| Şükrü Aykutlu |
Mücadele eksenlerinde saf tutmak
Zamanını doldurmuş ve dünyamız gerçekliğinden uzaklaştırılmış bu toplumsal ilkelliklerin büyük çoğunluğunun, dinlerin ilk ortaya çıkışlarındaki insani ve toplumsal faydaya dönük özgün söylemlerinin de desteği ile bertaraf edildiğini söylemeden geçme haksızlığına saplanmayacağız. Toplumsal olguların ve dönüşümlerin analizini aklı selimle yapabilme yetisine sahip insanlar olarak; kölecilik, baskıcılık, bilimdışılık, ataerkil despotizm gibi birçok çağdışı yaşam düzeninden insanoğlunun kurtuluşuna dair söylem üreten semavi dinlerin, o dönem toplumları ve ezilmişleri üzerinde yarattığı umudu görmemezlikten, okumamazlıktan, bilmemezlikten gelme inkarcılığına sapamayız elbet. İnançları, ilk ve “orijinal” söylemleriyle bir toplum altyapısı kurgulama olgusu olmaktan çıkarıp; onları birer üstyapı kurumu olmaya dönüştüren ve “kurtarılmış insanı” yeniden ezmeye, çağları yeniden karartmaya yönelik birer şeytani ilah haline getirenlerse, bugünün geçerli mücadele eksenlerindeki taraflardan birini oluşturuyorlar. Hiç değişmeden.. Konumuz, binlerce yılın ardından bugün hâlâ tarafları arasında savaşımları süren, evrensel mücadele eksenleri. Gündemden bir türlü düşmeyen, belki de insanoğlu varolduğu sürece evrensel gerçeklikleri de hep varolacak olan ana mücadele eksenleri... “Aydınlık” ve “Karanlık...” İnsanın, bilinç düzeyi ile bir toplumsal varlığa dönüştüğü andan itibaren; tarihin belki de bilinen en eski ve ana mücadele ekseni... Birçokları için yüzeysel olarak din ile bilimin; kimileri içinse muhafazakarlık ve geleneksellikle ilerlemeciliğin arasındaki müthiş mücadele. Bildiğimiz, en az üç bin yıldır sürdüğü. Ondan öncesi toplumlara ilişkin bilgilerimiz o yıllardan itibaren saydamlığını yitiriyor çünkü. Daha eskiye gidemiyoruz. Pagan toplumlarında egemenlerin, her yeni bilgiye ulaşıldığında rahatsızlıklarının arttığını biliyoruz. Köle insanların bir mal kadar bile değer etmedikleri Roma düzeninde ortaya çıkan yeni bir inanç tapınımının ve insani değerler bazında yarattığı sosyal rüzgarın, Bizans tarafından bir üstyapı kurgusuna dönüştürülüp bugünün Vatikan canavarını doğurduğunu tarih bize belgeliyor. Aydınlığa yakılmış bir mum ışığının üstü kalın perdelerle örtülüyor egemenlerce. Diğer bir coğrafyada, kum fırtınaları içindeki çadırlarda sürdürülen iğrenç ve insanı aşağılayıcı toplum biçimi içinden, gene insani ve ama bu kez yazılı kurallar dağıtılıyor insanların önüne. Herkese “insan” ve sadece “insan” olduğu mesajı, altyapı oluştursun isteniyor belli ki. Bugünün yirmibirinci yüzyıl dünyasında bilimdışılıkla suçlanan o öğreti, 8. yüzyıldan başlayarak Mutezile akımının da etkisiyle bilimi araştırıyor, çeviriyor, yeniden üretiyor ve dünyaya yeniden dağıtıyor. Etkisi Endülüs’lere kadar uzanmakta. Bilim, onun “akılcı” yaklaşımı ile ilerliyor. Tam da bu sırada, yüzyıllar 11’in sonunu gösterirken, bir filozof, Gazali, çıkıyor ve diyor ki; “...akıl tüm gerçekliği anlamak için yeterli değildir!...” ...ve karanlık çağlar yeniden başlıyor. Binyılların birikimleri, kütüphaneleri, eserleri, o coğrafyada da Ortaçağ’ın karanlığına mahkum ediliyor. Gene aynı insani ve saf altyapının karanlık egemenlerce bir üstyapı kurumuna dönüştürülmesini izliyor tarih. Pagan ya da semavi dinlerin hangisinin dönemi olursa olsun genel kural değişmiyor: Orijinal hallerinde, yani doğum anlarında toplumsal dönüşümü ileri yönde yapmayı hedefleyen ilk öğretiler; egemenlerin o öğretiyi hegemonik bir kurgu haline dönüştürmeleriyle sonuçlanıyor hep. Kabacası, bir nev-i “insanlık adına faşizm” yapılıyor her dönem. ...ve bugün aydınlıkla karanlığın bu binyıllık mücadele ekseninde, evrensel bilim yuvalarında aydınlığı arayacak olanların kafaları, örtüyle yeniden karartılmak isteniyor. “...ama özgürlük için...” deniyor. Gariptir; karanlık, hep aydınlığın temel argümanlarını evirip çevirip bozarak sunuyor insanoğluna süslü elmasını. Karanlığın egemenlerine karşı mücadele sanki hiç bitmeyecek gibi.. “Emek” ve “Sermaye...” Buyurun size bitmeyen bir başka mücadele ekseni. İnsanın yontma taştan aletleri ile ilk üretimlerini yaptığı zamanlardan başlıyor mücadele, farkında olmaksızın. Eksenin iki ucunun farkına belki Roma’nın ilk cumhuriyet dönemleri içinde varılıyor. Milatın en az 500 öncesinde seçkin Patrici sınıfı ile üretken halk katmanları olan Plebler arasındaki mücadeleler, bu eksenin belki de ilk somut örnekleri. Mücadelenin adını koymaksa Marks ekolüne nasip oluyor. Bugün, milattan sonra üçüncü binyıla girdiğimizde (tarihi hep İsa’ya göre betimlemekten kurtuluş ne zaman acaba?) emeğin de, sermayenin de biçimleri epey değişime uğramış olsa da, Marks’ın o vahim tespiti “artı değer”in nasıl bölüşüleceği hâlâ kavga konusudur. Bana sorarsanız, gerçekte bölüşülmemesi bile gereken, yani doğrudan üretenin elinde kalması sonucuna varacak olan bir zaferi görecek midir insanoğlu? Gariptir; eksenin karanlık ucundaki sermaye, emek sahibine hep daha fazla refah vaat ederek sunuyor süslü elmasını. Egemenlere karşı mücadele sürüyor.. “Bağımsızlıkçılık” ve “Sömürgecilik/Emperyalizm...” Bir önce anlattığımız mücadele ekseninin karanlık ucu sınırlar ötesine taştığında, ortaya “yabancıyla mücadele” olarak özetlenebilecek bir yeni olgu çıkıyor. İşte o anda eksen, yeni bir tanımlamaya yelken açıyor: Bağımsızlık savaşımı. İnsanoğlunun bütün varoluş mücadelesi elbette üretim-paylaşım dengesi çevresinde gelişiyor. Ne ten rengi, ne damarlarındaki kan, ne de genlerindeki nitelikler bu Ademoğlu’nun tepkilerinin asli sebebi değil. Ürettiğini kendisinin tüketebilmesi, öncelikle kendi emeğine sahip olabilmesini ve elbette yabancıya karşı bağımsız kalabilmesini gerektiriyor. Hele de artı değerine el koymaya kalkışan; topraklarını çevirdiği çitlerin dışından bakan sömürgeci ise... Karanlığın egemenlerinin en büyük silahları sermaye olduğu gibi, sermayenin uzun kolları da sınırötelerindeki ezilen toplumların emeğine göz dikiyor. Gariptir; sömürgeci, hep medeniyet getirecekmiş edasıyla sunuyor süslü elmasını yurdun sahiplerine. Emperyalizmin egemenlerine karşı mücadele; emekle, aydınlıkla eşdeğerde... “Ulusçuluk” ve “Küreselcilik/ Enternasyonalcilik...” Geliyoruz günümüz gerçeğine. Binyılların mücadele silsilesini aklı selimle gözden geçirdiğinizde, ortaya çıkan bu yeni mücadele ekseninde de safınızı kolayca belirleyebilirsiniz artık. Aydınlığın, karanlığın egemenlerine karşı durabilmek için insani değerler birlikteliğini geliştirmesi; emeğin, sermayeye karşı tüm emekçilerin kader birliği etmelerinden başka çıkar yolu olmaması; bağımsızlık içinse yurtseverlerin, sömürgecinin her türlü şırıngasına topyekûn direnmeleri gerçeği, burada da değişmiyor. Karanlığın açgözlülüğü, artık sermaye ve sömürme evrelerini aşmış; tüm değerlerimizi un ufak ederek küreselleşme yoluna girmiştir. En büyük düşmanı ise yutamayacağı büyük lokmadır; yani, ufaltamadığı ulus birlikleri. Midesine oturmaktadır bu durum. Gariptir; küresel emperyalizm, insanlığa hep enternasyonal ufuklar vaad ederek sunar süslü elmasını. Kürenin egemenlerine karşı ulusal mücadele sürmektedir. Bir gün bir devrimci gelir, karanlığa kafa tutar. Ortaya attıkları, kendinden önceki yüzyıllarda, binyıllarda gelen diğer ilerlemecilerin, devrimcilerin söylediklerini andırmaktadır: “Cumhuriyet” der, topluma pranga vuranlara karşı... “Halk” der, egemenlere karşı... “Milliyet” der, sömürgeciye karşı... “Devlet” der, akbabalara karşı... “Laiklik” der, karanlığa karşı... ...ve “Devrim” der, safını belli eder. Ya sizin safınız? Hangi taraftasınız?...
|