| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Siyasal İslâm iktidarının kendinden yana diye tepeden atadığı YÖK Başkanının Üniversiteler Arası Kurul’un (ÜAK) “türban” gündemli toplantısında yaptığı konuşma ve ona katılımcı profesörlerin sert tepkisi, ardından başta başkentte Anıt-Kabir olmak üzere yurdun çeşitli yerlerinde Atatürk anıtları çevresindeki kalabalık toplantılar konunun bir baş örtme tartışması olmadığını gösteriyor. Konu, son incelemede, bu ve gelecek kuşaklar için bir yaşam biçimi ile Türkiye’nin geleceğidir ve bu yoldan insanlığın gelişme çizgisiyle bağlantılıdır. Dar anlamda “kimileri üniversiteye türbanla girmeli mi?” biçiminde anlaşılsa bile, sorun yakın aşamada söz konusu kişiye ne olacağıdır. Türbanla birlikte belirli bir düşünce de üniversiteye gireceğinden, sorma-bilme dürtüsü zaten küçük yaşlarda çok kısıtlanan toplumumuzda önce okuyabilenler ve ayrıca tümümüz için nasıl bir kişiliğin kotarılacağı gündeme kendiliğinden gelip oturuyor. Ülkemizin uzman ruhbilimcilerinden Prof. Dr. M. Orhan Öztürk’ün Türkiye Bilimler Akademisinde birkaç yıl önce “Sorma-Bilme Dürtüsü ve Girişim Duyusu Nasıl Yok Ediliyor?” konulu bir konuşması olmuştu. Metni kitapçık olarak yayınlandı da. Konuşmacının anımsattığı gibi, kişinin olayları anlama merakı onu daha ilk çağlarda soru sormaya ve yanıt bulmaya yöneltmiş, sorma-bilme dürtüsü doğayla savaşımda önemli itici güç olmuştur. Bunun belirtileri bebeklik çağında bile görülür. Çok sonraki yaşlarda bilimsel buluşların kaçınılmaz aşamaları merak, kuşku, sorgulama ve araştırmadır. Usa ve bilgiye dayalı açıklamalar yapamadığında birtakım inanç simgeleri yaratmış, doğaüstü güçlere inanarak henüz bilinemeyenlerin rahatsızlığını azaltmayı denemiştir. Sorgulama ve öğrenme uğraşında ülkemizin, Cumhuriyet dönemi dışında, parlak bir geçmişi olmamış. Yeniden Doğuş (Rönesans), Aydınlanma, lâiklik, bilimsel araştırmalar, Endüstri Devrimi ve ileri teknoloji gibi adımlara (tarihçi Arnold J. Toynbee’nin belirttiği gibi) ancak Atatürk zamanında ayak uydurabildik. Çocukta daha ilk yaşlarda sanki sonu gelmez bir sorma-öğrenme tutkusu görülür. Sorgulama ve öğrenme dürtüsü kişide doğuştan varsa da, küçük yaşlarda ya geliştirilir ya da söndürülür. Bu dürtü hayvanda da vardır. Öte yandan, korkutulan ve ceza gören çocuk ürkek ve bağımlı olacaktır. Soru sormaktan korkacak, yetersizlik duyguları içinde kalacak, kendini hem o an ve hem ileride güçsüz görecektir. Daha kötüsü, yanıt ve çözüm aramak isteyince, cezalandırılma korkusu birlikte gelecektir. Genel sorulara yanıt olarak “sen anlamazsın” biçimindeki yanıtlar ve özellikle cinselliğe ilişkin meraklarda ayıplayıcı sınırlar özgür düşünce eğilimini daha küçük yaşlarda yok eder. Bir ay önce, Adana kitap fuarında bir ana ciddî görünümlü bir kitabı almakta direnen küçük çocuğunu “o sana göre değil!” diye azarlayınca, annesine: “Kimi başka ülkelerde ilkokul yaşındaki çocukları üniversiteye de alıyorlar. John Stuart Mill üç yaşında Lâtince ve Yunanca öğrenmişti. Mozart’ın da çocukken yazdığı müzik çocuk müziği değildi!” dedim. Aynı kitap fuarına mesleği sıradan işçi, ama bir süredir işsiz bir babanın başı açık eşi ve (biri tekerlekli sandalyede) üç çocuğu da geldi. Kitap alacak paraları yoktu, ama sergiyi iki gün gezdiler. Küçük kızın almak istediği ancak parayı denkleştiremediği (Küba üstüne) kitabı bizden biri satın alıp ona verdi. Yukarıda iki farklı insanın kendilerine özgü ürkekliklerini aktardım. Bizdeki korkulara baba, üst, erkek, devlet, Allah, cin ve şeytan korkusu ekleniyor. Kişinin soru soran araştırıcı yönü baltalanmakta, özgür düşünce yerini, kişide ve toplumda boş inançlara bırakmaktadır. Küçük yaşlardaki bu olumsuzluklardan sonra, sıra şimdi de genç kızlar için türbanda diretmeğe geldi. Birkaç yıl önce, Londra’da Avrupa İslâm Kurulu adında bir yere uğrayıp yayınlarını almıştım. İçinde iki Müslüman kadının (Ayşe Lemu ve Fatima Hîren) kaleme aldığı “İslâm’da Kadın” başlıklı bir kitap da var. Kadının giyinmesine ilişkin şunu yazıyor: “Müslüman bir kadın sokağa çıkınca ve eşiyle yakınları dışında birileri onu görecekse, gövdesinin her yerini kapamalı ve yapısının hiçbir yeri görünmemelidir… Batı giysilerinin amacı gövdeyi açığa vurmak, Müslüman giysisinin ise onu saklamaktır… Giysi baştan ayağa gövdeyi bütünüyle kapamalı ve gövde çizgileri fark edilir olmamalıdır. Kimi bilginlere göre, kadının yalnız elleriyle yüzü açık olabilir; kimilerine göreyse yüz de kapanmalıdır. Demek ki, bu konuda iki görüş var. Öte yandan, bu alçak gönüllü tavırda sorumluluk yalnız kadınların omuzunda da değildir…Allah der ki: ‘İnananlara gözlerine egemen olup kadınların özel yerlerine bakmamalarını öğütle...Kadınlara da gözlerini dikkatli kullanmalarını ve özel yerlerini iyi korumalarını ve çekiciliklerini açığa çıkarmamalarını söyle’…” Britanya başkentinde İslâm’ı tanıtan bu küçük kitapta Allah’ın ve “bilginler”in görüşleri bu sözlerle açıklanıyor. Gene Prof. Öztürk’ün 19 Ocak 2008’de yayınlanmış “Kadın Neden Örtünmeli?” diye bir gazete yazısı var. Yazara göre, bu inanca bakılırsa kadın saçını gösterdi mi erkeğin cinsel dürtüleri uyanır, erkek baştan çıkar ve onunla birlikte kadın da. Oysa, kadın örtündü mü hem kadın korunur, hem de erkek. Demek ki, kadınla erkek birbirlerini görünce hemen baştan çıkarlar. Her ikisi de cinsel dürtüleri engellemede güçsüzdürler. Nedeni erkeğin kadını cinsel bir dürtü olarak görmesi ve o dürtüye yenik düşmesidir. Kendini denetleyemediği gibi, kadın da (ona göre) güvenilmez bir yaratıktır. Erkeğin gözünde, kadın aldatmaya ve aldatılmaya eğilimlidir. Erkeğin kadını kapalı görmekte ısrarının ardında kadından başka kendine güvensizliği de var. Kadını denetimi altına almazsa, kadın başını alır gider. Bu değerlendirmeleri kabul edip üniversite kapısından giren genç kadını düşünelim. Çocukluk deneyimleri onu zaten ürkek yapmıştır. Okul çağında sorgulayan değil, ders notu ezberleten bir eğitim sisteminin ürünüdür. Onun üstüne geçip oturan türban İslâmcı giysi yorumunun sınırlarını da birlikte getiriyor. İçlerinde bebekliklerinde bile başları kapalı olanlar da bulunabilir. Ya da kendi çocuğunun başını da saçları çıkar çıkmaz minik türbanla örtecektir. Ama asıl önemlisi, türbanın simgelediği inançları sorgulamayacak ve bu tavırla üniversite diploması sahibi olacaktır. Yakın geçmişte “Malezya gibi olur muyuz?” sorusu soruldu. Bir ay önce Malezya’daydım. Kanımca, Türkiye’deki tutuculuk, gericilik ve İslâmcılık gizilgücü Malezya’dakini aşıyor. Birkaç yıl önce, Kuveyt’te Suudî’lerin kalabalık olarak katıldıkları bir toplantı olmuştu. Bu, 17 Arap üniversitesi rektörünün ortak toplantısıydı. Amacı Arap dünyasında bilim ve teknolojinin önündeki engelleri saptamak ve ortadan kaldırmaktı. Ancak, toplantıda salt yalnızca tek bir konu konuşulabildi: “Bilim İslâmî midir?” Suudîler katıksız bilimin Mutezile eğilimleri beslediğini, bilimin lâik olduğunu ve İslâmî inançlara ters düştüğünü savundular. Teknoloji ürünlerinin petrol dışsatımından edinilen kârlarla satın alınabileceğini, ama katıksız bilime onay veremeyeceklerini bildirdiler. Rektörler toplantısı bu çizgiyi benimseyerek başka bir konuyu konuşmaya gerek duymadan dağıldı. Kendi hâline bırakılırsa, türbanın son duraklarından biri bu olabilir!
|