| Nur Arslan |
Türban kadının özgürlüğü değil esaretidir
Biz solcular türban siyasi simge midir, bireysel tercih midir, özgürlük müdür diye kendi aramızda tartışırken Türkiye’nin tüm sağcıları türban ortak paydasında birleşti. Bu yazıyı hazırlanırken TBMM’deki AKP’li ve MHP’li sağcı güruh türbanın üniversiteye girmesi için blok oy kullanıyordu. Yüzde 90’ı erkek olan TBMM, ülkemizdeki milyonlarca kadının geleceğini belirliyordu. Türkiye’de maalesef aralarındaki çelişkilere rağmen en temel meselelerde birlikte hareket eden bir sağcı gelenek var. Menderes’ten beri “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz” anlayışı aradan geçen yıllara rağmen tüm sağ partilerin ortak anlayışı. Öyle ki, tüm yaşadıklarımız bizi artık genellemelere ve kesin yargılara götürecek kadar keskinleşti: Bizce Atatürk’ün ölümünden beri iktidarıyla ve muhalefetiyle tüm sağcı partiler hilafet özlemcisidir. Hepsi türbancıdır. AKP’linin, BBP’linin, Saadet Partilinin ve bu zamana kadar o çok ulusalcı zannedilen MHP’lilerin eşlerinin birbirlerinden ne farkı var? Hepsi türbanlı değil mi? Eşleri diyoruz çünkü son dönem göstermelik olarak vitrine koydukları kadın adayları saymazsak, bu tip partilerde siyaset yapan esas olarak erkektir. Kadın ise başı paketlenmiş bir şekilde eve hapsedilmiştir. Olabileceği en fazla şey ise siyasi vitrin olmaktır. Şimdi ise bu yobazlığın, özgürlükler ve insan hakları kavramlarıyla cilalanıp kendisini tüm topluma dayattığı bir süreci yaşıyoruz. Ve maalesef yobaz yobazlığının gereklerini yerine getirirken, aydın ve ilerici kesim sadece tartışmaktadır. İnsan hakları, kadın hakları, demokrasi gibi kavramlar, yobazlar tarafından atılan bir sakız misali solcuların diline dolanmıştır. Tartışılır, tartışılır ama aynı zamanda izlenir. Atı alan ise Üsküdar’ı çoktan geçmiştir. Sonradan oluşan Şeriatçı sermayedarlarının sonradan görme türbanlı karıları Evet, gericilik hayli yol almıştır. Meclis’te, Köşk’te görmeye başladığımız görüntüler bunların ne kadar yol aldığını göstermeye yetmektedir. Bunların istediği toplum düzenidir televizyonlarımızdan evimize yansıyan görüntüler. Batıdan ithal ayakkabıları, uzun dar etekleri ve kafalarında neyi örttüğü bilinmeyen rengârenk bezleriyle rüküşlüğün son harikası bir iğrençlik... Halk arasındaki deyimiyle “sonradan görmüşlüğün” mide bulandırıcı görüntüleri... Sonradan oluşan ve palazlanan Şeriatçı sermayenin, sonradan görme kodamanlarının sonradan görme karıları... Kentlerimizin zengin semtlerinde açılan tesettürlü giyim mağazaları, tesettürlü hanımlar için açılan güzellik merkezleri ve lüks arabalara binen türbanlı hanımlar... Bunlar dinci yobazların zengin olanlarının yaşamını yansıtan görüntüler... Bundan kısa bir süre önce başlatılan “Türbanlı kadınlar jipe biner mi?”, “Türban kadını güzelleştirir mi?” tartışmalarının Türkiye’yi getirdiği yer işte burası. Bu tartışmanın sonucunda zekâtını veren, hacca giden yani dini vecibelerini yerine getiren kadınlar elbette ki jipe biner sonucu çıkarılmıştı. Yani parası olan güzellik merkezine de gider, jipe de biner. Ya parası olmayanlar? Yoksul kadına kara çarşaf Bunların yoksul halk için bir tek karanlığı reva görürler. Yeşil sermaye palazlandıkça palazlanır, sömürdükçe sömürür. Halkı ise borçlandırır ve her gün daha da yoksullaştırırlar. Seçimlerden önce dağıttıkları yardımlarla da yoksullaştırdıkları halkı sadakaya alıştırırlar. Bu, komşusu açken tok yatmama anlayışı değildir. Hele hele fitre ve zekât hiç değildir. Önce halkın dini duygularını istismar ederler, sonra halkın varını yoğunu Batıya pazarlarlar. Kendileri Batıdan ithal giyinir, ama halka kara çarşaf giydirirler. Kentlerimizin varoşlarında, yoksulluğun ve cahilliğin kol gezdiği sokaklarımızda karanlık bir yaşam ve kapkara bir dünyadır yarattıkları. Zenginlerin sadakasına alıştırılmış, şükretmeyi bilen, kaderine razı olan bir yaşam ve kara çarşaflı kadınlar. Türban özgürlüğü tartışmaları devam ederken türbanın o çok özgür olduğu Şeriatla yönetilen ülkelere bir gezi yapalım. Malezya’da, Afganistan’da, Arabistan’da türban özgürlüğü tartışılıyor mu acaba? Bir ülkede türban varsa gericilik vardır. Bir ülke gericiyse aynı zamanda geridir. Yoksul uluslara reva görülen rejimin ve ekonomik sistemin aynısı o ulusun kadınlarına da reva görülür. Finans danışmanlığı yapan bir kadının, erkek meslektaşıyla başkent Riyad’da bir kafede oturduğu sırada din polisi tarafından, “akrabası olmayan bir kişiyle oturduğu için” tutuklandığı Suudi Arabistan ne kadar özgür, ne kadar müreffeh bir ülke olabilir? Buradaki din polisi, “Fazileti Teşvik ve Haysiyetin Korunması Komisyonu” adı altında bir kuruma bağlıdır. Fazilet ve haysiyet gibi kavramların yobazların elinde kaç kuruşluk kavramlar haline getirildiğine örnek olan bir başka ülkeye gidelim. Afganistan’da kadınlara yönelik uygulamaları yanlış bulduğu makalesini internetten dağıtan 23 yaşındaki bir öğrencinin idama mahkûm edilmesi mi özgürlüktür? Yoksa İran’da kocasını aldattığı gerekçesiyle recm cezasına çarptırılan 27 yaşındaki Zühre mi kadın özgürlüğünü temsil etmektedir? Bir ülkenin kadınına yönelik tavrı o ülkenin gelişmişliğinin bir göstergesidir. Özgürlük ve demokrasi ise gelişmiş ülkelerin özgür kadınlarının ve erkeklerinin birlikte mücadelesiyle yaratacağı kavramlardır. İşte Atatürk Türkiye’sini diğer Müslüman ülkelerden ayıran budur. Kadın haklarını türban diye bağıranlar değil, laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti korumaktadır. Türk kadınını Medeni Kanun korumaktadır. Türban Türk kadınını aşağılamaktadır Aslında türban tartışmaları toplumsal bir rahatsızlığın sonucudur. Şeriatçı rejimler hiçbir Müslüman topluma yakışmayan bir sapmanın ürünüdür. İslam toplumları her zaman için Batıyla karşılaştırılmayacak kadar eşitlikçi ve ilerici toplumsal düzenler kurmuşlardır. Hele Türkler açısından ise bugün yaşadıklarımız utanç vericidir. Türk töresinde her zaman için kadın ve erkek yan yana, omuz omuzadır. Bugün yaşadığımız gerçeklik, sömürgeciliğinin Osmanlı’yı yıkmak için yarattığı sapık tarikatların tüm Müslüman uluslara dayatılmasıdır. İşbirlikçi ve Şeriatçı rejimler Doğu toplumlarının gerçeği değil, Batının Üçüncü Dünya’ya reva gördüğü gerçektir. O yüzden de bu rejimler sapık ve sapkındır. Sapık anlayış