11.02.2008/Sayı:173
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Okan İşbecer

Brüksel lahanasının hıyarlığı!

Hadi Uluengin

Doğu Perinçek
Hadi, Aydınlık tarikatından hocası Perinçek’le birlikte görülüyor.

Hürriyet gazetesi yazarı Hadi Uluengin’i tanımayanınız yoktur. Vatandaşı olduğu Belçika’dan yazdığı yazılarla AB cephesinin yılmaz cengaveri olan Hadi, aynı zamanda medyadaki Atatürkçülük ve milliyetçilik düşmanı yazarlar arasında ilk sıralarda yer alır. Brüksel’den yazdığı yazılarla Batıcılığın bayrak tutanı önde gideni olmuştur adeta. Yazılarındaki bol kavramlara ve entelektüel (!) üsluba bakınca kendisini bir şey zannedersiniz ancak zahmet edip okuduğunuz zaman aslında içinin ne kadar boş olduğunu ve buram buram Türk düşmanlığı koktuğunu görürsünüz. Anında da mideniz bulanmaya başlar.

Hadi Uluengin aynı zamanda ilk ortaya çıktığı andan beri TÜRKSOLU’nun can düşmanı olan yazardır. Bugüne kadar TÜRKSOLU’na karşı medyada yürütülen tüm linç kampanyalarında en ön safta yerini alarak aklı sıra bizi bitirmeye çalışmıştır. Bize o kadar düşmandır ki, Hürriyet gazetesi’nin aldığı TÜRKSOLU’ndan bahsetmeme kararına rağmen kendini tutamayarak hakkımızda mesnetsiz iddialar ortaya atmaktan geri duramamıştır. Bunun böyle olması bizler için gayet doğaldır. Kendini hiçbir zaman giremeyeceği sözde Batı medeniyeti uğruna her türlü hizmeti yapmaya adayan Hadi, bizim gibi Atatürkçü, milliyetçi ve gerçek solcu bir harekete saldırmayacaktı da AKP, MHP gibi Türk düşmanı siyasi hareketlere mi saldıracaktı?

Gerçi Hadi’nin Türk ve sol düşmanlığını daha iyi anlayabilmemiz için onu bütünlüklü olarak değerlendirmemiz gerekir. Hadi’nin Türk düşmanlığı 80 öncesine dayanır. 80 öncesinde Aydınlık tarikatında Perinçek’in rahle-i tedrisinden geçen Hadi, bu tarikattan mezun olup farklı alanlarda Türk düşmanlığına devam eden Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Gülay Göktürk gibi diğer Aydınlık kökenli sözde aydınlar arasında önemli bir yer edinmiştir. Ama itiraf edelim bu saydığımız isimlerin hiçbiri Hadi’nin eline su bile dökemez. Nerede kalmıştık. Evet Perinçek’in rahle-i tedrisinden geçen Hadi, artık kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenince önce döneklik yolunu tutar. Ama bu öyle bir dönekliktir ki, geçmişine toptan küfreder ve döndüğü tarihi doğum günü olarak görür. Daha sonra ise önce Brüksel’e kapağı atar, sonra da Aydın Doğan’a kapılanır. Sonrası ise dozajı hergün artan Türk düşmanlığı, Atatürk düşmanlığıdır. Batılı efendilerine kendisini ispat etmek için canhıraş bir mücadeleye girer. Bütün saldırılarda en önde yer alır ve tetikçiliği kimseye bırakmaz.

Hadi’nin TÜRKSOLU düşmanlığı, ilk olarak, ABD’nin Irak’a saldırdığı dönemde başlar. ABD’nin mazlum Irak milletine saldırmasıyla eş zamanlı olarak Hadi de Türkiye’de mazlum milletleri savunan tek siyasi hareket olan TÜRKSOLU’na karşı bir linç kampanyasının fitilini ateşler. Amerikancı Hürriyet bir taraftan Hadi’nin eliyle “Saddamcı Atatürkçü olur mu?” diye bizi mahkum ettirmeye çalışırken, diğer taraftan da gazetemizde yazı yazan hayatı, çizgisi, mücadelesi belli olan Atatürkçü aydınlarımız üzerinde bir psikolojik baskı kurmaya çalışıyordu. Zannediyorlardı ki kendileri hakkında iki haber yapılınca bu isimler TÜRKSOLU’nda yazmaktan vazgeçecekler. Herkesi kendileri gibi anlık tavır değiştiren dolap beygirleri zannedenler, yazarlarımızın onurlu tavırları karşısında dumura uğramışlardı. Bu nedenle TÜRKSOLU’na ve yazarlarına olan düşmanlıkları hiçbir zaman azalmadı.

Bu ilk linç kampanyası bizim tavizsiz duruşumuz sayesinde bir anda TÜRKSOLU için reklam kampanyasına dönüşünce Hadi ve şürekası iyice çileden çıkmıştı.

Ancak yılmadılar ve ikinci linç kampanyası için pusuya yattılar. Yıldız Teknik Üniversitesinde PKK’lı güruhun satırlı, döner bıçaklı saldırısından çıktığımızın hemen ertesinde Hadi ve hempaları yine sazı ele aldılar. Neymiş efendim böyle Atatürkçülük olur muymuş? Yine bildik hikaye ve yazarlarımıza karşı bir psikolojik baskı süreci. Ancak Atatürkçülüğe samimiyetle bağlı yazarlarımız bundan yılmadılar. Sonrasında ise Hürriyet gazetesi, bundan sonra hiçbir şekilde TÜRKSOLU’ndan bahsetmeme kararını açıklamıştı. Çünkü ne zaman hürriyet gazetesi ve Hadi bizden bahsetse tam tersi bir etki yaratarak bizi büyütüyordu.

Ancak Hürriyet’in ve Ertuğrul Özkök’ün kararlılığı çok sürmedi. 2005 yazında başyazarımız Gökçe Fırat’ın Türk Milleti’nde bilinç sıçraması yaratan “Kürt İstilası” yazıları yayınlanınca Hadi, kendini tutamayarak çalıştığı kurumun kararlarını çiğnedi ve yeni bir kampanyanın startını verdi. Ancak bu kampanyanın sonucu da diğerlerinden farklı olmadı.

Bu tarihsel süreci kısaca özetledikten sonra günümüze dönebiliriz. İşte bu müzmin Türk düşmanı Hadi, yine geçtiğimiz hafta sütunlarını bize açtı ve sözde Ergenekon çetesi ile TÜRKSOLU arasında kendince kurduğu bağlantıları ortaya koyarak aklı sıra bizi hedef gösterdi. Hadi Uluengin, 31 Ocak tarihli “Karargahı ve İttifakı” başlıklı yazısında şöyle diyor: “Mesela, Patrikhane’nin sanık sözcüsü Sevgi Erenol’un “ordu göreve” ve “Kürt malı alma” provokatörü “Türk Solu” dergisine yazar olması; aynı derginin de yine “Ergenekon” sanığı Kemal Kerinçsiz’i “yılın Gandi’si” diye taçlandırması hakkında şöyle bir düşünün.” Böylece Hadi, bizi de Ergenekon sözde çetesine dahil etmiş oldu.

Öncelikle şunu söyleyelim. Bu bizim sözde çeteye ilk dahil edilişimiz değil. 17 Şubat 2007 tarihinde Aydın Doğan’ın sol kolu Radikal yayınladığı bir şema ile bütün ulusalcı örgütlenmelerin beyni olarak göstermişti. Ama aradan geçen zaman TÜRKSOLU hareketinin bu tip örgütlenmelerle herhangi bir alakası olmadığını ortaya koydu. Nitekim hiç kimse de Radikal’in yayınladığı bu sahte şemayı dikkate almadı. O nedenle şimdi Hadi’nin Sevgi Erenerol’u TÜRKSOLU yazarı gibi gösterip “TÜRKSOLU da onlardan” tarzında feryat etmesi beyhude bir çaba olarak kalacak. İsteyen gidip Hadi’ye sorabilir, bu ne biçim yazar ki yıllardır TÜRKSOLU’nda yazmıyor diye. Hadi de bilir Erenerol’un yazarımız olmadığını ama maksat çamur at izi kalsın. Yazdıklarından bir şey daha anlıyoruz ki Hadi, yılın faşisti seçilemediğine epey bozulmuş. 2006 yılında düzenlediğimiz ve çeşitli kategorilerde Türk düşmanlarını halkın oylarıyla belirleyip teşhir ettiğimiz kampanyada “aydınlar” kategorisinde Hadi de yarışıyordu. Ancak oylama sonucunda ola ola beşinci olabilmişti. Hadi hatırlar bu yılın faşistleri, Taksim meydanında açtığımız standlarda halkoylarıyla belirlenmişti.

Perinçek tarikatının yetiştirdiği en has Türk düşmanlarından olan Hadi, böylelikle milliyetçi ve sol düşmanı kimliğini bir kez daha gösterme fırsatı buldu. Eminiz ki Batılı efendileri yaptığı bu hizmetten dolayı onunla gurur duyuyordur. Hadi’ye son bir şey hatırlatalım. Bu tip bir propagandayla korkutabileceğin tek bir TÜRKSOLU yazarı ya da neferi yok. Çünkü bizler devrimciyiz ve de devrimciler satılık kalemlerin ucuz propagandalarını yemezler. Bunu defalarca ispatladık, gerekirse defalarca yine ispatlarız. Anlaşıldı mı Brüksel lahanası.


Atatürkçü saf

Vural SavaşAKP’nin MHP ile birlikte başlattığı türbanı serbest bırakma girişimi bir kısım Atatürkçü kesimde farklı algılamalara sebep oldu. AKP ile MHP türban yasağını kaldırmak için yasa tasarısını meclis’e getirirken CHP yine anayasa Mahkemesi kartını oynama sinyalleri verdi. Gelinen noktada artık belli kurumlara sırtını dayayarak engelleme çabaları anlamını yitirirken Cumhuriyet Mitinglerini düzenleyen kesimler de bu kez türban mitingleri için düğmeye basmak üzere.

Ancak bu Atatürkçü kesim içinde biri var ki tüm bu gelişmelere rağmen mücadele etmemenin teorisini yapmaya çalışıyor. Bahsettiğimiz kişi, Yargıtay eski Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş. AKP ile MHP’nin üzerinde anlaştıkları formülü “olumlu bir gelişme” olarak değerlendiren Savaş, bu yolla türbanın anayasaya giremeyeceğini ve yasalarda yapılacak iptal etme ve düzeltme şansı olabileceğini belirtti. Savaş’ın açıklaması özetle şöyle: “Türbanın Anayasaya sokulması çok tehlikeli bir yoldu. Türban ilkokula kadar girecekti. Ama şimdi yasa ile yapılacağı için iptal etme ve düzeltilme şansı olacak. Bu AKP için çok büyük bir geri adımdır, düzeltilmesinin yolu vardır.”

Adamlar türban yasağının kaldırılması ile ilgili yasayı meclise sokarken bizim bazı saf Atatürkçülerimiz hala geri dönüş olacağı beklentisi ile mücadeleden kaçmanın yollarını arıyor. Neymiş efendim türban anayasaya girmiyormuş. Toplumsal alana girdikten sonra Anayasaya girse ne girmese ne? Zaten adamların Anayasayı falan da taktıkları yok. siz hala geri adım attılar diye kendinizi avutun, adamlar adım adım şeriatı getirsinler. Türkiye’de bu kafada Atatürkçüler olduğu sürece AKP yolunu çok daha kolay alır. Nasıl olsa attığı her adımdan olumlu sonuçlar çıkarabilen ve yasaları değiştirerek bir şeyler yapılabileceğini düşünen Atatürkçüler var. Bu Atatürkçüler aynı zamanda bir gün mecliste yasaları değiştirecek kadar çoğunluğa erişebileceklerini de düşünüyorlar.

Bu değişikliği kim yapacak?

Vural Savaş’ın “Atatürk’ün Kemiklerini Sızlatan Parti” dediği CHP mi?


AKP ve Rektörler karşı karşıya

AKP ve rektörler karşı karşıyaAKP’nin MHP ile birlikte başlattığı türbanı üniversitelerde serbest bırakma girişimi, AKP ile rektörleri bir kez daha karşı karşıya getirdi. İktidara geldiği ilk günden itibaren çatışmaya başlayan AKP ve üniversite arasındaki çelişki uzlaşılacak türden değil. Nitekim son yapılan düzenlemelerin hedefinde olan üniversiteler, AKP’nin girişimine karşı direnişe geçti. Bu kez yanında YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan da olmasına rağmen AKP, rektörlerle başa çıkmakta hala zorlanıyor.

Tayyip’in Madrid’deki açıklamalarından sonra MHP’nin de omuz vermesiyle türbanı üniversitelerde serbest bırakma yönünde önemli bir adım atan ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez türban yasasını meclise getiren AKP’ye ilk tepki hatırlayacağınız gibi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’dan gelmişti. Türbanın serbest bırakılmasına yönelik bir girişimin sözkonusu partilerin kapatılmasına neden olabileceğini hatırlatan Yalçınkaya, AKP ve MHP’yi uyarmıştı. İkinci büyük tepki ise beklenildiği gibi üniversitelerden geldi. AKP ve MHP’nin yasa teklifinde anlaşmalarının hemen ardından birbiri ardına açıklamalar yapan rektörler böylesi bir girişimin doğrudan doğruya rejimi değiştirmeye yönelik olduğunu ve laiklik ilkesinin aşındırılacağını belirterek karşı çıktılar.

Rektörlerin ve Üniversiteler Arası Kurul’un karşı çıkmasının ardından AKP yanlısı “özgürlükçü” Öğretim Üyeleri ve rektörler de karşı çıkışta bulunarak yeni bir cephe açtılar. Bir tarafta Üniversiteler Arası Kurul başkanlığında toplanan rektörler AKP’yi uyarırken diğer tarafta AKP’ye yakın rektör ve öğretim üyeleri ise türbana özgürlük için imza toplamaya başladılar. Böylece AKP üniversiteleri ikiye bölmüş oldu. Türbana özgürlük için imza atan öğretim üyelerinin Zaman, Star ve Yenişafak gibi gazetelerde AKP yanlısı yazdıkları yazılarla tanınmış isimler olmaları AKP’nin üniversitelere yönelik operasyonunda epey yol aldığını gösteriyor.

En son ODTÜ’de toplanan Üniversiteler Arası Kurul toplantısına katılan YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın tutumu, AKP’ye kaptırılan kurumların nasıl kullanıldığının en bariz örneğini oluşturdu. Toplantı öncesi açıklama yaparak Kurul’un toplanmasını istemediğini belirten Özcan, toplantıyı engelleyemeyince Kurul’un toplantısına katılarak Rektörlerin siyasete karışmamalarını istedi. Ancak burada rektörlerin yoğun protestosuyla karşılaştı. “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganlarıyla Özcan’ı protesto eder Rektörler türbana karşı kararlılıklarını bir kez daha ilan ettiler.


Baskın’a bir tokat da Ermenilerden

Baskın Oran
Baskın Oran

Ermenici Baskın Oran şu anda Fransa’daki Ermeni lobisinden yediği darbenin etkisiyle şok olmuş durumda. Daha önce “Türkiye’li” Başbakan için hazırladığı Azınlık Raporu ile gündeme gelen ve tepki çeken Baskın Oran, hatırlayacağınız gibi 22 Temmuz seçimlerinde PKK’nın desteklediği bağımsız adaylar arasından milletvekili adayı olmuştu. Ancak daha sonra PKK karşısına DTP İstanbul İl Başkanını aday olarak çıkardı ve netice itibariyle Baskın, Cihangir’e muhtar olmaya yetecek kadar bile oy alamadan, seçimlerden mağlup ayrılmıştı. Bu olay işbirlikçiler açısından çok önemli bir ders içeriyordu. Ne kadar işbirlikçi olursanız olun bir kullanılma süreniz vardır ve miadınızı doldurduğunuzda yeriniz çöp tenekesidir. Seçimler sırasında Baskın’ın yaşadığı da bir nevi çöp tenekesine atılmaktı. Sonuçta o Kürt değildi ve Kürtler onu seçmeyerek tavırlarını ortaya koymuşlardı. Baskın’ın bunca yıldır yaptığı işbirlikçilik de yanına kar kalmıştı.

Benzer bir kenara atılma olayını Baskın bu kez Ermeni cephesinde yaşadı. Villeurbanne Belediye Meclisi seçimlerinde aday olan Baskın’ın kızı Sırma Oran, Ermeni lobisine yakınlığı ile bilinen Belediye Başkanı Jean-Paul Bret’in baskıları sonucu adaylıktan çekilmek zorunda kalmış. Liberation gazetesinin Lyon baskısı olan Libe-Lyon’un haberine göre olaylar şöyle gelişmiş. Belediye Başkanı Jean-Paul Bret ilk önce Sırma Oran’dan Ermeni soykırımı konusundaki görüşlerini açıklamasını istedi. Oran’ın, böyle bir soykırımın olduğuna dair kuşku duymadığını söylemesine ve bu görüşünü Ermeni Cemaati temsilcisi huzurunda tekrarlamasına rağmen, bu kez Bret, Sırma Oran’ın Lyon’daki Ermeni soykırımı anıtı önünde saygı duruşunda bulunmasını şart koşmuş. Bu tür baskılara daha fazla dayanamayan Sırma da adaylıktan vazgeçtiğini açıklamış. Baskın Oran’ın da Hrant Dink’in ölüm yıldönümünde Fransa’da düzenlenen anma törenleri için Paris’te bulunduğu bir sırada gerçekleşen bu olay ile ilgili Oran cephesinden herhangi bir açıklama yapılmadı. Bu olay bir de şunu gösteriyor ki, işbirlikçiliğin sonu yok. Sözde soykırımı kabul edersiniz, kabul ettiğinizi ilan etmenizi isterler. İlan edersiniz, bu kez sözde anıt önünde saygı duruşu isterler. Belki onu da yaparsınız ama size “kusura bakmayın, buraya kadar” der. Çünkü siz Ermeni değilsiniz. İnsan hayatı öğretici derslerle doludur. Hele işbirlikçilerin hayatı, bu konuda deniz deryadır.


..kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... ..kısa... kısa...
Genelkurmay Başkanlığı Geçtiğimiz hafta internet üzerinden yayın yapan bir haber sitesinin yayınladığı bir haber şayet doğruysa Türkiye açısından işler oldukça vahim bir noktada demektir. Habere göre Genelkurmay Başkanlığı da AB fonlarından faydalanıyormuş.

Avrupa Birliği Genel Sekreterliği bürokratlarının Meclis AB Uyum Komisyonuna verdiği brifingde verilen bilgiler çerçevesinde ortaya çıkan duruma göre AB, “Mehmetçik Projesi” çerçevesinde Genelkurmay Başkanlığına 12.7 milyon Euro hibe etmiş.

Haberde eğitim projesinin toplam maliyetinin 15.3 milyon Euro olduğu, bunun 12.7 milyon Euro’sunun AB tarafından karşılandığı vurguladı. Genel Sekreterlik bürokratları, Genelkurmay’ın ilk kez sosyal bir proje için AB’den destek aldığını vurgulamış.

Bu haber günlük basında pek fazla yer almamasına rağmen söz konusu haber sitesinin 3 Şubat tarihinde en çok okunan haberi olmuş. Genelkurmay Başkanlığı ise konu ile ilgili herhangi bir açıklama yapmadı. Beklide haberleri yoktur. Her neyse biz haberi görünce aklımıza Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışını ortaya koyduğu “İstiklali tam denildiği zaman tabiki siyasi, mali iktisadi adli, askeri, her hususta istiklali tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklalden mahrumiyet millet ve memleketin hakiki manasıyla bütün istiklalin mahrumiyeti demektir” sözü geldi.

TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, AKP’nin kimliği konusundaki tartışmaları yeni bir açılım getirdi. AKP’nin kimliği, çok tartışılan ve kafaları karıştıran bir konudur. Çünkü yapıp ettikleri ile söylemleri çoğu zaman çelişir. Tek tutarlı oldukları nokta tavizsiz Amerikancılıklarıdır. İslami söylemler kullanırlar ama daha çok Hristiyan ülkelerle içli dışlıdırlar. Sürekli batıya açılmaya çalışırlar ama Batı, Müslüman dünyaya kan kusturur. Bizler mesela AKP’nin kimliğinin Kürt-İslamcı olduğunu söyleriz. Bunun AKP’ye ABD tarafından biçilmiş gömlek olduğunu düşünürüz. Malum Başbakan “Milli Görüş gömleğimi çıkarttım” diyor ya, yerine bu gömleğini giymiş olmalı.

TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, AKP’nin kimliği konusundaki tartışmaları yeni bir açılım getirdi. Almanya’da Die Welt verdiği röportajda AKP’nin “Hristiyan Demokrat” partilerle uygulamalarının birbirine çok benzediğini söyleyerek AKP’nin “Avrupa Hristiyan Demokrat Partiler Grubuna” alınması gerektiğini söyledi. AKP’nin neden Türkiye’de değişimin öncüsü olduğu yönündeki soruyu yanıtlayan Yalçındağ, AKP’nin Alman CDU (Hristiyan Demokrat Birlik Partisi)’ya olan benzerliğinden bahsetmiş. Bilindiği gibi Alman CDU ve Sarkozy Türkiye’nin AB üyeliği için sürekli sorun çıkarıyorlar. Yalçındağ belki bu sorunu böyle çözmek istiyordur. Biz tabi AKP’nin Türk ve Müslüman partisi olmadığını biliyorduk ama Avrupalı Hristiyan parti olduğunu bilmiyorduk. Konu ile ilgili yaptığı açılım için Yalçındağ’a teşekkür ederken AKP’lilerden de konu ile ilgili doyurucu bir açıklama bekliyoruz.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe