| Gökçe Fırat |
Devrimci parti ihtiyacı Şimdilerde herkes “AKP’yi nasıl durdururuz” telaşında. Ama çözüm önerisi olarak sunulanlara baktığımızda, bu önerilerin aslında AKP’yi iktidara taşıyan öneriler olduğunu görüyoruz. AKP’nin iktidara gelmesi ABD’nin Ortadoğu’ya başlatacağı Haçlı Seferi’nin tam öncesine denk gelir. ABD Irak’a saldırmadan hemen önce Türkiye’de ani bir seçim yapılır ve daha yeni kurulmuş bu parti seçimi kazanarak tek başına iktidar olur. AKP’nin iktidara gelişi ile birlikte laiklik tartışması hemen başlamıştı. Ancak o dönemde meselenin laiklik değil bağımsızlık olduğunu ortaya koymuş ve önümüzdeki dönemde Türkiye’nin bağımsızlığını yitireceğini söylemiştik. Bağımsızlık ile laiklik arasındaki bağlantıyı kuramayan, kafalar ise o dönem de tıpkı şimdiki gibi kumun içindeydi. Bu durumdan çok iyi faydalanan AKP iktidara yerleşir yerleşmez çok önemli bir toplumsal yıkım projesini uygulamaya koydu. AKP’nin arkasında ABD ve AB vardı ve bu güçleri de arkasına alarak önemli adımları hiç vakit kaybetmeden attı. Kıbrıs burada deneme tahtasıydı. AKP, Kıbrıs’ın satılmasının ön adımı olarak buradaki milli direncin sınanmasına girişti. Tabii sınanan Kıbrıs’taki değil Türkiye’deki dirençti. Burada görüldü ki Türkiye’nin muhalefet partilerinin de, sermaye kesiminin de, basınının da, sendikalarının da, sivil toplum kuruluşlarının da Kıbrıs gibi bir derdi yoktu. Tek sorun yaratabilecek güç olan Ordu ise zaten en tepe noktada AKP’nin yanındaydı. Bu deneme ile AKP önünün açık olduğunu gördü ve kendisine karşı ne bir siyasi parti muhalefeti, ne bir toplumsal muhalefet, ne bir basın muhalefeti, ne de Ordu’nun muhalefeti olmadan her tür icraatını yapabileceğini anladı ve işe koyuldu. Üniter yapıya sabotaj Bir ülkenin emperyalizme teslim edilmesi anlık bir mesele değildir. Öncelikle o anın hazırlığının yapılması gerekir. Bağımsızlık da bir anda değil süreç içerisinde kaybedilir. Bu süreç içerisinde milli bir direnç olmazsa, ülke kendi kendine bağımsızlığını zaten kaybetmeye başlar. O noktadan sonra ise bağımsızlığın korunması emperyalizme karşı bir milli savaş meselesi haline gelir. Türkiye’nin AKP döneminde yaşadığı durum da budur. Öncelikle Türkiye’nin üniter yapısı tartışmaya açılmış ve aşındırılmaya başlanmıştır. Tek dil Kürtçeye serbestlikle birlikte tartışılır hale geldiğinde, bunun sonucunun tek bayrak ve tek devletin de tartışılması olacağını kimileri pek anlayamamıştı. Hatta kimileri bırakalım tek dili, tek milleti bile bir kenara bırakmaya razıydı. Ama dil ve millet bir kenara bırakıldığında zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız bir ülke olarak yaşamasının imkânı yok ediliyordu. Bugün AKP’ye karşı olarak ortalığa dökülenlere baktığımızda, tüm bu uygulamaların kimi zaman sessiz destekçisi, kimi zaman canı gönülden destekçisi, kimi zamansa sessizce kabulleneni olduğunu görüyoruz. Emperyalizmin etnik oyununa seyirci kalanlar, bu oyunun baş aktörü olan AKP’ye de seyirci kalıyordu. Mesele AKP’ye değil emperyalizme tavır olduğu için de, bu pek muhalif kesimlerin çıtı bile çıkmıyordu. Ulusal ekonomiye sabotaj Üniter yapıyı bu şekilde sabote eden AKP ilk beş yılında ekonomiye büyük yatırım yaptı. Çünkü ulusun direnç kaynağı ekonomik altyapıda gizliydi ve bu altyapı yıkılmadan da Türkiye’nin emperyalizme teslimi gerçekleşemezdi. 5 yıl içinde ülkenin tüm kamu kuruluşları birer birer satıldı. Ama yetmedi tüm devlet bankaları satıldı. Yetmedi özel sektörün kârlı büyük kuruluşları yabancı sermayeye satıldı. Satılan yollara, köprülere, topraklar, kıyılar, göller, denizler eklendi. Onlara basın eklendi. Peki geldiğimiz nokta neresidir? Bugün Türkiye’de haberleşme sektörü tümüyle yabancıların elinde ve denetimindedir. Bugün Türkiye’de tüm sanayi üretimi yabancı ve özel sektörün elindedir. Bugün Türkiye’de tarım üretimi ülke ihtiyacının çok küçük bir bölümünü bile karşılayamamaktadır. Bugün Türkiye’de finans sektörü bütünüyle yabancı sermayenin denetimindedir. İsterseniz buna bir de Türkiye’nin dış borcunu ekleyin! Alın size elleri kolları bağlı bir ülke. Emperyalizme teslim edilmeye hazır olgun bir elma... Direniş? Peki üniter yapısı ikiye bölünmüş ve ulusal ekonomisi yok edilmiş bir ülkede geriye ne kalmıştır? Ekonomik yıkım örgütlü bir işçi sınıfını ortadan kaldırmıştır. Bugün TÜRK-İŞ, AKP’nin denetimine girmiştir. DİSK ve KESK ise zaten AB denetimindedir. Bunların yanında adında HAK olan bir AKP sendikası zaten mevcuttur. Bunlara alternatifmiş gibi duran bazı milliyetçi sendikalar ise türban bağı ile AKP’ye bağlıdır. O halde sınıf direnişi mümkün müdür? Hayır! Peki ya basın? İlk tasfiye edilen Uzan grubu medyasıydı. Geri kalan medya bu operasyona ses çıkartmamıştı. Hatta büyük ölçüde bu operasyonda rol bile aldılar. Sonra sıra Ciner grubuna geldi. Ve anlaşılıyor ki sırada Doğan grubu var. Bu arada birden bire türeyen Fethullahçı medyayı da sayın. Zaman, Star, Bugün, Yeni Şafak, Vakit gibi Şeriatçı gazeteler ve bunlara bağlı TV’lerle Şeriatçı medya tüm medyanın yarısı olmuştur. AKP’nin %50’lik oyu burada da geçerlidir yani. Peki ulusal basın? Ulusal geçinen Cumhuriyet gazetesi? Kürt meselesinde tek dilden yana değil! Kaldı ki aynı zamanda AB’ci. Peki Kanaltürk? Hem AB’ci hem ABD’ci! O halde basın alanında bir direniş mümkün mü? Hayır! Son olarak ya muhalefet partileri? MHP? Hem türbancı hem Amerikancı! CHP? Hem var hem yok! AKP’ye destek olması gerektiği zamanlarda var... İnsanlara umut verme döneminde var... Esip gürleme döneminde var... Mücadele döneminde yok. Peki AKP’yi yıkmaya niyeti var mı? O hele hiç yok. Tecavüz Yokları sıralamak elbette kolay. Ama asıl gerçek bu değil. Yokların altında yatan bir temel neden var: Antiemperyalizm olmayan yerde umut olmaz, mücadele olmaz, direniş olmaz. Bugün AKP’nin karşısına laiklik bayrağı ile dikilen muhalefet bu nedenle sonuç alamayacaktır. Bağımsızlığı savunamayanlar, ülkelerini savunamayanlar, ekonomilerini savunamayanlar, ordularını savunamayanlar, kadınlarını ne zaman savunabilmiş ki? Emperyalist işgalde kaderi tecavüz olan kadına, böylesi iç işgalde türbanla tecavüz ederler... Bugün türbanı tartışıyoruz, anlayın neye alıştırılıyoruz aslında... Kurtuluş Peki direniş? Peki umut? Elbette var! Ne yapmalı sorusunun cevabı elbette var... AKP’nin kurduğu bağı kurarsak, AKP’den kurtuluş var. Emperyalist destekle Şeriat arasındaki bağı kuran bu gerici kafanın karşısına, bağımsızlıkla laiklik arasındaki bağı kuran ilerici bir kafa ile çıktığımız zaman var! Kafalarımıza geçirilmek istenen asıl türbanın bu olduğunu gördüğümüz zaman var... O halde yapılacak şey çok basit aslında. Öncelikle tam bağımsızlıkla laikliği aynı çizgide savunacak bir antiemperyalist bilinç! Sonra o bilinç etrafında toplanacak bir parti! Bir ulusal kurtuluş partisi, devrimci bir parti... Günün görevi bu partiyi örgütlemektir. Mustafa Kemal yolunu, Mustafa Kemal anlayışı ve Mustafa Kemal disipliniyle, Mustafa Kemal partisi ile takip etmektir: ... yoktu yok yoktu yok bütün davullar gülünç yoktu yok yoktu yok Hasan Hüseyin Korkmazgil
|