, ana vatanlarına zorla değil, gönüllü olarak gelmişlerdir. Rodos, Sisam ve diğer adalardan gelenlerin sayısı ise on dokuz bin yedi yüz beş (19.705) kişidir.

Burada anlamadığım bir husus var; bu gelenler mübadeleden önce Yunanistan vatandaşları değil miydi? Türk hükümeti onlara nasıl baskı yaparak Türkiye’ye getirdi? Bunu anlayan varsa lütfen bize de anlatsın. Eğer burada bir baskı söz konusu ise, o baskıyı ancak Yunanistan hükümeti yapabilir. Türk hükümeti Yunan topraklarında yaşayan Yunanistan vatandaşlarına nasıl baskı yapabilir?

Yazınıza devam edelim: “…yüz binlerce çoğu İslamlaşmış Helenlerden oluşan ve Rumcadan başka tek kelime bilmeyen” insanlardan söz ediyorsunuz. Aynı ifadeleri Rumlar için de kullanıyor ve “Türkçeden başka tek kelime bilmeyen” diyorsunuz. Öncelikle şunu öğrenmeniz gerekir bay allame; bir varlık eşitiyle kıyaslanır; dil, dil ile, sözcük, sözcük ile… Rumca bir dildir, aynı Türkçenin bir dil olması gibi… Bu yüzden gramer yasalarına göre “Rumcadan başka tek kelime bilmeyen” diyemezsiniz. Rumcadan başka dil bilmeyen demeniz gerekirdi. Ama siz, dille kelimeyi birbirine karıştıracak kadar alimsiniz, değil mi?

Tek kelime bile Türkçe bilmediklerini söylediğiniz bu insanların içinde söyledikleriniz gibi olanlar olduğu gibi, şıkır şıkır Türkçe konuşanlar da vardı. Ben de Girit’ten mübadele ile gelen bir ailenin ferdiyim. Babam, annem, babaannem, dedem Türkçe konuşuyorlardı; Rumcayı da biliyorlardı. Aslında o dile Rumca da denmez. Rumcanın yerli Girit halkının dili ile karışmasından ortaya çıkmış bir fantezi dildi o. Türk Milleti uysal ve ortama çabuk uyum gösteren bir millettir. Fethedilen her yere; Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Makedonya, Sırbistan, Kosova, Bosna Hersek, Macaristan gibi iskan edilen Türkler, yerli halkla çabuk kaynaşır, onların dillerini öğrenir ve onlarla o dille konuşurlardı. Bu onların Yunanlı olduğunu, Rum olduğunu, Makedon ya da Sırp olduğunu asla göstermez. Eğer böyle bir iddia da bulunursanız, oralara gönderilen Türklerin ne olduğunu size sorarlar… Ha sahi ne oldu oralara gönderilen Türklere?

Gelelim sözünüzün ikinci kısmına; İslamlaşmış Helenler sözüne… Yani size göre, bugün Türkiye’de yaşayan ve sayıları şu anda yüz binleri bulan Ada göçmenlerinin hepsi İslamlaşmış Helen öyle mi? Peki öyle olduğunu kabul edelim; o Adalar fethedildiği zaman oralara gönderilen Karaman Türkmenlerine, Teke Türkmenlerine, Yörüklere ne oldu? Bunlar buhar olup uçtular mı? Yoksa Rum-Yunan ikilisi tarafından soykırıma mı tabi tutuldular? Ne dersiniz bay bilmiş?

Türk’e ve onun değerlerine düşman olduğunuzu bilmeyen yok

Bu konuda yüzlerce anı, belge kitap yayınlanmış, makaleler yazılmıştır. Zahmet edip okuyunuz, Türk düşmanı Yunan sitelerine girerek aldığınız martavalları bilgi diye bizlerin önüne sürmeyiniz. İnanın o siteler bile sizden daha gerçekçi!

Gelelim işin ikinci boyutuna; sizin “Türk’e ve onun değerlerine” düşman olduğunuzu bilmeyen yok! Eski bir dönek solcu olarak sola düşmanlığınız da malum! Herhalde bir yerde TÜRKSOLU sözü gördüğünüz ya da duyduğunuz zaman, kırmızı görmüş boğalar gibi ona doğru saldırıyorsunuz. Patrikhane hakkında yazdığınız yalan ve yanıltıcı bilgilerle dolu yazınızın da bir yerine TÜRKSOLU’nu yine bir yolunu bulup yerleştirmişsiniz. Güya Türk Ortodoks Patrikhanesi Sözcüsü Sevgi Erenerol TÜRKSOLU gazetesi yazarıymış. Böyle bir şey söz konusu bile olamaz, ama velev ki olmuş olsun! Bundan ne çıkar bay çok bilmiş? Yani siz, TÜRKSOLU ile bu tutuklanan insanlar hakkında bir ilişki kurmaya mı çalışıyorsunuz? Buna kargalar bile güler… İlk gün göz altına alınanlar içinde bulunan Güler Kömürcü Hanım da Akşam gazetesinin yazarı… Bunu neden sütunlarınıza alıp da aynı ilişkiyi Akşam gazetesi ile de kurmaya çalışmıyorsunuz? Yoksa Akşam gazetesinden ya da Güler Hanım’dan korkuyor musunuz?

Bu bile neyin peşinde olduğunuzu açık olarak gösteriyor. Siz TÜRKSOLU gazetesinden korkuyorsunuz ve TÜRKSOLU gazetesini hemen her vesile ile de birilerine jurnallemeye çalışıyorsunuz. Ama beyhude emek sarf ediyor ve boş yere uğraşıyorsunuz. Çünkü biz kendimizin ne olduğunu ve nerede durduğumuzu çok net olarak biliyoruz. Bu yüzden sizin gibi mütareke basını dönme yazarlarından pervamız yoktur! Biz özde Atatürkçüyüz, Atatürk ilke ve devrimlerinin yılmaz bekçileriyiz! Türk’üz ve bununla gurur duyuyoruz. Tam bağımsızlıkçıyız, bu yüzden emperyalizmin her çeşidine karşıyız. Bunun AB, ABD, Çin ya da Rus emperyalizmi olmasının ya da başka biri olmasının hiçbir önemi yoktur! Ülkemizi bölüp parçalamayı hedeflemediği sürece bütün insanlara da saygılıyız! Hukuk kuralları ve demokratik kurallar içerisinde mücadele ediyoruz ve bundan kesinlikle ödün vermeyiz! Bizim her şeyimiz açık ve toplumun önüne sunulmuş durumdadır. Ya siz kimsiniz ve nesiniz? Nereden besleniyorsunuz? Kimlerin emrinde çalışıyorsunuz?

Dönmelik ve döneklik, dünya tarihi boyunca her yerde ortaya çıkan bir çıkar hastalığıdır. Çıkarlarının zedeleneceğinden ürkenler hemen dönerler, hakim sınıfın emrine amade olurlar. Ama hiç bilmezler ki, hakim sınıf onları işlerine yaradığı kadar koruyacak ve kollayacaktır. İşleri bittiği zaman da boş bir çuval gibi bir kenara atacaktır.

“Cujus regio, ejus religo!” Bu Lâtince sözün anlamı şudur: “Ülkenin dini senin de dinin olmalıdır!” Değilse dönmelisin! Ama gelecek hiçbir zaman dönmelerin olmamıştır! Dönmeler ve dönekler medyasının da olmayacaktır!


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe