| Umut Yalım |
Top Merhaba Sağdıç, nasılsın? Ocakta ocak yanar, insan yarini arar, yari bulunmaz ise, ataştan beter yanar. Kim demiş bunu? Şimdi ben dedim. Yadırgadın mı Sağdıç? Artık benim hiçbir şeylerimi yadırgama. Ne olur bak. Velhasıl, konuşmamız gerek. Hem de acil... Geçen gün Maçka Parkı’na gittim. Kaderim düztaban olduğu için, efkarım yine taban yapmış. Sisli sisli oturuyorum. Oturdukça, çevreme de bir sisler çöküyor. Ne yapayım, Sağdıç? Boş boş bakıyorum. Üzreme doğru uçak gelse, tiren gelse yana çekilmem. Çekilemem. Böyle oturuyorum işte. Birden karşıki banka 7 yaşlarında bir çocuk geldi. Cam gibi ağlıyor. Bin perişan, pir perişan. Tam ‘Ne oldu çocuk?’ diye atılacakken, benden önce biri davrandı ve aynı soruyu yöneltti: “Ne oldu çocuk?” “......” “Neden demiyorsun derdini?” “......” “Ama dert demeyen derman bulamaz.” “.......” “Ben tahmin edeyim, kayboldun mu?” “........” “Bir şey kaybettin o zaman?” “Hı, hııııııı.” “Ne kaybettin?” “Topumu.” “Top mu? Ne var bunda üzülecek? Gider yenisini alırız.” “Ben topumu istiyorum.” “Ne farkeder ki?” “Olur mu, Bey Amca? O benim topum, başka top alırsan, o benim topum olmayacak ki!” “O top alındığında da, senin değildi ki; ancak onunla oynadın, ısındın, senin oldu sonra da...” “Ama Bey Amca, ben gözümü açtım, bu yaşa geldim, o top hep benim yanımdaydı. Benim topumdu. Benim. Kimse de görmedim ben o topu. O top benimdi, o bendim.” “Alt tarafı bir top, çocuk...” “Sensin alt tarafı bir top!!! Hüüüüüüüüüüüü, hüüüüüüüüüüüüüü!!!” “Tamam, tamam ağlama, çocuk.” “Hüüüüüüüüüüüüüüüü, hüüüüüüüüüüüüüüüü!!!” Adamın çocuğu susturması için, acil bir çözüm bulması gerekti. Düşündü. Düşündü. Düşündü ve düşündü. “Yahu sen nereden biliyorsun düşündüğünü?” Adam düşünürken, kafasından düşünme balonları çıkıyordu, Sağdıç. Oradan biliyorum. Zaten biz bu muhabbeti yaparken, adam çoktan bulmuştu çözümü: “Özünde biliyor musun, çocuk?” “Neyi?” “Benim küçükken hiç topum olmadı. Senin topun da pek bir albenili, pek bir güzeldi. Ben de evime götürdüm.” “Kaybolmadı mı yani?” “Kaybolmadı, kaybolmadı. Ama izin verirsen bir süreliğine topunla oynamak isterim. Benim hiç topum olmadı. Hevesimi alayım bir, eğer izin verirsen. Ne dersin?” Tabii bunu çocuk üzülmesin diye yaptığı çok belliydi adamın. Çocuk da büyük büyük gözleriyle, sankiyse yeni bir oyun arkadaşı bulmuş gibi, adamın isteğini kırmadı. Ancak ekledi: “Kabül, Bey Amca. Ancak bir şartım var.” “Nedir?” “Her gün geleceksin buraya ve topumdan bana haberler getireceksin. Kabül mü?” “Kabül, kabül.” “Mızıkçılık yok ama...” “Tamam dedim ya, çocuk.” “O zaman ben gidiyorum. Yarın aynı saatte burada, tamam mı?” “Tamam. Yarın görüşürüz. İyi günler, çocuk.” “İyi günler, Bey Amca.” Ne yalan diyeyim, Sağdıç, hiç alışık değilimdir bu tür ilişkilere. Hiç de beceremem. Zaten canım sıkkın. Yare yad elde nişan sarmışlar. Yapacak bir işim de yok açıkçası. Merak da ettim, adam ne yapacak diye; ben de gittim yarın ve kuruldum yine aynı banka. Biraz sonra da adam ve çocuk geldi; konuşmalar da başladı: “Eeeee, nasılsın, çocuk?” “İyiyim, Bey Amca. Sen nasılsın?” “Ben de iyiyim. Hatta dün akşam topunla oynadım. Daha iyi oldum.” “O nasıl, iyi mi?” “Çok iyi. Seni özlemiş ama durumu anlatınca, onun da hoşuna gitti. Beni de pek yadırgamadı. Gülüştük, eyleştik.” “Bana bir şey dedi mi?” “Dedi: ‘Ben burada iyiyim, beni merak etmesin’ ve ekledi: ‘İstediği kadar kalabilirim burada.’” “Dedi mi gerçekten?” “Dedi ya, yoksa inanmıyor musun?” “İnanıyorum, Bey Amca.” “Aferin.” Konuşmalar böyle gidip geldi, Sağdıç. Baktım adamla çocuk epey ilerletti muhabbeti. Dedim ya, hiç beceremem böyle konuşmaları. Çok imrendim. Ayrıca da, meraktayım çünkü adam nasıl bağlayacak bu işin sonunu diye. Elbet çocuk isteyecek bir gün topunu. Ancak gel zaman git zaman, adamla çocuk o denli kaynaştılar ki; çocuk topun hatrını soruyor, adam meşrebince bir yanıt veriyor, sonra da muhabbet koyulaşıyor. Neler neler konuşuyorlar, ben yaşıtım adamlarla konuşamam o tür şeyleri. Adam sıkılmadan anlatıyor, çocuk da sıkılmadan dinliyor ve anlıyordu. Vallahi yalanım yok, Sağdıç. Bir 4 ay boyunca, her günler gittim ve şahit oldum adam ve çocuk arasında geçenlere. Ancak bir gün: “Nasılsın, çocuk?” “İyiyim, Bey Amca. Sen nasılsın?” “Ben de iyiyim. Top da iyi. Dün biraz huysuzdu. Ancak baktım bu sabah iyiydi yeniden.” “Nesi varmış ki?” “Sanırım az biraz üşütmüş.” “Ciddi mi?” “Yok, yok değil.” “Bir ziyarete gelsem mi?” “Bence gelme, sonra sana da bulaşır, mazallah. Hepimiz mahvoluruz.” “Öyle mi?” “Öyle, öyle.” “Eeeeee, Bey Amca, bugün ne anlatacaksın?” “Özünde sana yazdığım şiirleri okuyacaktım ama...” “Ama mı, ne oldu ki Bey Amca?” “Bir ödeme yapmam gerek, çocuk. Önemli.” “Ama yaaaaaaaaaaaaaaaaa...” “A a, hani sen büyük bir çocuktun? Böyle yapılır mı? Hem yarın yine buluşacağız. O zaman okurum şiirleri. Tamam mı, olur mu?” “Oldu. Oldu...” “Tamam, o zaman. Yarın görüşürüz.” “İyi günler, Bey Amca.” “İyi günler.” Çocuk gibi ben de üzülmüştüm. Bu seferki buluşma kısa sürdü diye. Ben bile alışmıştım artık bu sohbetlere. Olmayınca, ağır bir eksiklik duydum. O’nu tek unuttuğum anlar, çocuk ve adamın konuştuğu anlardı. Cidden ağır bir çöküm oluştu üzremde. Kalkıp yerimden, adamın yakalarından tutup, çocuğun yanına götürüp, konuşturacaktım nerdeyse adamı. Ancak ne yapayım, Sağdıç? Adam ufukta kaybolup gitti. “Çocuk ne yaptı sonra?” “Ne bileyim ben?” “Nasıl, ‘Ne bileyim ben?’ Yahu sen orada değil miydin?” “Olay hâlâ sürüyor. Seninle konuşurken, kimbilir neler oldu? Neyse, çocuğa bir bakayım ben yine. O da ne yahu? Aaaaaaaaaaa!!!” “Ne oldu?” “Yarın anlatırım.” “Ne yarını?!?” “Sabırsızlanma, Sağdıç. Zaten yarın oldu çoktan. Ben yine olay yerine, bakıma döneyim.” “Tamam.” Çocuk yine yerinde. Keyifli keyifli oturuyor. Ağzında şen ve şakrak bir ıslık. Ama o da ne? Adamın suratı binbir karış. Yengeç denli yan yan yaklaşıyor çocuğa. Çocuk, keyfine uygun olarak, o şen ve şakrak sesle: “Bey Amca, nasılsın?” “Pek tadım yok, çocuk.” “Yoksa topa bir şeyler mi oldu?” “Ne top mu?” “Ne?” “Ha, ha. Evet, evet. Top çok iyi. Selamı var.” “Güzel. O zaman sen neden üzgünsün, Bey Amca?” “Dün bir ödemem vardı ya. Tam gittim, ödeyeceğim, bir baktım ki; para yok. Aradım, aradım. Hiç bir yerlerde yok.” “Ne kadardı, Bey Amca?” “Çok, çok...” “Ne kadardı ama?” “Çok. Belkiyse sen o kadar saymayı bile bilemezsin.” “Yoooooooo, ben 500’e kadar sayabilirim, Bey Amca.” “Pek sanmam... Ne?!?.... 500 mü?.... Ama.... Nasıl?.... Sen nereden biliyorsun ki?” “Sen dün yere düşürünce, ben aldım parayı.” “Ooooooooooooh! Çok şükür! Ver o zaman bakalım çocuk parayı.” “Veremem.” “Ne?” “Veremem.” “Nedenmiş, çocuk?” “Sen demiştin ya ‘Benim hiç topum olmamıştı, top biraz ben de kalabilir mi?’ diye.” “Eeeee, çocuk?” “Benim de hiç 500 Lira’m olmadı. Bu 500 Lira biraz ben de kalabilir mi?” “Şakanın sırası değil, çocuk!” “Ama sen topu isteyince, ben kabul ettim. Hem kaç ay oldu.” “Top ile o para bir mi?” “Değil mi?” “500 Lira çok değerli.” “O top da çok değerli.” “500 Lira herkesler için çok değerli ama o top sade senin için?” “Senin için de değil mi?” “Yahu ne topu, çocuk! Ver şu parayı, acil ödemem gerek.” “O zaman ben de topumu istiyorum. Çabuk getir, Bey Amca!” “Getiremem.” “Nasıl?” “Getiremem çünkü top yok.” “Yaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa! Senin karşında çocuk yoooooooooooooook!!!” “Ne vardı ki?” “Yaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa! Top yoksa, para da yok.” “Ulen, ver şu parayı. Bak velete, kaçıyor. Dur uleeeeeeeeeeeeeeeeen! Kaçtı, çocuk ya. Hay ben bu topu!!! Hay ben bu çocuğu!” Yaaaaaaaaa, işte böyle Sağdıç. Çocuk kaçtı. Adam arkasından, uzaklaşan bir gemi denli baktı, baktı ve baktı. Polise de gidemedi. Orada öyle mıh gibi apışıp kaldı. “Eeeeeeeeeeee? Nedir bu anlattığının anadüşüncesi?” Yahu Sağdıç, edebiyat dersinde miyiz? ‘Şair burada ne anlatmak istemiştir?’ türü geyik soruları başka bahara bırak. Zaten şimdiden konuşmamız 6,588 karakter olmuş, sözü kısa, özü uzun tutalım Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele Sağdıç. İyi akşamlar, iyi yaşamlar... Haydi hayırlısı... |