diyoruz, isterseniz bu anlayışı örneklendirelim. Şeriatçı gazeteler tesettür tarifleri vermeye başladı bile. Milli Gazete’den bazı alıntılara yer verelim ki sapıklığın boyutları görülsün: Tesettürlü bayan, namahrem erkeklerle tokalaşmayacak, tesettürden maksat sırf baş örtmek değil, geniş elbise ve örtülerle göğüslerini kapatmak olacak. Başı açık kadınlardan daha fazla erkeklerin dikkatini çeken sözde tesettüre karşı verilen tarif uzadıkça uzuyor. Müslüman hanımlar ya evde oturacaklar; ya da illa doktor, eczacı olmak istiyorlarsa tesettür kurallarına göre giyinecekler. Bu fetvalar sözde din adamları tarafından daha yasa Meclis’ten geçmeden verilmeye başlandı bile. Böylelikle Türk kadını, tarihinde hiçbir zaman yaşamadığı bir aşağılanmayla karşı karşıya bırakıldı. Zira tartışmalar, kılık kıyafet kurallarının yeniden düzenlenmesine ilişkin Anayasa değişiklikleri çalışmaları olarak gündeme gelmiş, kılık kıyafete yönelik genel ahlak kriterleri getirilmesi önerilmişti. Tartışmanın bu zeminde başlaması bile zihniyeti ele vermektedir. Çünkü genel ahlak kriterlerini belirleyecek olan anlayış maalesef bu sapkın anlayıştır. Bu sapkınlığın ne boyutlara varacağını yasanın çıkması ve türbanın serbestleşmesiyle yaşayacağız. Türban özgürlük değil esarettir Bu anlamda türban özgürlük değil esarettir. Özgürlük mücadelesi kadının türbandan kurtulma mücadelesi, erkeklerle eşit bir şekilde yaşamın her alanında var olma mücadelesidir. Türban kafaya geçirildiği andan itibaren kadın erkek eşitliği ortadan kalkmaktadır. Kadın erkekler tarafından türbana ya da çarşafa sokulmuş birer siyasi ve cinsel obje haline dönüşmektedir. Çünkü türban takan kadının tüm yaşamı değişecektir. Türbanı takan kız çocuğu önce erkek arkadaşıyla aynı sırayı paylaşamayacaktır. Sonra kadınlarla erkekler aynı ortamlarda yemek yemeyeceklerdir. Kadın, diğer erkekler görmesin diye, eteğinin boyunu uzatacak, kollarını kapayacaktır. Bu kurallar yavaş yavaş uzayacaktır. En sonunda kadının geldiği nokta diğer üç hemcinsiyle birlikte erkeğin arkasında yürüyen bir nesneye dönüşmektir. Tüm bunlar yavaş yavaş kadının üzerindeki toplumsal baskıyı arttırarak sağlanacaktır. Bu ilk önce psikolojik bir baskı olarak kendisini gösterecektir. Daha sonra ise Şeriat rejimlerinde görmeye alıştığımız fiziksel baskılar yaşanacaktır. Önce türbanlı kadın sayısı arttırılacaktır. Sonra türban takmayanların genel ahlak kurallarını ihlal ettiği iddia edilecektir. Bu iddia ilk başta sözlü olarak ifade edilmese bile fiili durum yaratılacaktır. Türban takmayanlar rahatsız edilecektir 28 Şubat öncesi görüntüleri hatırlayalım. Üniversite amfilerinde türbanlı bayan öğrenciler bir tarafta otururdu. Şeriatçı erkekler ise türbanlıların tam tersi istikamette öbekleşerek oturmuştur. Ortada fiilen haremlik selamlık bir durum yaratılmıştır. İçeri giren bir kız öğrenciye nerede oturacağı söylenmemektedir ama o öğrencinin de erkek arkadaşlarının yanına oturma şansı artık kalmamıştır. İşte bu mahalle baskısıdır ve toplumsal yaşamın tüm kuralları bu şekilde yavaş yavaş belirlenecektir. Bir süre sonra da bu kurallar yasalaşacaktır. İşte böyle bir ortamda bireysel özgürlüklerden ve kadın haklarından bahsetmek mümkün değildir. Çünkü ne yedi yaşında bir kız çocuğu, ne de yirmi yaşında yeni evlenmiş bir genç kız bireysel tercihleri doğrultusunda türban takmaktadır. Buna karar veren ya babası ya da kocası olacaktır. 28 Şubat kararlarının ardından en azından genç kızlarımıza bireysel bir tercih yapma şansı tanınmıştır. Şimdi o hak ellerinden alınmaya çalışılmaktadır. Artık o yedi yaşındaki gencin ileriki hayatında türbanını çıkarma şansı hiç olmayacaktır. Türban siyasi simgedir Türban, burka, çarşaf gibi örtüler Şeriatçı rejimleri simgeler. Türbanlanmış kadınların sayısının artması,Tayyip, Devlet, Muhsin, Necmettin gibilerini özledikleri rejime daha fazla yaklaştırmaktadır. Bu iş önce üniversitelerde türban-örtü meselesi olarak başlayacak, sonra tüm toplumsal yaşama kendisini dayatacak, rejim değiştirilecektir. Şimdilerde tüm yetkileri ele geçirdiklerinden dolayı kirli emellerini saklamamaktadırlar. Yıllarca insanlara bireysel hak ve özgürlük diye yutturdukları türbanın siyasi bir mesele olduğunu artık dillendirmektedirler. Şimdilerde, “Evet bu bir siyasi simgedir, siyasi simgeler yasaklanamaz” demektedirler. Nitekim türbandan sonra, cüppe ve sarığın da üniversiteye girmesi için eylemler yapılmaya başlanmıştır bile. Yine sadece üniversite için değil, tüm kamusal alanda türbanın özgür olması için çalışacaklarını açık açık söylemektedirler. AKP’li Hüsnü Toka, “Şimdi üniversitelerde türban yasağını düzenliyoruz. İnşallah hedef, kamu hizmeti veren personele de yasağın olmamasıdır” şeklinde açıklamalarda bulunmaktadır. Zaten üniversiteden türbanıyla mezun olmuş bir bayana, meslek hayatında türbanını çıkar demenin bir anlamı kalmayacaktır. Kural delinmiştir bir kere. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Türk kadını mücadeleye Türbanın Türkiye’nin gündemine 12 Eylül 1980’le birlikte girmesi tesadüf değildir. 12 Eylül karanlığının yarattığı tablo ortadadır. Otuz yılda yarattıkları, kafasına çuval geçirilen, türban geçirilen kadınlar ve erkeklerdir. Albümlerinizi karıştırın ve 1980 öncesinin fotoğraflarını bulun. O siyah beyaz fotoğraflarda, bugünün renkli fotoğraflarında göremeyeceğiniz bir aydınlık vardır. Bugünün sokaklarında çarşaflı kadınlarından geçilmediği, gericiliğin kaleleri olan kentlerimizin eski aydınlık görüntülerine bir bakın. Bugünün en yobaz şehirlerinde bile o zamanlar mini etekli kızlar rahatça dolaşabilmekte, erkek arkadaşlarıyla rahatça sinemaya gidebilmektedir. O fotoğraflarda çarşaf, burka gibi örtüler yoktur. Gösterişli, şatafatlı, rüküş türbanlı eşler de yoktur. O fotoğraflarda Atatürk’ün çağdaş kadınları vardır. Sade ve kibardırlar. Erkeklerle eşittirler. Türk kadını bu durumu kabul etmeyecek, kendisini aşağılatmayacaktır. Atatürk’ün mirasına sahip çıkacak, kendi geleceği için türbanı yırtıp atacaktır. Kafasındaki türbanı yırtıp attığında, ülkesinin başına geçirilen çuval da parçalanacaktır. Bilecektir ki, kendisini aşağılayan yobazlar, aynı zamanda ülkesini Batı kapılarında on paraya onursuzca pazarlayanlardır. Türk kadınının onuru, Türkiye Cumhuriyeti’nin onurudur.
|