04.02.2008/Sayı:171
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Kapak Yılmaz Ekinci

“Hilafet bayrağını yeniden İstanbul’da göndere çekeceğiz”

İşte gerçek yüzleri

Merve Kavakçı

“İnşallah hedefimiz kamu hizmetlerinde de, yani kamu hizmeti veren personellerde de böyle bir yasağın olmamasıdır. Bu utanç verici bir şey diye düşünüyorum.”
Merve Kavakçı (Vakit gazetesi)

Süleyman Ateş

“Çok evlilik tavsiye edilecek bir şey değil ama taraflar razı olduktan sonra Kur’ân buna müsaade etmiştir. Bütün ilahi dinlerde erkeğin çok evliliği vardır.”
Süleyman Ateş

Sami Hocaoğlu

“Zira bu ülkede başörtüsüne karşı savaşın aslında İslâm’ karşı bir savaş olduğunu bilmeyen yok.”
Sami Hocaoğlu (Yeni Şafak gazetesi)

Hayrettin Karaman

“Yalnızca üniversitede başörtüsü yasağının kalkması, din özgürlüğünü uygulama, mümine hakkını verme noktasından bakınca devede kulaktır.”
Hayrettin Karaman (Yeni Şafak gazetesi)

Ahmet Taşgetiren

“Başörtüsü tüm zaman ve mekanları kapsar. Zaman büluğ yaşıdır, mekan ise mahrem olmayan bütün alanlardır.”
Ahmet Taşgetiren (Bugün gazetesi)

“Hilafetin başkenti İstanbul ve merkezi Topkapı Sarayı olacak.”

“İktidara geldiğimizde heykelleri yıkacağız, cemevlerine izin vermeyeceğiz.”

“Allah’ın izniyle Ordu’yu ele geçireceğiz, tek kurşun atmadan İslâm devletini kuracağız.”

“Bizim için cihat, hilafetin kurulması sonrasında başlayacak. Hemen cihat ilan edilecek.”

“Biz İslâmi olmayan bu toplumu kökten, tamamen değiştirmeyi amaçlıyoruz.”

Yukarıdaki sözler Sayın Okan Konuralp’ın Yılmaz Çelik’le yapmış olduğu röportajdan alınmış başlıklardır.

Bu gerici zihniyete karşılık Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ve devrimin simgesi olarak Ankara’yı görmüş ve belirlemiştir. Hanedanı ve Hilafeti kaldıran Gazi, laikliğin merkezinin de siyasal bilinç gereği Ankara olabileceğine inandığı için Ankara’yı başkent olarak seçmiştir. Çünkü Ankara ve çevresi Oğuz boyu soyundan oluşuyordu.

Şeyh Takiyüddin al-Nemhani tarafından 1953 yılında kurulmuş olan Hizb-ut Tahrir’in amaç ve hedefi hilafetin yeniden kurulmasıdır. “İslam ümmeti” anlayışıyla hareket eden örgüt için cihat, “Müslümanlar için kaçınılmazdır.”

Türk toplumunun tamamıyla İslâmi bir toplum olmadığını söyleyen örgütün Türkiye Vilayeti(!) resmi sözcüsü, “Biz İslami olmayan bu toplumu kökten ve tamamen değiştirmeyi amaçlıyoruz” diye açıklama yapıyor.

“Biz Ankara’yı başkent olarak kabul etmiyoruz. Biz hilafetin devletini inşallah İstanbul’da kuracak olursak, İstanbul’u başkent yapacağız. İnşallah müstakbel halife Ata Abu Raşta, Topkapı Sarayı’ndaki makama oturacaktır. Hilafetin başkenti İstanbul ve merkezi Topkapı Sarayı olacaktır.”

“Hilafet bayrağı İstanbul’da indi ve biz bu bayrağı yeniden İstanbul’da, Türkiye’de kaldırmak istiyoruz. Bayrağı indiği yerden kaldırmak istiyoruz. Bayrak 3 Mart 1924’te hilafetin kaldırılmasıyla birlikte İstanbul’da aşağı indirildi ve biz yeniden İstanbul’dan göndere çekmek istiyoruz.”

“Bayrağımız ise Peygamberimizin kullandığı bayraktır. Siyah zemin üzerine beyaz renkte Arapça Kelime-i Şahadet yazılıdır. Bu bayrağın yanı sıra halifenin bulunduğu yerde, beyaz zemin üzerinde siyah renkte Kelime-i Şahadet yazan bir başka bayrak daha çekili olacaktır.”

“Hilafet iktidarında cemevlerine kesinlikle izin vermeyeceğiz. Gayri Müslimler ise ibadetlerinde serbesttirler. Ama topluma açık alanlara çıktıkları anda İslâmın kurallarına uymak zorundadır. Yani gayri Müslim bir kadın başörtüsüz dışarı çıkamaz. Gayri Müslim bir insan örneğin kendi sahip olduğu Hıristiyanlık fikrinin propagandasını yapamaz.”

“İslâm devletini kurduğumuzda, birtakım İslâmi cemaatlerin varlığına da izin verilmeyecektir. Nakşibendilik, Kadirilik, Mevlevilik gibi tarikat ve cemaatler bir zafiyetin sonucudur. İslâmın özünde bu tür cemaat ve tarikatların oluşmasına imkân tanıyan bir şey yoktur. Bu grupların hiçbirinin varlık nedeni vahiy kaynaklı değildir. Pek çoğu Hint ve Yunan felsefesinden feyiz almaktadır.”

“Öte yandan, iktidara geldiğimizde, tüm heykelleri yıkacağız. Tıpkı Hz. Muhammed’in Kâbe’deki putları yıkması gibi. Bu konuda tartışılacak bir şey yoktur. Çünkü haramdır.”

Hainlerin kimin heykellerini hedeflediklerini söylemeye gerek yok. İşte Atatürk düşmanlarının fikirleri.

“Cumhuriyet’i kuran bir otoriteydi. Yani bir güçtü. Ve biz de biliyoruz ki, O isterse bu olur. Yani bugün Türkiye’deki güç sahibi bellidir. Burayı elde eden bir kitle çok rahat bir şekilde Türkiye’de darbe yapabilir. Ancak bu kadar konuşabilirim.”

Bu alıntıların yayınlandığı tarih 23 Ağustos 2005.

İşte, Atatürk, Cumhuriyet ve başkent Ankara düşmanlarının gerekçesi yukarıda çok net olarak belirtiliyor. Saltanat, Halife ve çağdışı bir Arap yaşamı. Bunları değiştiren kişi ve kurumlar ise baş düşmanları.

Çünkü hilafeti Ankara’da, Mustafa Kemal Atatürk kaldırdı. Kurtuluş’ta kendisine sahip çıkan Seymenlerin memleketi Ankara’yı da başkent yaptı.

Anayasa’nın laikliği tanımlayan ve koruyan 2. ve 4. maddesini, 10., 13. ve 42. maddelerini değiştirmek suretiyle bu maddeleri etkisiz hale getirme girişimleri hukuka ve rejime karşı dolaylı bir girişimdir. Diğer bazı maddelerin değiştirilmesi suretiyle Anayasa’nın değişmez maddelerinin yasal işlevi yok sayılmak istenilmektedir.

“Tutturmuşlar bir laiklik elden gidiyor diye. Millet istedikten sonra tabii gidecek yahu!” diyenler asıl hedeflerine yönelmiştir. Üç makam hariç üst yönetimde refikası türbanlı olmayan kalmış mıdır? Bu tesadüf müdür, yoksa siyasi bir tercihin sonucu mudur?

Siyasal dincilerin esas amaç ve hedeflerinin ne olduğu yukarıdaki açıklamalarda net olarak görülmüştür. Ayrıca MHP’nin ne olduğu da son zamanlarda üç kez daha net olarak görülmüştür.

Türbanın inanç gereği takıldığını iddia edenlerin geldiği son nokta, “Bir siyasi simge olarak taktığını düşünün. Bunu suç kabul edebilir misiniz? Siyasi simgelere yasak getirebilir misiniz? Dünyanın neresinde böyle bir uygulama var?” olmuştur. Üniversitelerde AKP-MHP ittifakıyla elde etmiş olma ihtimali dahi onları kesmemektedir. Bunun devamı torba çarşaftır, burkadır, takkedir, poturdur ve benzeridir.

MHP TBMM Grup Başkanvekili Mehmet Şandır: “Başörtüsü, Polis Akademisi ve askeri okulların dışında ki yüksek öğrenim kurumlarında serbest olacak.”

Burada okuyan öğrenciler de dini inançlarından dolayı türban takan diğer okul öğrencilerini emsal gösterip dava açınca ne yapacaksınız? Sonra bu nasıl bir eşitlik? Ayrıca özgürlük bir kısma verilip diğer kısma yasaklanabilir mi? Size göre bu inanç gereği ise onları niye ayırıyorsunuz? Yoksa askerden tepki alırız diye manevra mı yapıyorsunuz? Siyasiler dinden artık çekin elinizi! Yıllardır bıktırdınız. Siyasilerin olmadığı bir demokratik rejim bulunursa dört elle sarılacağım.

Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Nafiz Özak da, Büyük Önder için neredeyse “O da türban istiyordu” diyecek.

Türbanın yasal olarak üniversitelerde serbest olmasıyla ilgili olarak Cüneyt Zapsu, “Bana ne kanundan, kanunu değiştiririz” diyebiliyor. İşte asıl tehlike burada. Hukukun üstünlüğü yerine Parlamento’daki sayısal üstünlüğe dayanarak yapılacak yasa, rejimi uçurumun kenarına taşır. Oysa türbanın laik Cumhuriyet ilkesine aykırı olduğu Anayasa Mahkemesi ve Devrim Yasalarıyla hüküm altına alınmıştır.

Özgürlükten bahsediyorlar, Emin Çölaşan kapı dışarı ediliyor. Yalçın Küçük’ün programı bir anda kesiliyor. Sizin gibi düşünmeyip farklı düşünenlerin yazma, konuşma özgürlüğü yok mu? Özgürlük yalnız sizin için, sadece sizin doğrultunuzdaki düşünceler için mi var?

Dini tavizin sonu yoktur. Asıl hedefleri, kamu görevlileri ile orta ve ilköğretim okulu öğrencilerinin de serbestçe türban takmasıdır. Üniversitede türban talebi, buzdağının yüzeye çıkmış çok küçük bir parçasıdır. Mustafa Kemal’in laik Cumhuriyet’i, İslâm cumhuriyetine dönüştürülmek istenilmektedir.

Cumhuriyet’i yasal olarak koruma ve kollamakla görevli olanlar bu gelişmelere tavır koyma zorunluluğunda kalmışlardır. Rejim kendini korumak zorundadır.

Meclis Anayasa Komisyonu üyesi AKP’li Hüsnü Tuna, “İnşallah hedefimiz kamu hizmetlerinde de, yani kamu hizmeti veren personellerde de böyle bir yasağın olmamasıdır. Bu utanç verici bir şey diye düşünüyorum” diye beyanat verebilmektedir.

Vakit gazetesi (Merve Kavakçı): “Kamu hizmeti alan-veren ayrımı çok tehlikeli bir ayırım.”

Bugün gazetesi (Ahmet Taşgetiren): “Başörtüsü tüm zaman ve mekanları kapsar. Zaman büluğ yaşıdır, mekan ise mahrem olmayan bütün alanlardır.”

Konuyu özgürlük olarak tanımlayan yazar, 18 yaşına gelmemiş fakat büluğ yaşına ulaşan çocuğun başını, çocuğa sormadan kendi iradesiyle örtmek istemektedir. Bu nasıl bir özgürlüktür? Çocuğun kimlik oluşumuna zorunlu ipotek koymaktır. Öncelikle 18 yaşına, yani hukuken ergin fert olana kadar türban, sadece kamusal alanda değil kati olarak her yerde yasaklanmalıdır.

Yeni Şafak gazetesi (Sami Hocaoğlu): “Zira bu ülkede başörtüsüne karşı savaşın aslında İslâm’ karşı bir savaş olduğunu bilmeyen yok.”

İnsanları kamplara ayırarak savaştan bahsedebilmektedir. Din adını kullanarak insanları bölmekte ve birbirine düşman ilan ederek kışkırtıcılık yapmaktadır.

Laik sisteme sahip çıkanlar, bu insanların gözünde din düşmanı olarak görülüyor. Laik sisteme sahip çıkan tüm Cumhuriyet kurumları din düşmanı olarak alenen ilan ediliyor ve savaşın hedefi olarak gösteriliyor.

Yeni Şafak gazetesi (Hayrettin Karaman): “Yalnızca üniversitede başörtüsü yasağının kalkması, din özgürlüğünü uygulama, mümine hakkını verme noktasından bakınca devede kulaktır.”

Yukarıda buzdağı örneğiyle verdiğim açıklamayı nasıl da teyit etmiş. Üniversitede türban serbestisi devenin kulağı kadarmış. Kulak buysa deveyi düşünün... Herkes aklını başına alsın. Kulaktan sonra sıra deveye gelecek.

Ey türbanlı hanımlar! Aydın din adamlarımızdan Süleyman Ateş bile, “Çok evlilik tavsiye edilecek bir şey değil ama taraflar razı olduktan sonra Kur’ân buna müsaade etmiştir. Bütün ilahi dinlerde erkeğin çok evliliği vardır” diye yazabiliyor.

Medeni Yasa’yla yasak edilmiş olan birden fazla evlilik dinen uygun bulunabilmektedir. Aydın dediğimiz bu din adamı bile artık yasalara göre değil, dini yorumlara göre açıklama yapmaktadır.

Hanımlar, Atatürk’ün size sağladığı haklara sahip çıkmamanın bedelini ileriki yıllarda çok ağır ödeyeceksiniz. Çünkü artık sizi bir fert olarak değil, korunması gerekli bir unsur olarak görüyorlar.

Biz hukuk devleti değil miyiz? Bu husus yetkililerce artık açıklanmalıdır. Yönetildiğimiz sistemin adını bilmeliyiz. Atatürk ve Cumhuriyet dönemini kafanızda bitirdiyseniz resmi olarak açıklayınız.

Türban 26 0cak 2008’de kamusal alan TRT-1’de; türban ve kara çarşaf ise 28 Ocak 2008’de Konya ve Erzurum’daki Açık Lise sınavında.

Ama Mustafa Kemal Atatürk diyor ki: “Milli egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.”

Mustafa Kemal’in aydınlık Türkiye’sinin karartılmasına kim olursa olsun izin vermeyeceğiz. Türbanın üniversiteye girmesi Cumhuriyet’in sonudur.

Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu: “Bu gidiş, dinci dikta rejimine gidiştir.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe