18.02.2008/Sayı:174
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Ekonomi Prof. Dr. Cihan Dura

Yine “iki Türkiye” üzerine

Konya’nın Seydişehir ilçesinde yurttaşlar, belediye tarafından 5 yeni kuruş daha ucuza satılan ekmeklerden alabilmek için belediye ekmek fırınının önünde sabah saatlerinden itibaren uzun kuyruklar oluşturuyor, saatlerce sırada bekliyorA) Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Figaro:

“İstanbul son yıllarda olağanüstü bir gelişme gösterdi. Nişantaşı ve İstinyePark’taki şık mağazalar, Milano, Paris, Londra gibi moda merkezlerini aratmıyor. Dünya çapındaki markalar İstanbul’da mağaza açmak için sıraya girmiş durumda. Bottega Veneta, ChloÈ, Dolce&Gabbana, Etro, Fendi, Jimmy Choo, Paul Smith ve Yves Saint Laurent gibi dev markalar İstanbul’da ilk mağazalarını açmak için İstinyePark’ı tercih etti.” Yazı şöyle bitiyor: “İnanmak için görmek gerek. Ne Paris’teki Montaigne, ne Milano’daki Montenapoleone, ne de Londra’daki New Bond caddesindesiniz... İstanbul’dasınız, İstanbul’un Nişantaşı semtindesiniz.”

Değerli okur, bu anlatılan -tehlikeli bir şekilde- iki zıt parçaya ayrılan Türkiye’nin varlıklı, “keyfi gıcır” parçası. Daha iyi tanımak için, istersen ona biraz daha yakından bakalım. Bu kez başka bir dokümana başvuruyor, Aylin Karagöz’ün o “muhteşem” alışveriş merkezlerinden birinin içine girmemizi sağlayan bir yazısına [Güneş, 30.9.2007] göz atıyoruz, bakın neler gözlemlemiş orada yazarımız:

“Maslak’ta hizmete açılan İstinye Park Alışveriş Merkezi’nde dünyanın en seçkin markalarının satıldığı mağazalar yer alıyor. 6 bin metrekarelik alanda 280 mağazanın bulunduğu alışveriş merkezi, süper zenginlerin gözdesi konumunda. Yeni alışveriş merkezi üç katlı. İlk iki katı normalin çok üzerinde geliri olanlara hizmet veriyor. 3’üncü kat ise her babayiğidin girebileceği, girse de alış veriş yapabileceği bir yer değil kesinlikle. Çünkü buradaki fiyatları anlatmak için “çok pahalı” ifadesi bile yetersiz kalıyor. İşin en çarpıcı yönü ise buradaki alış verişin canlılığı… Çarşı-pazarda 25 YTL’ye takım elbise, 10 YTL’ye ayakkabı satamayan esnaf günü siftahsız kapatırken, milyarderler katındaki hareketlilik Türkiye’nin gelir dağılımındaki adaletsizliğine âdeta ayna tutuyor. İstinye Park’ın üçüncü katı şimdiden “zenginler katı” unvanını almış. Çünkü orada olan, sadece dünyaca ünlü mağazalar ve uçuk fiyatlara satılan markalar!... Bu kattaki Celine adlı mağazada bir süveter 1385 YTL, çünkü sadece bir adet üretilmiş; yani bir başkasının üzerinde aynı süveteri görmeniz mümkün değil. En pahalı çanta ise Coach adlı mağazada 8000 YTL’ye satılıyor!”

B) Yukarıda sunduğum gözlemler, sevgili okur, “İkinci Türkiye”den çizgiler. Oysa biliyoruz ki bir de “Birinci Türkiye” var. Tablonun tamamlanması için, yaklaşan millî tehlikenin görülebilmesi için ondan da birkaç fırça darbesine ihtiyaç var:

i) Ağustos 2007… Adıyaman’dan minibüsle yola çıkan fındık işçileri Giresun’da 20 gün çalışıp 400 YTL kazanacaktı (Coach’ta satılan çanta fiyatının 20’de 1’i). Ancak yolda meydana gelen kazada 12’si çocuk yaşta 24 işçi feci şekilde hayatını kaybetti.

ii) Eylül 2007… Mersin’de Kızılay’ın, Ramazan dolayısıyla dağıttığı gıda paketlerinden alabilmek için üst üste yığılıp, uzun kuyruklar oluşturan yurttaşlar âdeta birbirini ezdi. Yoksul halk Kızılay’ın Mersin Şubesi önünde erken saatlerde toplandı. Saatlerce bekleyip, binaya giremeyen kadınlar büyük tepki gösterdi. Ezilme tehlikesi geçiren bazı bebekli anneler kendilerini kuyruktan dışarı zor attılar.

iii) Şubat 2008… Konya’nın Seydişehir ilçesinde yurttaşlar, belediye tarafından 5 yeni kuruş daha ucuza satılan ekmeklerden alabilmek için belediye ekmek fırınının önünde sabah saatlerinden itibaren uzun kuyruklar oluşturuyor, saatlerce sırada bekliyor. Bu Birinci Türkiye’nin insanları içlerini şöyle döktü: “Zaten karnımız ekmekle zor doyuyor. Bir ekmek yerine üç ekmek alıyoruz. Ekmek büfelerinin ve üretilen ekmek sayısının arttırılmasını istiyoruz.”

iv) İktisatçı Mustafa Sönmez’in hazırladığı “Doğu ve Güneydoğu’nun Yoksullaşması ve Çözüm: Barış” başlıklı araştırmaya göre:

- Doğu/Güneydoğu bölgesi, Türkiye’nin en azgelişmiş ve en yoksul bölgesi olma talihsizliğini AKP iktidarı döneminde de aşamadı. Bölgedeki yoksulluk, son yıllarda daha da arttı.

- Bölgesel azgelişmişliği derinden yaşayan Doğu ve Güneydoğu’nun 21 ilinde bir yandan nüfus artışı sürerken, bir yandan da bölge sürekli göç verdi. Geçimin ağırlıkla geleneksel tarım ve hayvancılıktan sağlandığı bölgede, özellikle son yıllarda hem tarım ve hayvancılığa verilen desteklerin azaltılması, hem de yaşanan çatışmaların can ve mal güvenliğini kırsalda daha çok tehdit etmesi yüzünden, kırlar boşaldı; kentlere doğru yoğun bir göç yaşandı. 1990-2000 döneminde, 567 bin dolayında göç almasına karşılık 993 bine yakın göç veren 21 ilin, net göçü 10 yılda 426.000’i geçti. Net göç hızının yüksekliği bakımından şu iller öne çıkıyor: Doğu’da Ardahan, Kars ve Ağrı; Güneydoğu’da Siirt, Adıyaman ve Mardin. Göçler bölgenin gelişmesi için şart olan insan ve para kaynaklarının bölge dışına çıkması, sermaye ve servetin Batı bölgelerine taşınması, Doğu ile Batı bölgeleri arasındaki ekonomik uçurumun derinleşmesi, eşitsizliğin büyümesi anlamına gelmektedir.

- İşsizlik Türkiye genelinde yakıcı bir sorundur. 21 Doğu ve Güneydoğu ilinde Türkiye ortalamasının da üzerindedir. Bölgede 15-64 yaş grubundaki nüfusun, onca yoksulluğa rağmen “işgücüne katılma oranı” yüzde 41’dir. Katılma oranının Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Batman, Şırnak bölgelerinde yüzde 30’lara inmesi, işsizliğin bu illerde, görünenin çok üstünde olduğunun işaretidir. 2006’da Türkiye genelinde yüzde 12,6 olarak belirlenen tarım-dışı işsizlik Doğu ve Güneydoğu’nun 21 ilinde yüzde 14.5’dir (Türkiye genelinin 2 puan üzerinde). Tarım dışı işsizlik oranı, Malatya-Elazığ, Bingöl-Tunceli alt bölgesinde yüzde 22’dir.

- Kişi başına gelir en son 2001’de ölçülmüştür. Buna göre 21 Doğu ve Güneydoğu ilinin hiçbiri, Türkiye kişi başına gelir ortalamasına ulaşamıyor. 2001’de 2146 dolar olan Türkiye ortalama kişi başına geliri, en yoksul ilimiz, Ağrı’nın 568 dolarlık kişi başına gelirinin nerdeyse 4 katıdır; bölgede en iyi durumda olan Elazığ’ın (1704 dolar) yüzde 26 üzerindedir.

- Türkiye’de toplumun refah ya da yoksulluk derecesini ifade için başvurulan iki gösterge daha vardır ki bunlar “yeşil kartlı nüfus oranı” ile “özel oto sahipliği”dir. Ülkemizde 2007 yılı itibariyle yeşil kart kullanan nüfus 8 milyon 633 bin dolayındadır. Bunların yüzde 41’i Doğu ve Güneydoğu’daki 21 ilde yaşamaktadır. Türkiye genelinde yeşil kartlı yoksul nüfus, toplam nüfusun yüzde 12’sine yaklaşırken, aynı oran 21 Doğu-Güneydoğu ilinde yüzde 30’a yaklaşıyor. Yeşil kartlılık oranı Batman’da yüzde 43’e, Van’da yüzde 47’ye yükselmektedir. Refah göstergesi olarak kullanılan özel oto sahipliği rakamlarına gelince, 2005’te Türkiye genelinde her bin kişiye 80 otomobil düşüyordu. Aynı oran 21 Doğu ve Güneydoğu ilinde sadece 20’dir. Her bin kişiye düşen özel oto sayısı Bitlis ve Bingöl’de 11, Şırnak’ta 10, Muş’ta 9, Hakkari’de sadece 7’dir.

iv) “İki Türkiye” hakkındaki bazı bulguları yukarda sundum. Şimdi bunların ne anlama geldiği üzerinde düşünelim, yani yorumlamaya çalışalım.

Kim istemez İstanbul’da şık semtlerimiz olsun, insanlarımızın “bir eli yağda, bir eli balda” olsun. Ama sadece orada, belli yerlerde ve öylesine uçurumsu farklılıklar şeklinde olursa, başka semtler, Anadolu’nun birçok yeri sefalet içinde sürünürse, bu eşitsizliği onurlu hiçbir insan kabul etmez ve bu durum âdil bir devlete yakışmaz. Sonu ise toplumsal çatışma, ayrışma ve kopma olur. Nişantaşı’ndaki gelişme, ondan aşırı derecede farklı olmayacak şekilde Anadolu’daki kentlerde de olmalı ki hem gelir adaletsizliği ciddî ölçülere varmasın, hem de bu kentlerdeki gelişme, kırsal bölgeler üzerinde çekim etkisi yaratsın. Sonunda ise bütün Türkiye dengeli bir şekilde gelişsin. Vatanımız, Atatürk’ün özlediği gibi bir “bolluk ve zenginler ülkesi” olsun.

Bir de teorik açıdan bakalım Nişantaşı olayına. Acaba bir yanda halkımızın büyük bir kısmı sefalet içinde sürünürken, bir yandan da Nişantaşı gibi lüks şaşaa merkezleri nasıl oluyor da ortaya çıkıyor Türkiye’de? Hani küreselleşme ve liberalizm herkese refah getirecekti? Oysa bulgularımız tam tersi bir Türkiye tablosu çiziyor bize. Yoksa bu dengesizliğin sebebi doğrudan doğruya küreselleşmenin kendisi mi? Şu Batı tarafından Türkiye’ye zor ve hile ile dayatılan ve onun aramızdaki ortakları, AKP gibi partiler tarafından uygulanan liberal politikalar mı? Ben burada uzun uzadıya bu soruların yanıtını veremem. Değerli iktisatçılarımızdan Prof. Dr. Fikret Şenses’in, İletişim Yayınları arasında 2001’de çıkan bir kitabının adını vermem yeterli olacak. Çünkü, sevgili okur, eminim seni derin derin düşünmeye sevk edecek, yanıtı sen kendin arayacaksın. Kitabın adı şöyle: Küreselleşmenin Öteki Yüzü: Yoksulluk.


İnsanlığın batsın Almanya

İnsanlığın batsın AlmanyaTÜRKSOLU’nun bundan önceki Ekonomi Gündemi’nde Amerika’da kölelik düzeninin hâlâ sürdürüldüğüne dair somut bir kanıt vermiş, Amerikalıların aslında 500 yıldır medenîleşememiş oldukları sonucuna varmıştım. Bu sonuç bence bütün Batı için geçerlidir, örneğin Almanlar için. Çok geçmedi, e-posta kutumda taze bir kanıtını da -ne yazık ki- buldum. Sayın Burhan Savaş’ın yazısını virgülüne dokunmadan aşağıda sunuyorum. Bizim AB şamatacılarının uyduruk Avrupa masallarına ayran budalası kesilenlerin kulağına küpe olsun:

“Yer Ludwigshafen… Adı, Almanya’nın dünya kimya devi, 20-30 giriş-çıkış kapılı, BASF ile özdeşleşmiş kent…

Bu BASF’in, bırakın kendi yarattığı kent Ludwigshafen’ı, tüm Almanya’yı söndürecek dev itfaiye teşkilatı, her an alarmda bekler. Ludwigshafen’ın merkezindeki 4 katlı binanın tek katını söndürmeye gelmedi bu “şerefsiz dev.” Kılını kıpırdatmadı. Belediyeninki ise kaplumbağalardan sonra geldi. Kendi polisleri bile bu insanlık ıskartası itfaiyecilere ana-avrat sövdü, ağladı!

Biri hamile, Gaziantepli 9 Alevi, çevresi seyirlik yerine dönüşen binada, seyircileriyle bakışarak, onlardan ve herkesten imdat isteyerek cayır cayır pencere önünde yandılar. Bu insanlar Alman olsaydı, bu BASF o yangına en fazla 10 dakikada müdahale ederdi eminim, o kenti ve o BASF’i bilen biri olarak!...

Sayısız Alevi TV’si, derneği, şusu busu olan bu memlekette birkaç kişi dışında, bu Antepli yanmış cesetlere kim ne kadar sahip çıktı peki? Türk hükümeti ortalığı dağıttı mı? Görüntüyü bile kurtaramadı, bu profesyoneller, artistler...

Dikkat edin, Avrupa’nın her neresinde yaşıyorsanız, ey Türkler!

Size, her türden felâkette, öz ülkedaşlarınız dahil, kimseden hayır, insanlık eli uzanmayacağını bilin, bir-kaç kişi dışında; tedbirinizi alın!

Cenaze töreninizi hiç dert etmeyin. O çok tantanalı olacaktır!”


Yabancı sermaye iş ve katma değer yaratmıyor

Yazılarımda yeri geldikçe işliyorum: Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin ekonomimize, özellikle üretim ve istihdama dişe dokunur bir katkısı olmuyor. Kim ki oluyor derse, biraz âmiyane olacak ama ben de ona “işkembeden atıyorsun” derim. Görüşümü her zaman kanıtlara dayandırdım. Burada iki kanıt daha sunuyorum:

i) Önce ekonominin içinde yaşayan, onu yakından gözlemleme imkânı olan birinin, Esnaf ve Sanatkârlar Derneği (ESDER) Genel Başkanı Mahmut Çelikus’un yorumları: “Hazine Müsteşarlığı’nın doğrudan yabancı sermaye yatırımıyla ilgili 2000-2007 verileri şu gerçeği ortaya koymuştur: Türkiye’ye giren yabancı sermaye üretim ve istihdam yaratmamıştır. Bu husus ESDER’in yabancı sermaye ile ilgili daha önceki açıklamalarını haklı çıkarmıştır. Yabancı sermaye, üretim yapacağı yerde yerli üreticilerimizi yok ediyor. İşsizliğe çözüm olacağı yerde işsizliği tetikliyor. Ülke ekonomisinde risk almayan yabancı sermaye yurda sokulmamalı. Yabancı sermaye istihdama çözüm değildir. Türkiye ekonomisi döviz-faiz-borsa üçgenine hapsedilmiştir. Sıcak paranın bir koyup beş kazandığı bir ekonomide yabancı sermayenin istihdam üzerinde etkisi elbette olmaz.”

ii) İkinci olarak bir ülke ile, örneğin Çin’le bir karşılaştırma yapalım. Kaynağımız Alper Ekinci’nin “Çin, Yabancı Sermaye, Türkiye” adlı yapıtı (Turhan Kitabevi, Ank.,2005, ss.174-175). Kitaptan aktarıyorum:

“Çin’in yurtiçi hasılasına doğrudan yabancı sermayenin katkısı 1980-2000 arasında 10 kattan fazla artmıştır. Türkiye’deki ise 1,5 defa küçülmüştür. Doğrudan yabancı sermayenin ülkemiz ekonomisine diğer ekonomilere kıyasla önemli bir katkısı olmamıştır (Yabancı sermaye performansı konusunda Çin’in özel koşulları için bkz: www.cihandura.com). İstihdama gelince, Türkiye’de doğrudan yabancı sermayenin istihdama katılım oranı, sadece %2,4’dür. Türkiye’nin potansiyeli hesaba katılırsa, bu oran oldukça düşüktür.”


İran dolarla petrol satmayı bıraktı

İran dolarla petrol satmayı bıraktıDünyanın en büyük dördüncü, OPEC üyeleri arasında ise ikinci büyük petrol üreticisi olan İran, Ocak 2008 başlarında dolarla petrol ticaretini durdurdu. İran Petrol Bakanı Gulamhüseyin Nozeri’nin açıklamasına göre, İran petrol satışını başta avro olmak üzere dolar dışındaki değerli dövizlerle yapacak. Gerekçesi, dolardaki aşırı değer kaybı ve dolara duyulan güvensizlik. Aslında İran, dolarla petrol satışını son iki yıldır azaltıyordu. Nitekim petrol satışının yüzdesi olarak dolar-dışı döviz oranı avroda yüzde 65’e, yende ise yüzde 20’ye yükselmiş bulunuyor. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad doları “değersiz bir kağıt parçası” olarak nitelendirmiş ve OPEC üyelerini petrol satışında dolardan vazgeçmeye çağırmıştı. Bir diğer önemli petrol ihracatçısı olan, ABD karşıtı politikalarıyla dikkat çeken Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez de Ahmedinejad’a destek vermişti. Bu önemli gelişmeyle ilgili yorumumu iki açıdan yapacağım.

i) Birincisi İran’ın gerekçesi... Gerekçe şu: Dolardaki aşırı değer kaybı, dolara güvensizlik, doların “değersiz bir kâğıt parçası” olarak görülmesi. Bu hususlar, bana konvertibilite kavramını hatırlattı. Konvertibl olan bir para; uluslararası toplumun güven duyduğu, dolayısıyla uluslararası ödemelerde kullanılabilen, yabancılarca tutulan paradır. Bir ülkenin parasına konvertibilite tanınması için o paranın sağlam, güvenilir olması, ülkenin yeterli ölçüde döviz sağlayan gelir kaynaklarına sahip olması gerekiyor. Bunun da koşulları şunlar: Ülke istikrarlı olmalı, sanayileşmiş olmalı, rekabetçi bir ekonomiye sahip olmalı. Şimdi dolara ve ABD ekonomisine baktığımız zaman yukarda saydığım ölçütlerin çoğunu göremiyoruz: Güven, yabancılar tarafından tutulma, ekonomik istikrar, rekabet gücü gibi. Demek ki bugün doların yaşadığı, bir konvertibilite sorunu… En azından böyle bir soruna doğru sürükleniyor Amerikan ekonomisi.

ii) İkinci olarak, ABD’nin İran’a politik ve askerî bakımdan yüklenmesinin olası sebebini de anlamış bulunuyoruz. Şöyle ki, doların petrol satışında kullanımının azalması, dolara olan talebin, ardından değerinin düşmesi sonucunu doğuracaktır. Tabii sonuçta FED’in dolar emisyonu da azalacak, bu da kâğıt maliyetine dolar bastıran Derin Merkez için esaslı bir darbe olacaktır.


Dünya gıda stokları neden yetersiz?

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Teşkilatı’na (FAO) göre gıda fiyatları görülmemiş seviyelerde... 2006 yılında sadece yüzde 9 artan gıda fiyat endeksi, 2007’de yüzde 40 artmış bulunuyor. Dünya gıda stokları alarm veriyor. Özellikle gelişmekte olan ülkeler ciddi bir beslenme sorunuyla karşılaşacak önümüzdeki yıllarda. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Teşkilatı’na (FAO) göre gıda fiyatları görülmemiş seviyelerde... 2006 yılında sadece yüzde 9 artan gıda fiyat endeksi, 2007’de yüzde 40 artmış bulunuyor. Dışarıdan gıda almak zorunda olan ülkelerin ithalat giderleri %25 büyüdü. Demek ki besin maddelerinin kıtlık derecesi artıyor. Peki sebep? FAO Başkanı Jacques Diouf’a göre küresel ısınmanın getirdiği kuraklık!... Sonuçta gelişmekte olan ülkelerdeki gıda bulma zorluğu, birçok insanın hayatı için ciddi bir risk oluşturacak. Diouf genel olarak şu tavsiyede bulunuyor: Dünya ülkeleri ve uluslararası kuruluşlar, tarım ve yardım politikalarını gözden geçirmeli.

Bense şöyle düşünüyorum: Tarımsal arz yetersizliği FAO Başkanı’nın yaptığı gibi sadece “küresel ısınma” faktörüne bağlanabilir mi? Bence hayır! İki husustan dolayı:

i) Birincisi “küreselleşme” olgusu… Acaba dünya gıda arzındaki yetersizlik eğiliminde 1980’lerden bu yana dünyaya dayatılan küreselleşme politikalarının katkısı olamaz mı? Çevre ülkelerinde yürütülen millî kalkınma hamlelerini, 1980’li yıllardan itibaren Merkez ülkeler ve onların Türkiye gibi ülkelerdeki işbirlikçileri durdurmadı mı? Türk tarımı da bu dış darbeye şiddetli bir şekilde maruz kalmadı mı? Çok değil 20-25 yıl önce -yani küreselleşmeci neoliberal politikalara işbirlikçi hükümetler eliyle teslim olmadan önce- tarımda dünyanın kendi kendine yeterli 7 ülkesinden biri olan Türkiye bugün tarımsal üründe dünyanın en fazla dışa bağımlı ülkelerinden biri haline gelmemiş midir? O zaman burada durmak ve çözümü başka yerde aramak gerekir: Asıl yapılacak olan, -sadece zengin Batı’nın çıkarlarına hizmet eden- neoliberal politikaları kapı dışarı etmek, bunu sağlamak için de AKP iktidarına en kısa sürede son verdirmektir.

ii)Vurgulama gereği duyduğum ikinci husus şudur: Batıda teknolojik araştırmalar bir “genetiği değiştirilmiş organizmalar” (GDO) uygulaması başlattı. Bu teknik, dünyaya tarımda büyük bir devrim gibi lanse edildi. Tarım üretimi her yerde katlanacak, yeryüzünde besin sorunu kalmayacak, açlık ortadan kalkacaktı. Türkiye dahil birçok Çevre ülkesinde doğal tohuma dayalı üretimleri engellediler. Peki sonuç ne oldu? Hani nerede bolluk? Tam tersi gerçekleşti. FAO Başkanı’nın da teslim ettiği gibi dünya açlık tehlikesi ile karşı karşıya. Bundan kazanan ise, her zaman olduğu gibi çirkin Batı’nın -Cargill gibi- ulusötesi dev şirketleri oldu. Kaybeden yine bizler, Çevre ülkeleri, Türkiye… Peki kimin yüzünden? Türkiye açısından yanıtlamak gerekirse, elbette bu GDO tekniğini Türkiye’ye getiren hükümetler, baştan sona Amerikan ve Avrupa çıkarlarını korumaya yönelik Tohum Yasası’nı çıkaran -çoğu oyladıkları yasanın içeriğinden habersiz olan- milletvekilleri yüzünden.


Ulusötesi şirket birleşmeleri

Dünya çimento devi Lafarge, Ortadoğu ve Akdeniz havzasında çimento yatırımları olan Orascom Çimento’yu 8,8 milyar avroya satın aldıDünya ekonomisinde “serbest rekabet”in esamesi okunmuyor; geçerli olan, bütün saltanatıyla eksik rekabet. Bu sebepledir ki aklı başında iktisatçılar tam rekabet varsayımına dayanan, karşılaştırmalı üstünlük, faktör donanımı gibi dış ticaret teorilerini, elinin tersiyle bir tarafa iterek eksik rekabete dayalı yeni dış ticaret teorileri geliştirmeye başladılar (Bizim üniversitelerimiz ise hâlâ, realite ile pek az bağlantısı kalan, tam rekabet varsayımlı teoriler ezberletmektedir gençlerimize. Onların da çoğu hayata atılınca, doğal olarak çirkin Batının, IMF’nin, Dünya Bankası’nın Avrupa Birliği’nin “evet efendimci”lerine dönüşüyorlar). Benim tahminim odur ki, yakın bir zamanda dünyada hemen bütün üretim sektörleri monopollerin eline geçecek. Diğerlerinde ise oligopoller hüküm sürecek.

Peki, bu neden böyle? Çünkü dünya ekonomisi ulusötesi şirketlerin eline geçiyor. Ulusötesi şirketin ne olduğunu hatırlayalım. Ulusötesi (ya da bazılarının tercih ettiği gibi çokuluslu) şirket “doğrudan yabancı sermaye yatırımı yapan, birden fazla ülkede şubeleri olan, katma değer faaliyetlerinde bulunan bir girişim”dir. Son çeyrek yüzyıl içinde ulusötesi şirketlerin sayısı 7.000’den 38.000’e (şube sayısı 207 bine) yükselmiştir. Bunların %90’ı sanayileşmiş ülkelere aittir. Asıl servet zirvede olan 100 şirket arasında yoğunlaşmıştır. Dünyada bir yandan ulusötesi şirket sayısı artarken, bir yandan da dev şirketlerin satışına, şirket birleşmelerine tanıklık ediyoruz.

Bir ulusötesi şirketin bir diğerini yutmasına yepyeni bir örnek vereyim: Dünya çimento devi Lafarge, Ortadoğu ve Akdeniz havzasında çimento yatırımları olan Orascom Çimento’yu 8,8 milyar avroya satın aldı. Orascom, Mısır, Cezayir, BAE’de “pazar lideri” konumunda. Kuzey Kore, İspanya, Pakistan, Güney Afrika, Nijerya ve Türkiye’de fabrikaları vardı. Suriye ve Suudi Arabistan’da ise 4’ü inşaat aşamasında 13 çimento fabrika sahibiydi. Lafarge, çimento, agrega ve beton ile alçı işkollarında faaliyet gösteriyor. Orascom’un alımıyla Lafarge’ın dünya çapındaki çimento üretim kapasitesi 2010 yılında 260 milyon tona çıkmış olacak. Bu satınalma sayesinde Lafarge şu ülkelerin piyasalarını da ele geçirmiş olacak: Cezayir, Irak, Kuzey Kore, Pakistan, Suudi Arabistan, Suriye ve Birleşik Arap Emirlikleri.

Eğer şirketler arasındaki bu “yutma ve kaynaşma” eğilimini sonuna kadar götürürsek, dünya ekonomisinin, günün birinde tek -ya da birkaç- ulusötesi şirketin eline geçebileceğini, dolayısıyla insanlığın korkunç bir “ekonomik diktatorya”ya doğru yol almakta olduğunu söylemek temelsiz bir öngörü olmayacaktır.


 

 


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe