04.02.2008/Sayı:171
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Ekonomi Prof. Dr. Cihan Dura

Tekstil ve hazır giyime Çin darbesi

Çin baskısı fabrika sattırıyor1-)Tekstil ve hazır giyim bir zamanlar ihracatımızın gözdesi idi. Artık öyle değil. O şaşaalı günler geride kaldı. Tekstil ve hazır giyim sektörümüz bugün can çekişiyor. Hem de hangi sebeple biliyor musunuz? Kendi ithalatımız yüzünden!... Özellikle Çin’den yapılan dampingli ithalat, bu sektörü vuruyor, sektöre büyük zararlar veriyor. Başka bir deyişle tekstil ithalatında Çin başta olmak üzere “Asyalılaşma” yaşanıyor. Yani sanayici Asya’dan alıp Avrupa’ya satıyor. Çünkü - İstanbul Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği (İSTESOB), Ankara Giyim Sanayicileri Derneği (AGSD), Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Konfeksiyon ve Hazır Giyim Meclisi, ANTEKS başkan ya da başkan yardımcıları gibi- sektör temsilcilerinin belirttiği üzere Türkiye’nin başta Çin, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Endonezya, Ukrayna, Mısır gibi ülkelerle fiyat bazlı rekabet şansı kalmamış bulunuyor. Olay elbette yeni değil. Ülkemize kalitesiz, sağlıksız ve ucuz Çin ürünleri yıllardır giriyor: Mutfak eşyaları, çocuk oyuncakları, tekstil ürünleri, şapka, çorap, ağaç işleri, ayakkabı, deri mamulleri, cam işleri ve akla gelen her türlü araç gereç... Sonuç? Sektörde on binlerce iş yeri kapandı, kapanıyor da...

Burada bir noktayı vurgulamam gerekiyor: ABD’de ve Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde sağlığa zararlı olduğu belirlenen Çin malları raflardan indirilirken, Türkiye’de kendi iş adamlarımız Uzak Doğu’ya seferler düzenleyerek Çin mallarını sadece ucuz oldukları için Türkiye’ye getirtiyorlar. İşte kapitalizm, serbest piyasa bu. Ulusun “dayanışma ruhu”nu yok ediyor. Bir ülkenin insanlarını birbirine kırdırıyor. Kendi insanının zehirlenmesine vasıta olurken, kılı dahi kıpırdamıyor; yeter ki kazansın. Böyle ithalatçı tipinin yaptığını, Çinli işadamı kolay kolay yapmaz.

2-)Gözlem verilerimiz bunlar. Sıra açıklamada, başka bir deyişle “Çin kaynaklı ithalatın etkileri nelerdir, sonu ne olabilir” sorusunun yanıtlanmasında. Sektörün önde gelen temsilcilerine göre, “bu işin sonu felâket”. Çin’den yapılan ithalatın ülke ekonomisi ve halkımızın sağlığı üzerinde çok olumsuz etkileri var. Biraz abartılı ama kimileri “bu gidişle ekonomimizin tümüyle çökeceğini” bile ileri sürebiliyor.

En olumsuz etkilerden biri, istihdamla ilgili. Bir kaynağa göre Çin’den ithal edilen tekstil ve konfeksiyon ürünleri iç piyasada yüzlerce işletmenin kapanmasına, 600 bin çalışanın işsiz kalmasına sebep oldu. Giyim sektörü, yaşanan sıkıntılar nedeniyle yüzde 25 oranında küçüldü. 3000 iş yeri kapandı. Bir diğer etki de tekstil firmalarının Çin’le rekabet edebilmek için maliyet ve diğer avantajlar sebebiyle fabrikalarını yurtdışına taşıması. Örneğin bazı tekstil fabrikaları Mısır’a taşındı ve taşınmakta.

3-)Tahribat öyle büyük boyutlarda ki AKP gibi vurdumduymaz ve “süper liberal” bir hükümet bile, Gümrük Birliği Antlaşmasının koruyucu maddesini işletmek zorunda kaldı. Bilindiği gibi Türkiye Gümrük Birliği Antlaşması uyarınca, üçüncü ülkelere karşı AB’nin Ortak Gümrük Tarifesini uygulamakla yükümlü. Başka bir deyişle ülkemiz - kendi yapı ve koşullarına uygun ticaret ve gümrük politikalarını değil- AB’nin kendi çıkarlarına göre belirleyerek üçüncü ülkelere uyguladığı gümrük tarifelerini tatbik zorundadır. Öte yandan 1970 tarihli Katma Protokol’ün 60. maddesinde şu hüküm yer alıyor: “Türk ekonomisinin bir faaliyet sektörünü veya dış mali istikrarını tehlikeye düşürecek ciddî bozukluklar ortaya çıkar veya Türkiye’nin bir bölgesinin ekonomik durumunun bozulması şeklinde güçlükler belirirse, Türkiye gerekli korunma tedbirlerini alabilir.” Kısacası Türkiye bu maddeye dayanarak, Gümrük Birliği’nden kaynaklanan zararını telafi etme hakkına sahip. AB bu hakkı Türkiye’ye karşı iki kez kullanmıştır (1973’te kota koyarak, 1986’da işgücü dolaşımını rafa kaldırarak). Ancak bizim hükümetlerimizin aynı cesareti kolay kolay gösteremediği, ancak ilgili sektör batma noktasına geldikten sonra harekete geçebildiği anlaşılmaktadır. Buna göre Çin Halk Cumhuriyeti menşeli bazı tekstil ve konfeksiyon ürünlerinin ithalatına kota uygulanması gerekiyor. Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın, Resmi Gazete’de yayımlanan “Belirli Tekstil ve Konfeksiyon Ürünlerinin İthalatında Gözetim ve Korunma Önlemleri’ne ilişkin tebliğine göre, Çin menşeli kimi tekstil ve konfeksiyon ürünlerinin ithalatında miktar kısıtlaması (kota) uygulanacak. Sözü edilen ürünler şunlar: Konfeksiyon ve tekstilde dokunmuş ve dokunmamış mensucat ve hazır eşya ile dokuma ve örmede hazır eşya, iç, dış ve spor giyim ürünleri.

4-)Ancak tekstil ve giyim sektörünün sorunu yine bitmiyor. Son bir gelişme bu sektörü çok daha zor günlerin beklediğini gösteriyor. Şöyle ki: Dünya Ticaret Örgütü, serbest ticaret kuralları gereğince 2005’ten itibaren kotaların kaldırılmasını istiyordu. Ancak uygulama Çin ile Avrupa Birliği (AB) arasında yapılan bir anlaşmayla, bazı tekstil ve konfeksiyon ürünlerinde 1 Ocak 2008’e ertelenmişti. O tarihse çoktan gelmiş bulunuyor! Çin, hiçbir koruma önlemiyle karşılaşmadan mallarını 1 Ocak 2008’den itibaren Türkiye ve Avrupa pazarlarına serbestçe sokmaya başladı. Tabiatiyle bundan hemen bütün sektörlerimizin, özellikle de elektronik ve oyuncak sanayii ile tekstil ve konfeksiyon sektörünün olumsuz etkileneceği kesin.

Avrupa Birliği Türkiye için çok önemli bir pazar. Ülkemiz, hazır giyim ve tekstil ihracatının yarıdan fazlasını (yaklaşık 10 milyar dolar) AB ülkelerine yapıyor. Bunun anlamı şu: Türkiye artık AB pazarında da Çin’le rekabet etmek zorunda kalacak. Uzmanlar bu rekabette Türkiye’ye fazla şans tanımıyor. Ne var ki gelinecek nokta çok önceden biliniyordu. Buna rağmen AKP hükümeti üzerine düşeni yapmadı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Konfeksiyon ve Hazır Giyim Meclisi Başkanı Umut Oran’a göre, “tekstil ve hazır giyim sektörü son 3 yılda Çin’e kota uygulamasının kaldırılmasına karşı hazırlık yaptı, tasarıma yöneldi. Ancak kotaların kalkması Türkiye’yi yine de olumsuz etkileyecek. Bu gibi durumlarda hükümetlerin destek tedbirleri alması gerekiyor. Ne var ki 59. ve 60. hükümetler tekstil ve hazır giyim sektörünü dış tehditlere karşı korumak için bir strateji geliştiremedi. Oysa ihracatı ithalatından büyük olan bir sektör var karşımızda. Hükümet konfeksiyon sektörüne karşı duyarlı olsaydı, yarın ne yapacağımızı kara kara düşünmezdik.” Gerçekten AKP hükümetinin, Türkiye’nin ihracatında lokomotif görevi üstlenen tekstil ve hazır giyim sektörünü dış tehditlere karşı koruyucu önlemler almaması büyük bir hatâdır.


ABD’de kölelik hiç kalkmadı

ABD’de kölelik hiç kalkmadıAmerika’nın Florida eyaletinde göçmen tarım işçileri zorla çalıştırılıyor, işkenceye maruz bırakılıyorlar.

İngiltere’de yayımlanan Independent gazetesi yazmış: Florida’da meyve ve sebze toplayıcısı 3 göçmen işçi zorla alıkondu, zincire vuruldu, dövüldü, baskı altında borç karşılığı çalıştırıldı. Bir yılı aşkın süre geceleri bir minibüste elleri bağlı olarak hapsedildiler. Buradan kaçmayı başaran işçilerin baş ve vücutlarında darp izleri, birinin kolunda tedavi edilmemiş ağır bir bıçak yarası vardı. Polisin başlattığı soruşturmayla, başka bir işçinin de her gece elleri arkadan bağlı olarak zincirlendiği anlaşıldı. Daha sonra aynı koşullar altında çalıştırılan 11 kişi daha saptandı. İşçiler, minibüslerde barınmak, yıkanmak ve kötü yemekler için para ödemeye zorlanarak borçlandırıldı.

Florida, Aralık-mayıs arasında bütün Amerika’nın tarla domatesi ihtiyacını karşılıyor. On binlerce kadın, erkek ve çocuk işçi, sendikasız ve kayıt dışı çalıştırılıyor. Haftada 200 dolar kazanabilen meyve toplayıcıları, 30 yılda zor ödenecek borçların altına sokulmuş. Çoğu Meksika’dan gelen işçilerin asgari ücret kazanabilmeleri için yaklaşık 2.5 ton domates toplaması gerekiyor, ki bu neredeyse imkânsız. Florida’da yetişen domatesin müşterileri arasında McDonald’s, KFC, Pizza Hut ve Burger King gibi dev ulusötesi şirketler var.

Ben bu gözlemi yapınca, aklıma Amerikalıların yaklaşık 500 yıl önce kıtanın asıl sahibi yerlilere uyguladığı vahşet geldi. “Sömürgeleşen Türkiye” kitabımdan özetliyorum: Tarih 1490’ların sonları. Avrupalı Amerika’yı sömürgeleştirmekle meşgul. Bütün hırsları altın bulmak. Önce fazla bulamadılar, onun yerine insan köleleştirdiler. Yerlileri zorla ve en korkunç şekilde çalıştırmaya başladılar. Bu, “encomienda” denilen tüyler ürpertici bir uygulamaydı. Sisteme göre imtiyaz sahibine (encomiendero’ya) yalnız bir toprak parçası değil, aynı zamanda köle olarak dilediği şekilde kullanabileceği belirli sayıda yerli veriliyordu.

Encomienda sistemi, bu ilk Amerikalılar için bir yüz karasıydı:

Zavallı yerliler kırbaç altında, İspanyolların Yeni Dünya’da erkenden geliştirilmiş oldukları şekerkamışı, boya bitkisi ve daha sonra tütün tarlalarında, aynı zamanda birkaç altın madeninde aralıksız çalıştırılıyorlardı.

Koşullar tek sözcükle insanlık dışıydı: Kızılderili yerliler dayanamıyor, birer birer ölüyor, hızla azalıyordu. Zavallıların yok edilmeleri öylesine korkunç boyutlara ulaşmıştı ki, sömürgeciler başka bir yerden, Afrika’dan siyahi köle getirtmek zorunda kaldılar. Böylece 1501’de tarihin en karanlık sayfalarından biri daha açılıyordu: Zenci ticareti!...

Köylerine kadar gidilerek avlanan ve gemilere balık istifi tıkıştırılan Afrikalılar, geri dönme umudu hiç bulunmayan ve encomienderos’ların sopaları, kamçıları altında ezilip çalıştırılacakları uzak bir ülkeye köle olarak gönderiliyorlardı.

Sonuç basit: Bu Amerikalılar 500 yıldır medenileşememişler!


Doğal kaynaklarımız sermayeye peşkeş çekiliyor

1-)Hükümet’in son uygulamaları açıkça şu gerçeği ortaya koydu: AKP hükümeti kıyılarımızı halkın kullanımına sunmaktan çok özel kişilere menfaat sağlama amacında.

Bilindiği gibi AKP’nin bir yeni anayasa girişimi var. Yeni anayasa ile devletin “koruması” altında bulunan kıyılar Özelleştirme Yasası kapsamında imara açılacakmış. Öte yandan, AKP’nin “Tahsis Edilecek Kamu Arazileri” başlığıyla yayımladığı raporda imara açılması planlanan 89 Hazine arazisinin 57’si kıyılar! Eee... Damarlarında kan diye kâr hırsı akan ithal malı kapitalist ekonomi var Türkiye’de. Doğal olarak bu girişim de yerli ve yabancı yatırımcıların iştahını kabartıyor. Çünkü kıyı alanları yapılaşmaya en uygun mekânlardandır. Buralar, ele geçirilir geçilmez büyük bir hızla birer otel, lokanta ya da eğlence mekânına dönüştürülecek.

Bu uygulamada gözden kaçırılan ağır bir “fırsat maliyeti” var. Üç beş vurguncu kazanacak ama Türk halkı kaybedecek. Çünkü “geri dönüşü olmayan” bir kayıp söz konusu. Başka sorunlar da var. “Kıyı alanlarını kaplayan ‘beach’ adı verilen işletmeler” halkın denizden yararlanmasını önlüyor, yararlanma ancak maddi bir karşılıkla mümkün oluyor. Ayrıca kıyı alanlarına kurulan siteler ve tatil köylerinin denizin içine kadar yerleştirdikleri bantlarla işletme dışından gelen yurttaşların denizden yararlanmaları engellenerek “ayrıcalıklı bölgeler” oluşturuluyor. TMMOB Mimarlar Odası’ndan Mücella Yapıcı’nın yorumu şöyle: Türkiye parsel parsel satılıyor. Yeni anayasada yer alacak olan Kıyı Kanunu ile yeni turizm alanları olarak ilan edilen kıyılar özelleştirilmiş olacak. Mevcut Anayasanın 43. maddesinde yer alan “Kıyılar devletin tasarrufu altındadır” ifadesinin yeni anayasadan kaldırılması durumunda kıyıların yargı yoluyla korunması da ortadan kalkmış olacak. “bu yasa tasarısına yalnızca kıyılar değil sulak alanlar da katıldığı için ‘yap-işlet-devret’ modeli öne çıkacak. Bütün bunlar, doğal kaynaklarımızın sermayeye peşkeş çekilmesi için yapılıyor.

Bense şu yorumu eklemek isterim: AKP Türkiye’de Derin Merkez’in istediklerini yerine getiren bir parti. Zaten esas itibariyle -yüzde 47 ile falan değil- Amerikan desteği sayesinde ayakta duruyor. Derin Merkez’in doktrini ise Neoliberalizm. Yani her şey zengin ve güçlü olan için. Başka bir deyişle zayıf olanı dışla, aşağıla; hayat hakkı tanıma. Dolayısıyla AKP iktidarının, Tayyip/Gül ikilisinin bütün yasaları zenginler lehine çıkarması kendileri açısından bir çelişki değildir. Acı olan, böyle bir iktidara halkımızın yüzde 47’ile destek vermesi, aydınlarımızın da uydurma bir demokrasi ideali uğruna sahip çıkmasıdır.

2-)AKP hükümeti sadece deniz kıyılarımızı pazarlamakla kalmıyor, birtakım güçlere öylesine angaje olmuş ki, fırsat bu fırsat diyerek anayasa taslağında yaptığı değişikliklerle ormanları ve su havzalarını da çokuluslu şirketlere pazarlamanın yolunu açıyor.

Aralık 2007 ayı içinde Türkiye Ormancılar Derneği Marmara Şubesi’nin - aralarında TEMA, ÇEKÜL, Doğal Hayatı Koruma Derneği, Mimarlar Odası, Ziraat Mühendisleri ve Orman Mühendisleri Odası’nın da bulunduğu sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle- düzenlediği “Küresel İklim Değişimi ve Su Sorunlarının Çözümünde Ormanlar” konulu sempozyumda konuşan İstanbul Üniversitesi (İÜ) Orman Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ünal Akkemik şu önemli tespiti yaptı: AKP iktidarının yeni anayasa taslağında yapmaya çalıştığı değişiklikler, orman ve su sorununun daha da büyümesine sebep olacaktır. Mevcut anayasada yer alan “Ormanlar devlet tarafından işletilebilir” hükmü, yeni taslakta “Ormanlar devlet tarafından işletilir ve işlettirilir” olarak değiştirilmiştir. Bu da su havzalarının ulusal ve çokuluslu şirketlere açılması ve zaman içerisinde havzaların devlet elinden tamamen çıkarılması anlamına gelmektedir.

Aynı sempozyumda konuşan Türkiye Ormancılar Derneği Genel Başkanı Mustafa Yumurtacı’nın teşhisi de son derecede önemli, bakın ne diyor: Türkiye’nin en büyük sorunu ormanların, sürdürülebilir bir devlet politikası oluşturularak korunmaması ve çevre korumasına ilişkin yasaların her iktidar tarafından her an değiştirilebilmesidir. Bendeniz de bu eksikliğimizi pek çok defalar vurguladım yazılarımda: Devlet işlerimizde ne yazık ki süreklilik yok. Birinin yaptığını, diğeri bozuyor. Her seçilen meclis, her iktidara gelen başbakan, ya da bakan, “beni halk seçti, ben halk iradesini temsil ediyorum, istediğimi yaparım” diyerek Türkiye’yi yazboz tahtasına çeviriyor. İşte bunun son örneği 22 Temmuz seçimleri sonrası AKP’si, tafrasından yanına varılmıyor. Anayasa’yı da kendi kafalarına göre -hatta bence sadece “Tayyip/Gül” kafasına göre- istedikleri gibi değiştirme yolundalar. Diyeceğim o ki Türkiye’deki demokrasi uygulaması gerçekten çok ilkel ve çok kaba. Kalıcı olmak isteyen bir devlette “asgari müşterekler” olmalıdır. Hükümetlerin icraatına bir sınır çizmek gerekir ki o da “gelip geçici olmayan bir devlet düzeni”, o düzenin dayandığı akıl gerekleri, bilim gerçekleri ve sağlam bir kurumsallaşmadır.


Hükümet eliyle hayali ihracat mı yapılıyor?

Kürşat Tüzmen
Kürşat Tüzmen

Medyada bir süre önce “ihracatta patlama” haberlerinden geçilmiyordu. TİM Başkanı Satıcı ile Bakan Kürşat ortalığı yıktılar, törenler düzenlediler, ihracatın 100 milyar dolarların üzerine çıktığını üstüne basa basa ilan ettiler.

Bilimin birinci kuralı “metotlu şüphecilik”tir. Öyleyse sormak gerekir: Acaba bu başarı ne derecede doğru? Nitekim aynı soruyu soranlardan, Satıcı ve Kürşat’ın “ihracat başarısı”na kuşkuyla bakanlardan biri de Prof. Dr. Aydın Ayaydın. Bakın, itirazıyla ilgili olarak hangi kanıtları ileri sürüyor [Sabah, 29.8.2007]:

Türkiye’nin ihracatının [artması] herkes gibi bizi de sevindirir. Ancak bir şartla: İhracat mal ve hizmetlerimize ait gerçek rakamlarla ulaşmalıyız bu sonuca! Ne yazık ki görünen tablo öyle değil, madalyonun diğer yüzü farklı. Şu sebeple ki ihracat rakamlarımızın içinde -ihracat sayılmaması gereken- şu kalemler de yer alıyor.

-Yurt dışından ithal ettiğimiz malları kullanıp ülkede yok denecek kadar az katma değer ilave edip yapılan ihracat,

-Dahilde işleme rejimi kapsamında devlet tarafından sübvanse edilerek yurtdışına ihracat yapılacak diye ucuza satılan mallar,

-İşlendikten sonra yurtdışına ihracat yapılmış gibi gösterilip iç piyasada satılan mallar.

Anlayacağınız, bir taşla iki kuş vuruluyor: Hem devletten “dışarı ihraç edeceğim” diye ton başına 150 dolar daha ucuza buğday alınıyor, hem de un yapıldıktan sonra da “gümrükten dışarı gitti” gösterilip iç piyasada satılıyor. Öte yandan iç piyasada satılan bu miktar da TİM’in verilerine göre ihracat rakamları arasında yer alıyor. Gördünüz mü ihracatımız nasıl artmış? Bakanımız da bu “hayali ihracat”la övünmeye devam ediyor. Sayın Ayaydın yazısını şu öneri ile bitiriyor: Başbakanlık Teftiş Kurulu yukarda belirtilen DTM ve Gümrük Müsteşarlığı uygulamalarını soruşturma kapsamına almalıdır.

Ben de bundan önceki bir yazımda Türkiye’nin son ihracat rakamlarına kuşkuyla bakmış şu görüşümü ifade etmiştim [Bkz: www.cihandura.com]: Millî para değerinin ihracat ve ithalat üzerinde kuvvetli bir etkisi vardır: Ülkeler ihracatları gerilemesin, hattâ artsın ister. Millî paranın değerlenmesi (döviz kurunun düşmesi) ihracatı zorlaştırır. Bizde AKP iktidarının yaptığı ise, başka birçok ülkede yapılanın tam tersi. Öyle bir hükümet ki bütün işi Türk lirasını sürekli değerlendirmek oldu. Öte yandan Merkez Bankası faizi yüksek tuttukça, dolar düşmeye devam edecek. Tabiî ihracat cephesi çöküyormuş, ihracatçılar “yandım Allah” diyormuş, “Ak” hükümetin umurunda değil. Ancak bütün güçlüğe rağmen o tarafta bir Kürşat bahadır var ki harikalar yaratıyor. İhracatımızı 100 milyar dolarların üzerine çıkardı (!). Ne diyeyim, bir dünya ülkelerinin yaptığına bakın, bir de bizimkilerin yaptığına! Öyle sanıyorum ki bu gidişle en sağlam görünen iktisat teorilerini bile yerle bir edecekler.


Türk ekonomisi kuraklık tehdidi altında

 

2007 yılında kuraklık zararı

2007 yılında kuraklık zararı

Türkiye doğal bir afetle karşı karşıya..., Türkiye kuraklık tehdidi altında.

Kuraklığın maliyeti Tarım Bakanlığı’na göre 1 milyar YTL; Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ne göre ise 5 milyar YTL… Dahası önlem alınmazsa sorunlar kartopu gibi büyüyecek, uğranacak ürün kayıpları çiftçilerimiz için büyük bir tehdit oluşturacak.

Olumsuzluklar sadece ürün kaybı ile sınırlı değil. Türkiye Ziraatçılar Derneği Başkanı İbrahim Yetkin ülkemizi bekleyen tehlikeleri şöyle sıralamış:

-Kuraklığın devam etmesi halinde maliyetler katlanarak artacaktır.

-Tarımsal üretim azalacaktır. Ette, sütte ve belli başlı bazı temel ürünlerde kuraklığın etkisiyle fiyat artışları şimdiden başlamıştır. Süreç devam ederse ücretler de artacaktır.

-Tarımsal üretimde yaşanan düşüş ekonominin tamamını, sanayi ve hizmet sektörlerini olumsuz etkileyecektir.

-Kuraklık, sosyal dengeler açısından bir risk oluşturuyor. Köylerden kentlere olan göç hızlanacaktır.

-Şehre göç eden insanlar işsizliği artıracak, sosyal dengeleri bozacaktır.

-Dış ekonomik dengeler sarsılacaktır. Tarım ürünlerinde ithalata gidilecek, dış ticaret açığı artacaktır.

-Tüketicinin genel anlamda yaşam standardı düşecektir [Serhat Akkan, Tercüman, 19.08.2007]

Yorumlarım şöyle:

i-)Açıkça görülüyor: Bir ekonomide her şey birbirine bağlı. Bir kuraklık maliyetlerden, sanayinin girdi teminine, şehirlere göçten dış ödemeler dengesine kadar her şeyi etkiliyor. Dolayısıyla bir devlette ekonomik kararlar gelişigüzel insanlara bırakılamaz. Sorunlar çok kapsamlı ve çok boyutlu bilgi ister. Daha dün kurulan bir partiye Türk ekonomisinin teslimi bence büyük bir hatâdır. Türkiye’de demokrasi uygulamasının bilimle tımar edilmeye ihtiyacı vardır.

ii-)Geleceğe yönelik bir tahmin yapılmış: Türkiye’de kuraklık olacak. Eğer -hükümetlerimizin çoğunlukla yaptığı gibi- iş oluruna bırakılırsa, 5 milyar YTL’ye varacak bir zarar söz konusu. Eğer hükümet ve özel sektör basiret gösterip şimdiden gerekli önlemleri alırsa, varsayalım ki 500 milyon YTL’lik bir harcama ile bu kayıp önlenebilir.

Ancak para nereden bulunacak? Görüldüğü gibi bir yandan da her şey dönüp dolaşıp yine paraya bakıyor (Atatürk’ün sözü bir kez daha doğrulanıyor: Ekonomi demek, her şey demektir.”) Onun için milletçe tutumlu olmak zorundayız. Ne var ki “Korkunç İkizler”in (IMF ve Dünya Bankası’nın) dayatması olan Neoliberalizm bizi tüketime zorluyor. Demek ki asıl mücadele onlarla, Neoliberalizm’le, Türkiye’yi bu rejime mahkum eden hükümetle, kadrolarla. Bizi aşırı tüketime iten küreselleşmeci liberalizm dayatmasından kendimizi kurtarmalıyız. Bu da ancak IMF-Dünya Bankası-”Tayyip/Gül/Unakıtan” usulü Neoliberalizmle değil, ancak Atatürk devletçiliğiyle, karma ekonomiyle olur. Bu yolu bazıları hayal olarak görebilir. Ama ben görmüyorum. “Karma ekonomi” anlayışının Türkiye’ye yeniden döneceği günlerin uzak olmadığına inanıyorum.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe