| Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
Elektronik ortamda dolaşan para sermaye üretime giremediği zaman sistem dallanıp patlayacaktır. O zaman para sermaye üretime girmelidir. Bu üretim petrol sanayi ve savaş sanayi olarak yine aslında temel üretim öğelerinin kısmen dışındadır. Yani klasik endüstriler dediğimiz endüstrilerde Çin, Japonya ve Almanya öndeyken, Amerika’da sanayi sermayenin gerilemesine karşılık para sermayesinin öne çıktığı bir süreç yaşanmaktadır. Bu boyutuyla da Petras’ın vurguladığı gibi “Dış olan ulusötesi, ulusa göre üstündür. Maddi üretime göre para sermaye üstündür.” Bu sürecin geliştirdiği küresel yapıda ise para sermaye balonu şişme noktasına gelmiştir. Şişme noktası olgusunu dengeleyebilmek için ihraç ikamesi endüstrileri ile Amerikanın talebi olan üretimler Çin’e kaydırılmıştır. Çin Kızılordusu’nun ucuz emeği ile Amerikan para sermayesinin oluşturduğu şirketler talebi sağlamak için üretime girmiş ve bu da Amerika’nın ileri stratejik üretimle dünyaya egemenlik projesini getirmiştir.
Bağlantısızlık, küreselleşmiş dünyanın Amerika’nın yeni ideolojisi olan küreselleşme, Sovyetler Birliği’nin komünizm ideolojisine benzemektedir: Ulusal devletlerin kalktığı, yerel kültürlerin modernleştiği, İslamla da işbirliği yaparak dinler çatışmasının yerini dinlerarası bir beraberliğin aldığı sistem. Küreselleşmiş, birbirine entegre olmuş yeni bir dünya oluşturulması, bu dünyanın güvenliğinin de Amerika’nın küresel çaptaki askeri savaş makinesinin sağlaması gerektiği ve bu makineye de Avrupa’nın, Çin’in, Hindistan’ın, Japonya’nın, Rusya’nın katılması gerektiğini vurgulayan bir söyleme gelinmiştir. Temel çelişki ise ara bölge ya da entegre olmamış bölge denilen Türkistan, Arap dünyası, Kuzey Afrika, Nijerya, Afrika petrol bölgesi ve Latin Amerika bölgeleridir. Haydut devletler olarak nitelendirilen bu bölgedeki bağımsızlıkçı ideolojilerin lanetlenmesi, küreselleşme ideolojisinin bir parçası olmuştur. Bağlantısızlık, küreselleşmiş dünyanın şu andaki ana çelişkisidir. Dolayısıyla bu bağlantısızları küreselleşme biçiminde dünyaya bağlamak zorunluluğu vardır. Bu söylem doğrultusunda olaya baktığımız zaman emperyalist politika ile emperyal politika üst üste geçmiştir. Oysa birçok küreselleşme ideologu -sol kesimler de dahil olmak üzere- artık emperyalizm kavramının aşıldığını, yerine post-emperyal dönemin geldiğini söylemektedir. Burada Lenin yanlış yorumlanarak referans gösterilmiştir. “Para sermaye ile sanayi sermaye iç iç içe geçmiştir. Finans kapital olmuştur. O halde bu, emperyalist dönemin özelliğidir. Oysa artık para sermaye ayrılmıştır, küreselleşmiştir. Sanayi sermayesi de artık ulusal şirketler değil çokuluslu şirketlerdir” denilmektedir. Oysa çokuluslu şirketleri analiz ettiğimiz zaman şirket merkezinin dünyadaki uydu şirketlerle ilişkisini, uydu şirketlerin merkezin çıkarlarını kolladığını ve ve oluşan kârların merkeze aktarıldığı bir organizasyonu görmekteyiz. Buna rağmen artık sanayi yatırımlarından çok para sermayenin egemenliğinde küresel bir yayılma olmuştur. Yani çokuluslu şirketler dediğimiz şirketler aslında ulusal Amerikan şirketleri ya da Avrupa şirketleridir. Para sermayenin sanayiden kopması krize yol açıyor Ulusötesi şirketler anavatana bağımlı yani Amerikan ulusuna bağlı şirketlerdir. Ve çıkarlarını bu doğrultuda yönlendirmektedir. Günümüzde dolaysız yatırımların düştüğünü para sermayenin esas olarak portföy yatırımları biçiminde bağlantısız bölgeye girdiklerini görmekteyiz. Portföy yatırımları ise o ülkedeki endüstrilerin paylarının doğrudan satın alınması ya da o ülkede dünya ekonomik sisteminin işine yarayan şirketlerin özelleştirilerek satın alınması biçiminde ortaya çıkmıştır. Para sermayenin sanayiden kopması nedeniyle, elde büyük bir para olmasına karşılık yeni yatırım yapılacak yer olmadığı için bu para artık portföy yatırımlarına ve borsa yatırımlarına girmiştir. Yani mali sermayenin, para sermayenin şişdiği dönem bu yüzden başlamıştır. Körfez Savaşı önceki dönemde Amerikan şirketleri dünyanın en büyük şirketleri olmaktan çıkmış ve dünyanın en büyük bankaları Japonya ve Almanya’nın elindeyken, savaş sanayi ürünlerinin Körfez Savaşı’nda kullanılması ve bunların bedelinin petro dolar olarak Suudi Arabistan gibi Arap ülkelerine ödetilmesiyle Amerikan şirketleri yeniden dünyanın en büyük şirketleri haline dönüşmüş ve Amerikan bankaları da birinci Amerikan finans krizini aşmıştır. Yani Citibank’ın dünya ülkelerine istihbarat yapmaksızın verdiği mortgage kredilerinin çözülebilmesi için küre yeniden düzenlenmeye girmiştir. Dünyanın yeniden yapılandırılması Bunun ardından Dünya Bankası solcuları dediğimiz Stiglitz ve Derviş’in ekonomi politikalarıyla dünyanın yeniden yapılandırılması süreci başlamıştır. Dünyanın yeniden yapılandırılması ise çevre ülkelerdeki tarımın ve endüstrinin tamamıyla tasfiye edilerek Amerikan şirketlerinin talepleri doğrultusunda biçimlendirilmesidir. Bu süreçte para sermayenin küresel hareketinin önünü tıkayan gümrük duvarlarının ve ulusal yapıların tasfiyesi için Soros tarafından finanse edilen turuncu devrimler dünyaya yayılmıştır. Beş yıl önce “Petrol 100 dolar olacak ve dünya ekonomik krize doğru gidecek. Mali genişleme balonu sönecek ya da patlayacak” dediğimizde dünyada böyle bir krizin işaretleri görülmüyordu. Tam tersine, bilgi çağı teknolojisi ile dünyanın yeni bir sürece girdiği tarzında geçmişten kopuk analizler yapılıyordu. Oysa biz Anel ekolü yaklaşımıyla ekonomik, politik, etnik-sosyolojik analizleri birlikte ele alarak bir sonuç çıkarmaya çalışıyorduk. Tarihi doğru okumak bugün bizi bu noktaya getirmiştir. Putinizmin doğuşu 1990’lı yıllarda Amerikan şirketlerinin Avrasya Balkanları olarak tanımlanan Rusya, Hazar Denizi çevresi ve Basra Körfezi’ndeki petrol yataklarına egemen olması gerektiği Brzezinski tarafından ileri sürülmüştü. Eğer Amerikan şirketleri bu petrol yatakları üzerindeki egemenliğini mutlaklaştıramaz, savaş sanayinin tüketimi için bu savaşları sürdüremez, küreselleşme söylemleriyle Rusya’yı kendine tabi kılamaz ise ikinci Amerikan yüzyılı dediğimiz gerçekleşemeyecektir. Yeltsin döneminde Yahudi oligarklarla anlaşan Amerikan şirketleri Tataristan-Başkurdistan ve Batı Sibirya’daki petrol yataklarını işletmeye başlamıştır. Mobil, Kazakistan’daki petrol yatakları üzerindeki egemenliğini pekiştirmiştir. Yeltsin’den sonra iktidara gelen Putin’in politikaları Putinizm olarak karşımıza çıkmıştır. Putinizm, oligarkları tasfiye ederek Hazar bölgesi ve Kafkasya’daki petrol yataklarına el koymuş ve Amerikan şirketlerinin önünü tıkamıştır. Bunun nedeni de Amerika’nın İkinci Körfez Savaşı’nda Irak’ta uğradığı başarısızlıktır. Bu başarısızlık sonucunda Amerika’nın İran’a operasyon yapabilme olanağı artık kalmamıştır. İran’daki petrol yataklarının Irak’taki petrol yataklarıyla birleştirilmesi sonucu oluşturulacak Amerika’ya bağlı yeni bir Şii devleti kurulamadığı gibi İran bu bölgede giderek egemen olmuştur. Bu süreç nedeniyle de Amerika bu üçlü iktidar bileşimini petrol sanayi, savaş sanayi ve para sermayenin bütünleştirerek yeni bir birikim döneminde küreselleşme ideolojisiyle ortaya sürdüğü, artık tek düşman ara bölgedeki bağlantısız alandır dediği noktada ideolojik olarak gerilemeye başlamıştır. Yani karşısına Putinizmin çıkması -İngiliz emperyalizminin karşısına Leninizmin çıkması gibi- ve Rusya’nın Yeltsin döneminde kabul ettiği küresel dünyanın bir parçası olma rolünü reddetmesiyle sistem dönüşmeye başlamıştır. Rusya’nın kendini bütünleştirmesiyle Amerika’nın Rusya’yı çevreleme projesinde Türkiye’ye yeni bir misyon biçilmiştir. Kemalist devletin tamamen tasfiyesinin yerini, küresel dünya ile bağlantısını geliştiren küresel İslamcı ideolojiye sahip yeni devlet yapılanması almıştır. Pakistan’da da bu yapı aynı biçimde geliştirilmiştir. Aynı şekilde İran’a da Lübnan’dan İslamabad’a kadar uzanan Şii dünyasını yeniden düzenleme rolü biçilmiştir. Bu proje ise İran’ın bugünkü yönetimi yerine yeni bir yönetimle gerçekleştirilecek bir projedir. Bunun arkasında ise Selefilerin Suudi Arabistan’ı ve diğer Arap ülkelerini ele geçirmesini engelleme düşüncesi yatmaktadır. Petrol üzerine dayanmış emperyal etnik politikalar, Amerikan imparatorluğunun ekonomik boyutlu politikaların yansımasıdır. Bu emperyal politikaları, imparatorluk politikalarını ve emperyalist politikaları birbirinden ayırdığımız zaman gerçeği göremeyeceğimiz bir bulanıklığa gireriz. Küreselleşmiş dünya analizi de bu nedenle yapılmaktadır. Çünkü “İmparatorluk merkezi bir yapı olmaktan çıkmıştır. Artık küresel bir yayılımdadır. Bu anlamda içerisi ve dışarısı yoktur. Ulus devletler kalmamıştır. Sadece çokuluslu şirketler vardır”söylemleriyle ağzımıza sakız edilen ve bu şirketlerin merkezi yapısını, kâr aktarımının nereye yapıldığını görmemizi engelleyen yaklaşımlar vardır. Son günlerdeki kriz bize göstermektedir ki, dünya piyasalarındaki para sermaye grupları ve şirketler, hisseler aracılığıyla yıllık yüzde 100’e yaklaşan kârlarını hemen realize ederek dolara geçmişler ve merkez ülkeye çekilmişlerdir. Demek ki paranın vatanı varmış ve bu vatan ise merkez ülke olarak karşımıza çıkan ABD’dir. Aynı şekilde şirketlerin de vatanı vardır; çünkü kazanılan artı değerler merkez ülkeye doğru aktarılmaktadır. Ülkemizdeki şirketlerin özelleştirilmesi ile de stratejik hedeflere doğru yönelmiş artının aktarılacağı şirketler ele geçirilmiştir. Bu boyutuyla son kriz bize sermayenin vatanı olduğunu ve çokuluslu diye bilinen şirketlerin aslında merkezin ulusal şirketleri olduğunu göstermiştir. Bu son kriz ayrıca ulusal sermaye şirketlerimizin ülkemizin stratejik amaçları için elimizde olması gerektiğinin işaretlerini vermiştir. Tarih boyunca sürekli merkeze değer aktarımı vardır 14. yy.’dan bu yana süren ticari kapitalizm döneminde değer aktarımı merkez ülkeye doğru gitmiştir. Venedik döneminde, Hollanda döneminde ve İngiltere ‘nin üzerinde güneş batmayan imparatorluk olduğu dönemde ticari kapitalizm ile elde edilen değerler hep merkeze doğru akmıştır. Emperyalizm döneminden önce de emperyalizm vardır. Daha sonra resmi emperyalizm olarak sömürgecilik ortaya çıkmıştır. Bunu takip eden dönemde sanayi burjuvazisinin çıkışıyla doğan endüstri kapitalizmi dönemini Marks kapitalizm olarak algılamaktadır. Buna ilerici kapitalizm ya da rekabetçi kapitalizm denmektedir. Oysa kapitalizm, pazara ihtiyacı olduğu için daima genişleme ve dünya pazarını elinde tutma talebindedir. Rekabetçi kapitalizm dönemi sonrası ileri sürülen monopol kapitalizm ya da tekelci kapitalizm ise Paul Baran tarafından açıklıkla işaret edildiği gibi, sanayi kapitalizmi geliştikten sonra dünyada artık bunun alanına girmiş ülkeler onun yolundan gitmeyecektir. Onun sömürgesi ve ona tabi bir gelişme izleyecektir. Gelişmeci ideoloji yanlış bir ideolojidir. Tekelci kapitalizmin ulaştığı bölgelerde onun çıkarları doğrultusunda merkeze doğru işleyen bir değer aktarımı vardır. Bu tekelci kapitalizmin emperyalizmle sınırlandırılması da yanlıştır. Negri’nin “Küresel olarak çokuluslu şirketlerdir. Artık merkez kalmamıştır. Post emperyal imparatorluk dönemi başlamıştır” tezleri aslında en geri Fukuyamacı tezlerden farklı değildir. Sermayenin vatanı yoktur iddiasının aksine, son kriz sermayenin vatanı olduğunu, para sermayenin nasıl mobilize olduğunu, kriz sırasında taban fiyattan satılan hisselerden elde edilen gelirin dolara çevrilerek merkez ülkeye yani vatanına yol aldığını göstermiştir. Geçmişteki “Her yol Roma’ya çıkar” sözünün yerini günümüzde “Her yol merkeze çıkar” almıştır. O halde ulusalcılık antiemperyalist olmadan, yalnızca antiemperyal olarak yapılmaz. Amerikan imparatorluğuna karşı olmak sisteme karşı olmadan mümkün olamaz. Bu kriz bunu göstermiştir. Bu krizin patlamalı biçimde mi olacağını, yoksa sönümlü biçimde mi olacağını geçmişteki borsa krizleri yani para sermayenin krizlerinin analiziyle ele alacağız.
|