| Kaya Ataberk |
Laiklik mücadelesi neden zorunludur ve kimin görevidir? Türbanlı Türkiye’ye giderken Tayyip Erdoğan’ın “velev ki siyasal simge” açıklamasından beri Türkiye beklenenin de üzerinde bir hızla Şeriat yolunda adımlar atmaya devam ediyor. Sağcıların klasik türban ittifakı acilen kuruldu ve türbanlı Türkiye’nin yaratılması süreci AKP-MHP ittifakıyla yoluna konuldu. Yıllardır bu tip durumlarda ortamı önce gerip sonra geri adım atarak yumuşatan AKP bu sefer buna gerek bile duymadı. Bir taraftan MHP’nin desteği, diğer taraftan da kendisine karşı konumlanan cephenin aczi, AKP’nin artık temkinli davranmasının anlamı kalmadığı fikrini onlarda uyandırdı. Artık son derece küstah ve geri adım atmayı düşünmeyecek bir Şeriatçı hareketimiz var. 28 Şubat’ta Şeriatçıların geri adım atmaya nasıl ikna olduklarını bir hatırlayalım. Bugünkü rahatlıklarının anlamı da burada gizlidir. O zaman kaybeden Şeriatçılar bugün rövanşı almak istiyorlar deniyor. Şunu açıklıkla tespit edelim ki, türban bu işin sadece başlangıcı ve ilk adımı olacaktır. Yaşadıklarımız dinci faşizmin kuruluşunun sadece ilk adımlarıdır. Bu sistem içinde Amerikan milliyetçisi MHP de, Kürt ırkçısı PKK da yer edinmenin kavgasını veriyorlar. MHP, kendisinden bir şeyler umanlara inat yapar gibi tüm oklarını Ordu’ya ve laiklik hassasiyeti gösterenlere çevirmeye devam ediyor: “Demokrasi dışı odakları siyasete müdahale etmeye davet eden odaklara dikkat edilecek. Çareyi sokaklarda arayanlara karşı hassasiyet gösterilecek.” İşte MHP’nin demokrasi anlayışı dedirtiyor insana… DSP Genel Başkanı Zeki Sezer ise bir komediye imza attı. Tayyip’i, Bahçeli’yi ve Köksal Toptan’ı ziyaret eden Sezer herhalde görüştüklerini çok zor durumda bırakmış olmalı. Ne de olsa sırf basında adı çıksın diye uğraşan bir parti başkanını yüzüne karşı gülmeden savmak güç iş olmalı… CHP ise sessiz ve etkisiz yerinde durmaya devam ediyor. Son günlerin tek anlam ifade etmeye çalışan çıkışı ise Yargıtay’dan geldi. Yargıtay Başkan Vekili Osman Şirin: “Başkanlar Kurulu, Cumhuriyet’in temel ilkelerinin zaafa uğratılmasının benimsenemeyeceğini, laiklik ilkesini doğrudan ya da dolaylı yeni düzenlemelerle zayıflatılmasının kesinlikle kabul edilemez olduğunu belirtmiştir” diyerek karşı çıkabilen bir kurum olarak konuştu ama bir destek bulamayınca bu açıklama da karanlığa karıştı gitti. Bir taraftan da tartışmaya farklı bir cepheden giren bir ekip daha var. Aydın Doğan medyası ve TÜSİAD, AKP’yi ilk kez eleştirmeye başladı. Ertuğrul Özkök ve Enis Berberoğlu gibi isimler bile AKP’nin özgürlükleri yok etmek yoluna girdiğini yazmaya başladı. Liberal kesimlerin ve Batıcı burjuvanın eleştirileri de doğal olarak gene AB eksenli oluyor. AKP’nin yaratmaya çalıştığı faşist diktada kendilerine bile yer kalmayacağının farkına varanlar yeni yeni ağlamaya başladılar. Yıllardır AKP’nin vatan satıcılığını, Kürtçülüğünü, özgürlük ve liberalizm adına alkışlayanlar bugün şaşırmış durumdalar ve ihanete uğramış hissediyorlar kendilerini. Bizse onlara gülüyoruz. Kürt-İslam faşizmi bugün TÜSİAD’a ya da Doğan’a muhtaç değildir. Kendi Şeriatçı burjuvazisini de, kendi medyasını oluşturdular artık. Eee, ne yapalım, faşizm bu. Kendini yaratanları da siler çoğu zaman. Önümüzdeki günlerde bu Batıcı liberallerimizin laiklik yakarışlarını daha çok duyacağız sanırız. İşte bir oyun böyle sahneleniyor. Peki laikliği nasıl savunmak gerekir, bu aslında kimin meselesidir? En önemlisi Atatürkçüler yıllardır neden hep kaybetmektedir? Atatürk’ün ulus-devlet projesi ve laiklik Ortam ve kafalar bu kadar bulanıklaşmışken bazı temel gerçekleri yeniden tespit etmek bir zorunluluk oluyor ister istemez. Atatürk, bazı kesimlerin sandığının aksine laikliği Türkiye’yi Batılılaştırmak için bir ilke olarak kabul etmemişti. Atatürk’ün Altı Ok’unun altısı da aslında emperyalizme karşı kurulan ve konumlanan bir ulus-devletin temel taşlarıydı. Nasıl ki milliyetçilik Batı sömürgeciliğine karşı ulusun birliği ve direnişiyse, halkçılık bu milletin sömürülmesine karşı durmaksa, laiklik de sömürgecilere ve onların içerdeki Ortaçağ kalıntısı unsurları da içeren işbirlikçilerine karşı çağdaşlaşmanın adıdır. Laiklik bir anlamda ulusu ümmete dönüştüren, mezheplere bölen dinciliğe karşı milliyetçiliğin tamamlanması olurken, bir anlamda da halkın düşüncesini zincirleyen gerici hurafe baskısına karşı bilimsel düşüncenin koruyucusu olmuştur. Bu açılardan bakıldığında laikliğin bugün savunulmaya çalışılan zeminin çok uzağında, sol ve antiemperyalist zeminde anlam kazandığı görülmektedir. Bu anlamından soyutlanan laiklik ise liberallerin faşizme beş kala muhalefete geçmelerinde yer bulmaktadır. Burada Atatürkçülerin yıllardır yaptıkları yanlışın da altını çizmeliyiz. Bu yanlış, Atatürkçülüğü laiklikle sınırlandırma, onu soldan ve milliyetçi antiemperyalizmden koparma yanlışıdır. “Türkiye laiktir laik kalacak” derken, “Tam bağımsız Türkiye” demeyi unutma yanlışıdır. Tüm barikatı bu noktada kurma yanlışı Atatürkçü kesimi halkı kendi yanında bulamama durumuna düşürmüştür. Sadece laiklikle ilgilenen ama halkın sömürülmesini, Türkiye’nin bölünmesini dikkate almayan anlayış yalnız kalmaya mahkumdur. Bugün AKP’nin türban dayatmasına karşı insanlar eylem yapmakta, Anıtkabir’e akmakta… Bu tabii ki iyi bir şeydir ancak bir o kadar da yetersizdir. Laikliğin dışındaki diğer oklar yıllardır kırılıp bir kenara atılmaktadır. Bunun yapan da sadece sağcılar ve emperyalizm değildir. Maalesef bizzat bunu CHP gibi kurumlar yapmıştır. Artık bu hatalarının yarattığı canavarla yüzleşmek zorundalar. Laiklik mücadelesi, solun ve milliyetçilerin görevidir Yıllardır biz TÜRKSOLU olarak laikliğe karşı her girişimin karşısında en büyük tepkiyi ve hassasiyeti gösterdik. Laiklik mücadelesi Atatürkçü mücadelenin olmazsa olmazı oldu bizim için. Laiklik mücadelesini anlamsız bulan komprador “sol”un türban cephesine düşüşünü de, Atatürkçülüğü laikliğe indirgeyen “gardrop” erbabının teslim oluşunu da izlerken biz sağlam politik konumumuzu koruduk ve koruyacağız. Bugün TÜSİAD laiklik için açıklama yaptı diye sevinenlerin aczini de, laiklik için AB’den medet umanların zavallılığını da bu anlayışla izliyoruz. Bu kesimler kendilerine değil başkalarına güvenmeye alışmışlardır. Yıllardır güvendikleri dağlara kar yağar ama onlar başka dayanacak yer ararlar. Onu da bulamadıkları gün beyaz bayrağı ilk onlar çekecektir. Neden mi? Çünkü laiklik mücadelesi bir zorunluluktur ve bu mücadele solun ve milliyetçilerin işidir. Burjuvaların, idare-i maslahatçıların ya da gardropçuların değil. Bizim yani TÜRKSOLU’nun, devrimcilerin işidir.
|