| Hasan Sezer |
Demokrasi Demokrasi akıl ve vicdanla ilgili ahlaki bir sorun değildir. Demokrasi, dünya nimetlerinin paylaşımı ile ilgili maddi çıkar sorunudur. Bu sorun, kitle örgütlerinin haksızlıklara karşı, sömürüye karşı, üretim ve bölüşüm ilişkilerindeki dengesizliklere karşı mücadelesi sonucu kazanılan bir mevzidir.Kapitalist sistemlerde haksızlığı iki grupta toplamak mümkündür. Birincisi, egemen sınıfın haksız saydığı haksızlıklardır. Bu tür haksızlıklar karşısında egemen sınıfın koyduğu yasalar çerçevesinde hakkımızı arama olanaklarına sahibiz. Yani; malınız çalınsa, işveren ücretinizi ödemese mahkemeye başvurursunuz. Bu tip haksızlıklar için bir mücadeleye gerek görülmez. İkinci grup haksızlıklar ise egemen güçlerin haksızlık olarak görmediği haksızlıklardır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, devleti, sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlar. Bu tanım gereği işsizine iş bulmak, aç insanın karnını doyurmak, eğitim çağına gelmiş tüm genç ve çocukların eğitim ihtiyaçlarını karşılamak ve sağlık sorunu olan tüm yurttaşların sorunlarını gidermek mecburiyeti vardır. Bu mecburiyet devletin görevidir. Bu nedenle eğitim, sağlık gibi toplumun büyük bir kesimlerini ilgilendiren sorunların çözümü için ne polise ne de mahkemeye gidemeyiz. Toplumun ekonomik, politik mücadele vermesi ile ancak bu haksızlıkları giderebiliriz. Toplumsal haksızlıklara karşı mücadele aracı, düşünme ve örgütlenme özgürlüğüdür. Örgütlenmenin kazanımları ve öncelikleri iyi belirlenmelidir ve halka anlatılmalıdır. Öncelikli olarak milli gelirden daha adil pay almak için, devletin tek yanlı yaptırımlarına karşı koymak için, ulusal kaynakların peşkeş çekilmesine dur demek için, yoksul halkın geleceğinin ipotek altına alınmasına karşı koymak için, ihanet içinde bulunan siyasi iktidarları alaşağı edip halkın yanında halkça bir düzen kurmak için, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip çıkmak için, çevre sorunlarına ağırlık koyabilmek için ulusal bir mücadelenin örgütlenmesi gerekmektedir. Demokrasi bu toplumsal muhalefetin mücadelesi ile kazanılan bir olgudur. Devlet; köleci toplumda köle sahiplerinin, feodal toplumda feodal beylerin, kapitalist toplumda ise kapitalistlerin devleti olmuştur. Çünkü köleci toplumda köle sahipleri, feodal toplumda feodal beyler, kapitalist toplumda kapitalistler kendi yasalarını halka dayatmıştır. Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesinde halkçı, devletçi bir devlet yapısını hayata geçirmek için mücadele etmiştir. Bu mücadele ölümünden sonra yerli işbirlikçi kapitalistlerin sayesinde emperyalizmin ve sömürünün cenderesine girmiştir. Ülke benim ülkemdir. Millet benim milletimdir. Devlet ise maalesef artık benim devletim olmaktan çıkmıştır. Millet olmak onurdur, şereftir, namustur. Devlet ise milletin soyadıdır. Türklerin devleti; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Asli görevi, Türk devletinin çıkar ve menfaatlerini korumak, vatanı savunmak için yapılan bir teşkilatlanmadır. Bu teşkilat kendi milletinin ayaklarına pranga takan bir mafya şebekesine dönüşmüş ise yapılacak tek yol, yurtseverlerin tek yumruk, tek yürek olarak Mustafa Kemal’in yarım bıraktığı devrimleri tamamlamak olmalıdır. Çünkü ulusal nesi varsa yabancılaşan, peşkeş çekilen ülkemde Meclis’e güvenmek gaflet ve dalaletten başka bir şey değildir. İhanet şebekeleri Meclis’i işgal etmiş durumdadır. O halde ne yapılmalıdır? Sonuç alıcı eylemin örgütlenmesi gerekmektedir. Eylemin hiçbir türünü reddetmiyorum. Ancak tüm ulusalcı, milliyetçi kesimlerin eylemi kabul görmesi esası üzerine kurgulanmalı ve yapılmalıdır. Toplumdan kopuk eylem, toplumu dinamik değil statik hale getirir. Toplumun dinamik güçleri bu düzenle sorunu olan kesimlerdir (İşçisi, köylüsü, dar gelirlisi, yoksul halk). Demokrasiyi yaratan güç ise bunların oluşturduğu kitle örgütleridir. Örgütlü toplum olmadan demokrasi olamaz. Bugünkü demokratik kitle örgütlerin beyni emperyalizmin buzdolabında, ayakları ise Türkiye’dedir. Böyle bir örgütlenme ne ulusa ne de temsil ettiği kitlelere yarar sağlamadığı gibi zarar vermektedir. Bugün eksik olan örgütlülüğümüzdür. Ulusal değerlerin emperyalizmin ve çokuluslu şirketlerin eline geçmesine sese çıkarmayan kitle örgütleri temsilcileri, hem temsil ettiği kitleye, hem de ulusuna ihanet etmektedir. Gündemde olan Sosyal Güvenlik Yasası’na (Sosyal Kölelik Yasasına) ses çıkarmamaları bilinçsizliklerinden değil hainliklerindendir. Bilinçli toplum örgütü, böyle bir yasaya izin vermek bir tarafa, teklifini bile hakaret kabul eden anlayıştır. Bugünkü devlet anlayışı sermayenin gücüne göre kurgulanmış bir devlet anlayışıdır. Bu anlayış, kapitalizmin anlayışı dışında, çarpık bir kapitalizm anlayışıdır. Ülkemde devletimin ve milletimin parçası olan yoksul halk ise Hitler mantığı ile yok edilmesi gereken bir güruh olarak görülmektedir. Devlet herkese iş, aş verecek baba değildir. Devletin babalık yaptığı, bir avuç çokuluslu, işbirlikçi şirkettir. Devlet, yoksul halkın ümüğünü sıkarak aldığı vergileri, onlara ucuz kredi kaldıraçlarıyla vererek babalık yapmaktır. Toplum kesimlerinin örgütlülüğü, istenince ortaya çıkan bir olgu değildir. Örgütlenme ve yapılanmalar belli bir zaman boyutu içinde kendine özgü sosyal-ekonomik yapının türevi olarak gelişir. “Hadi artık örgütlenelim” deyince iş bitmiyor. Sivil toplum örgütlenmesi ile devletin örgütlenmesi taban tabana zıttır. Kapitalizmin gelişmesi ile sömürülenlerin örgütlenmesinde öncü rolü oynayan sendikalar gelişti. Kapitalizm ile sendikaların çıkarları birbiri ile çakıştı ve bu örgütler sistemin işlerliğini engelleyen kurumlar olarak görüldü. Kapitalizm sendikaların gücünün kırılması ile sistemin devamlılığını sağlamaya çalışmıştır. Kırmak için oluşturulan tüm politika ve programlar sermaye tarafından oluşturulup taşeronlarına uygulatılmıştır. Sendikaların gücünün kırılmasının yanında, ulusal kurumların özel sektöre devredilmesi politikası da bunların politikasıdır. Dayatılan köleliktir. Kabul edilen ise gönüllü köleliktir. Köleliğin en adisi gönüllü köleliktir. Toplumun bu gönüllü köleliği benimsenmesine neden olanlar ise sözde kitle önderleridir. Ülkemde kitle önderleri satılmış, politikalar ise emperyalizmin okulundan mezun olmuş uşaklar tarafından yapılmaktadır. Ekonomik siyasal, sosyal kültürel bir kuşatmanın altında bir diktatörlük uygulanmaktadır. Siyaset toplumda kimin neyi, ne kadar alacağını belirleyen bir süreçtir. Ülkemde sermaye eksenli bir diktatörlük, yüzde seksenlik nüfusun yaşamını belirlemektedir. Politikalarını uygularken ulusal çıkarmış gibi temellendirerek, kendi çıkar ve menfaatlerini gizleyerek meşrulaştırma davranış kalıplarına girmektedirler. Bu davranış kalıbına giren egemen güçlerin elinde bir sürü cambaz, bir sürü madrabaz, bir sürü hokkabaz... Bu ip niye kopmaz? Çok yakındır. Bu ip kopar!
|