| Eser Özaltındere |
Bazı Kürtçülerin ad ve
Mustafa Kemal devrimleri ile Türk Ulusu ve kültürüyle bütünleşme rotasına girmiş ve o birliktelikten nemalanmış, farklı etnik kökene, fakat aynı zamanda homojen kültür unsurlarına sahip sülale, aile ve bireylerin, bu birliktelikten son derece memnun olmalarına karşın aralarına nifak sokularak Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanması için kullanılmalarını... Bu nifak sadece Kürt kökenli topluma yönelik kullanılmamış. Kürt kökenli toplumla iç içe yaşamasına karşın Türk olan kesimlere yönelik de işlev görmüş ve onların asimilasyonlarında etken olmuş. Yani asimilasyon on yıllar boyu çok planlı bir şekilde yürütülmüş. Özellikle Atatürk ve göreceli olarak İnönü dönemlerinden sonra gelen iktidarların Batıcı teslimiyetçilikleri, tarikatlara, büyük toprak ağalarına dayanan egemenlikleri, o bölgelere yönelik bir ulus oluşturma konusunda başlatılmış faaliyetlerin kesintiye uğramasına neden olmuş. Bu boşluk ve ilgisizlik, Kürt milliyetçileri ve bölücüleri için bulunmaz bir fırsat yaratmış. İşte bu boşluk, Kürtlükle alakası olmadığı halde iç içe yaşadıkları çevrenin baskın etkisiyle Kürtleşme eğilimine giren Türk kökenlileri de ilgi odağı haline getirmiş. O yörelerde sahipsiz bırakılmış herkese Kürtlük bilinci aşılanmaya başlanmış. Özellikle siyasal kimliğin tek belirleyici olarak ön plana geçtiği yıllarda, siyasal dünya görüşüyle Kürtlük bilinci iç içe geçirilerek birbirini destekler hale getirilmiş. Ne yazık ki, Demokrat Parti ve sonrası tüm iktidarlar bu dönüşüme seyirci kalmışlar. Söz konusu edilen bu ilgisizlikten en iyi yararlanmasını bilen ise, gerek 80’li gerekse sonraki yıllarda sömürgecilerin yönergeleri doğrultusunda hareket eden Apo olmuştur. Silahı, şiddeti, korkuyu ve kaosu devreye sokarak Kürt kökenli ve onun arka bahçesindeki toplumun ele geçirilmesinde çok önemli mesafeler kaydetmiştir. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan’ın “Etnik Sosyoloji” adlı kitabında Abdullah Öcalan’ın Rafet Ballı’nın sorularına verdiği cevapta şöyle deniyor: “...Aslında bir sentez var PKK’da. Bir defa Alevi kitlesinin yaşadığı alanlar, boşaltılmış bölgelerdir. Nüfus gerçekten aşırı erozyona tabi tutulmuştur. Pazarcık Alevidir. Burada temelimiz güçlüdür. Bir Elbistan bile, bugün biraz el attık, hızlı bir biçimde parti etrafında birleşiyor. Yani biraz kitlenin olduğu Alevi yörelerde PKK gelişiyor.... Zazalar için de denilebilir. Zazaların olduğu yerde de gelişiyor. Mesela Bingöl’de de hızlı gelişmeler yaşanıyor, PKK’da sentez var.” Görüyorsunuz değil mi? Aleviye, Zazaya nasıl el atmış! “PKK’da sentez var” diyor. Peki bu sentezi nasıl oluşturmuş? Kendisi sorulara verdiği yanıtlarda bunu şu şekilde açıklıyor: “...Ben yalnız Dersim tipolojisini oluşturmakla kalmadım. Bir Siirt tipolojisini de kurdum. Bir Mardin tipolojisini kurdum... Hatta Serhad yani Kars, Ağrı yöresi tipolojisini de kurdum. Yani Alevinin de Sünninin de, Kars’ın da, Ağrı’nın da, Urfa’nın da, Mardin’in de olumlu özellikleri nelerdir? Bunları nasıl birleştirebiliriz? Atılması gereken olumsuzluklar nelerdir? Bölge çapında bu değerlendirmeleri yaptık. Sonuçta PKK’da sentez oluştu.” Evet, işte Öcalan bu sentezi,o bölgelerde yıllarca boşlukta ve sahipsiz bırakılmış kitlelerin üzerinde oluşturuyor. Türkiye Cumhuriyeti uyurken o, Aleviyi de Zaza’yı da, Türk’ü de ele geçiriyor. Bunları bir sosyolog gibi çalışarak gerçekleştiriyor. Orhan Hoca bu çerçevede müthiş bir yorum getirmiş. Ona göre; “Kent, bölge, mezhep, dil ve dine dayalı bu PKK tipolojisi, aslında örgütün yedek ordusudur. O halde PKK sadece Kürdistan İşçi Partisi değildir. Marksist kimliğinin dışında, Kürt şemsiyesi altında bütün etnik grupları toplayarak, etnik ayaklanma peşinde koşan bir ayrımcı hareketin lokomotifidir de. PKK’da temel olgu, etnik yaftadan önce ‘Kürtlük’ olgusudur. Alevi ve Zaza insanları ‘Alevi ve Zaza’ olmalarından önce bir Kürt olmalarını bilmeleri gerekir. Alevilik ve Zazalık Kürtlüğün önüne geçmemelidir. Doğu ve Güneydoğu da yaşayan bütün halklar (dil, din, mezhep, kültür vb.) Kürttürler.” Kürt hissetmiyor, Kürt hissettiriliyor Kısacası Apo, sömürgecilerin destek ve yönetmenliğinde boşlukları iyi değerlendirerek bütün farklılıkların aynı potada eritilerek bir Kürt milletinin yaratılması konusunda dersine iyi çalışmış. Dolayısıyla, etnik grupların Mustafa Kemal’in önderliğinde oluşturulan Türk Milleti içerisinde kaynaştırılma ve bütünleştirme süreci, ortaya çıkan bu yapay millet anlayışı yüzünden sekteye uğratılmıştır. Çünkü örneğin bugün Türklüğü veya Türklerle akrabalığı yadsınamaz bir şekilde ortada olan Balaban aşiretinden Kürtçü Sabahat Tuncel’in Apo’nun tipolojisinde olumsuzluk olarak görülen kökendeki Türklüğü unutturulmuş ve kendisini Kürt hissetmesi sağlanmıştır. Hem de koyu bir Kürtçü militan olarak... Yani kendisini özgür iradesiyle “Kürt hissetmiyor”, “Kürt hissettiriliyor.” O yüzden, bugün birtakım çevrelerin ve bazıları da kelli felli Prof. olan aydın müsveddelerinin, “Kendini Kürt hissediyorsa Kürttür” ya da “Soyu sopu karıştırmayın” gibilerinden yaklaşımların hepsi belli amaçlara hizmet eden söylemlerdir. Çünkü birçok Kürtçü militan, Cumhuriyet’in armağanı olarak kullandıkları ve benimsedikleri halis muhlis Türkçe ad-soyad, mükemmel konuşulan Türkçe, bu sayede dünyanın kültürel zenginliklerinden pay alma ve diğer kültürel unsurların katkılarıyla birlikte -bunlara Türklükle bir akrabalık da eklenebilir- kendilerini Türk olarak hissedebilme olanaklarına sahipken, bölücü güçlerin boşlukları dolduran yoğun ve bilinçli propagandaları sonucunda kendilerini Kürt hissedebilir noktalara taşınmışlardır. Bu tamamıyla yapay bir “Kürt hissettirilme” operasyonundan başka bir şey değildir. “Soyu sopu karıştırmayın” söyleminin arkasındaki neden, Apo’nun farklılıkları ortadan kaldırarak ve kültür alanları oluşturarak yarattığı sentezin, “soyun sopun” işin içerisine karıştırılmasından dolayı tehlikeye girmesi korkusudur. Gerçi, bu “soyu sopu karıştırmayın” takımı bir taraftan bunu söylerken, diğer taraftan da Kürtlere soy sop aramaktan ve Kürt ırkçılığı yapmaktan da geri durmaz. Çünkü karıştırıcılık onların karakterleri olmuştur. Sıra dil sorununa geldi Gerçekten de Dr. Şükrü Sekban’ın da vurguladığı gibi, Cumhuriyet ve Mustafa Kemal ile Kürt kökenli toplumun Türk Ulusu içerisine entegrasyonu ve kültür dünyasıyla buluşması muazzam bir başarıyla gerçekleştirilerek bütün dünya uluslarına örnek olacak bir milli bütünlük sağlanmışken, sömürgecilerin “böl, parçala, yönet” şeklindeki evrensel düsturu, yurtiçindeki bölücü işbirlikçilerin yardımıyla devreye sokulmuş ve o güzelim proje kesintiye uğratılmıştır. Diyelim ki Apo istediği sentezi gerçekleştirdi. Peki bu yeterli olacak mıdır? Hayır! Çünkü dil probleminin çözümü en az sentez kadar gereklidir. Ve şimdi sıra ona gelmiş durumdadır. O yüzden de yeni Anayasa çok önemli diyoruz. Bu Anayasa’nın içerisine Kürtçe eğitimi ve Kürt kimliğini sokarak, bir taraftan oluşturduklarını zannettikleri sanal millete dil protezini gerçekleştirecekler, diğer taraftan ise bu sanal millet olgusunun Anayasa tarafından güvence altına alınmasını sağlayacaklardır. Bunun arkasından da daha şimdiden “demokratik özerklik”, “Türkiye 24 bölgeye bölünsün” şeklinde dillendirmeye başladıkları federasyon talepleri gelecektir. Görüldüğü gibi, tüm adımlar sırasına göre atılmaya devam edilmektedir. Bugün artık Alevi Kürt ve Zazaların etnik kökenlerinin Türkmen ağırlıklı olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Apo, tipoloji çalışmalarıyla Kürtlük bilinci etrafında bir sentez oluşturmaya çalışırken var olan olumsuzlukları ortadan kaldırma stratejisi izlemiş, olumluluklardan da yararlanma yolunu tercih etmişti. Buradaki olumsuzluklardan en önemlisi Alevilik bilincinin törpülenmesi sorunuydu. Bu bilinç törpülenmeliydi ki, Kürtlük olgusu ön plana çıkarılabilsin. Kürtlük bilincinin ön plana çıkarılması ise, ayrıca bir artı olarak derinlerde var olan Türklük gerçeğinin bir bilinç haline gelebilmesini de engelleyecekti. Buna en güzel örnek de, sapına kadar Türkmen olan Balabanlı aşiretinden Sabahat Tuncel’in kendisini Alevi Kürt hissetmesi gösterilebilir. Peki olumluluklardan nasıl yararlanılacaktı? Alevi Kürt ve Zazalarla ilgili ilk olumluluk, onların egemen düzene olan başkaldırı geleneğiydi. Kendilerini Kürt hissetmeleri sağlanan Alevi ve Zazalar, tarihten gelen bu başkaldırı kültürlerini PKK saflarında veya Kürtçü siyasi oluşumlarda hayata geçirerek bölücülüğün başrol oyuncularından biri olacaklardı. Ayrıca, bunların kökenlerinden gelen alışkanlıkla Türkçeye olan yatkınlıkları, hakimiyetleri ve eğitim düzeyleri diğer olumlu unsurlar olarak ortaya çıkmaktaydılar. Siyasal Kürtçülüğün altyapısı ancak Türkçe ile oluşturulabildi Gerçekten de Türkçeye vakıf ve egemen olmak siyasi bölücüler için çok önemliydi. Siyasi Kürtçülüğün teorik altyapısını ancak Türkçe ile oluşturabilirlerdi. Çünkü Kürtçenin yetersizliği ile Apo’nun tipoloji çalışmalarıyla bizzat ipuçlarını verdiği diyalekt ve köken farklılıkları, kaçınılmaz olarak ortak ve yetkin bir dil zorunluluğunu da beraberinde getiriyordu. Bu da sadece Türkçe olabilirdi. Nitekim Öcalan da Kürtçe bilmiyordu. Bilse dahi bir şey fark etmezdi. Zira Kürtçe ile Kürtçülük yapabilmek mümkün değildi. O yüzden de, taban içerisinden daha çok, kökendeki Türklük tercih konusu olmak şartıyla, Türk kültürüyle bütünleşmiş, bu çerçevede Türkçeyi mükemmel konuşan ve dolayısıyla da Türkçe düşünebilen, ancak kendilerini de Kürt hissedebilmeleri sağlanmış seçilmişler zirveye taşındılar. Zaten başka türlü de siyasi Kürtçülüğün geleceği olamazdı. Çünkü Kürtçe, siyasal Kürtçülüğü omuzlayacak yeterliliğe sahip değildi. Böylelikle Türk kültürüyle donanmış ancak hissiyatı Kürt olarak programlandırılmış hilkat garibeleri yaratıldı. Sonuçta altı kaval üstü şişhane türündeki bu yaratıklar, Atatürk Cumhuriyeti’nin nimetlerini onu bölmek için kullanır hale getirildiler. Bugüne kadar işlerin bu raddeye gelmesinin tek nedeni, sömürgecilerle işbirlikçi Kürtçülerin Türkiye’deki aymaz iktidarlarının daima bir adım önlerinde olmalarıdır. Bu aymazlık bu şekilde devam ettiği sürece tünelin ucu karanlıktır. Bu gidişe dur demenin tek yolu, Atatürk dönemi anlayışına yeniden dönüştür. Bu anlayışın ışığında ve bilimin önderliğindeki projeler, belli stratejilere dayanan toplumsal içerikli planlar çerçevesinde topyekun dönüşümleri sağlayacak politikalar haline getirilmeli ve aynı anda devreye sokulmalıdırlar. İşte o zaman, karanlık güçlerin bir adım önüne geçmek mümkün olabilecektir. Ancak yakın dönemdeki en büyük tehlike, yeni Anayasa ile birlikte Kürtçenin ve etnik kimlik bağlamında tanınmanın anayasal güvence altına alınmasıdır. Sömürgeci güçler bu Anayasa’ya çok fazla önem vermektedirler. O kadar ki, sakal Wilson bir sömürge valisi edasıyla yeni Anayasa’yı hazırlayan komisyon üyelerini öğle yemeği kamuflajıyla makamına çağırarak bu anayasayı denetleme yetkisini kendisinde bulabilmekte ve içlerinde Burhan Kuzu’nun da bulunduğu o komisyon üyeleri de kuzu kuzu koloni valisinin ayağına giderek tekmillerini verebilmektedirler. Dolayısıyla, yeni Anayasa bu derece önemlidir ve işbirlikçilik de örnekte görüldüğü şekliyle o derecede had safhadadır. Sevgili arkadaşlar, kuşatma bütün hızıyla devam etmektedir. Hedef Türkiye Cumhuriyeti’dir. Sömürgeciler ve yurtiçi partnerleri 85 yılın ve Lozan’ın intikamını almaya kararlıdırlar. Mücadele kızışmıştır. Zaman uyanık olma ve kol kola girme zamanıdır. Şunu unutmayalım ki, başka Türkiye yoktur!...
|