04.02.2008/Sayı:171
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya Ataövİran gerçeği

İran’ın dış siyaseti Amerikan gündeminin başlarında yer alıyor; önümüzdeki dönemlerde de bu konumunu koruyacak. George W. Bush ile Mahmut Ahmedinecat siyasetten çekilseler bile, bugünkü gerilim sürecek, belki de daha büyük dirençlere yol açacak ve iki ülkeyi (bir olasılıkla) çatışmanın eşiğine taşıyacak. Amerikan karar-vericileri Cumhurbaşkanı Ahmedinecat’ı “aşırı” buluyorsa da; ülkede daha yetkili olan Ayatullah Ali Hameney’dir. Öte yandan, iki ülke arasındaki sorunlar İranlı önderlerin kişilikleri ve konumlarıyla da sınırlı değildir.

İran’la çatışmayı ABD’ndeki şahinler ne denli istiyorlarsa, İran’daki başdanışmanlar da o ölçüde istemiyor. Nedeni şu: Amerika’nın dış tutumuna yansıyan iç düzeni Orta Doğu bölgesinde kendine boyun eğmeyen yerel bir iktidara katlanmaya olanak tanımıyor. Bu nedenle, Washington yönetimi İran’daki uranyumu zenginleştirme girişiminin sıfır noktasına indirgenmesini, bu ülkenin yalnızlığa itilmesini ve orada kendine koşut olabilecek siyasal bir gücün karar yerlerine oturmasını istemektedir. Amerika’nın Irak’ta batağa saplanmış olduğu günümüzde komşu İran’a da, sınırlı bile olsa, müdahaleyi bir seçenek olarak gündemde tutması yalnız İran için değil tüm bölge ve dünya adına yeni bir karmaşa kapılarını açar.

Çağdaş İran 1940’lardan 1979’a uzanan kırk yılın İran’ı artık değildir. İran petrolünü ulusallaştıran, saray ödeneğinin önemli bölümünü sağlık işlerine yönelten ve Şah’ın yabancı temsilcilerle halka karşı senaryolar üretmesini yasaklayan ulusalcı Başbakan Muhammed Musaddık’ın CIA tarafından 1953’de al-aşağı edildiği bir ülke değildir. ABD oradaki düzeni beğenmiyorsa, bunun dolaylı sorumlusu devrik Şah’ın buyurganlığını yerleştirip ülkeyi o yoldan yönetmek isteyen ve bu uğurda Meclis, yargı, basın, üniversite, aydınlar, ordu, sivil halk kuruluşları ve gençlik muhalefetinin susturulmasında büyük payın gene ABD’nin olduğunu anımsamalıdır.

Bugün de, dünya halklarının istencini hiçe sayacak yeni gizdüzenleri, en başta İran’ın (Türkiye gibi) komşu devletlerin halkları olmak üzere, dünya kamuoyunun onaylaması beklenemez. Nitekim, İran’a müdahale sözcükleri ilk ortaya atıldığında, ülkemizden birkaç yüz öğretim üyesi bu müdahaleye karşı olduklarına ilişkin bir metni imzalamışlardı. Bu metni imzalarla birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu Başkanlığı ile BM Genel Sekreterliğine ben ulaştırdım.

ABD’nin İran’a ilişkin tavrında gerçeklerle bağdaşmayan kimi düşünceler ve tasarılar var. Bunlardan biri İran’ın “düzen değişikliği için olgunlaşmış olduğu” yanılgısıdır. Cumhurbaşkanı Ahmedinecat’ın görevini sürdürmesi ya da yerine başkalarının gelmesi ile düzenin temel bir değişikliğe uğraması aynı şeyler değildir. ABD’nin düşlediği sözde “demokrasi” İran için karmaşaya ve bundan bir dış gücün yararlanmasına dönüşebilir. ABD’nin Irak’ta yaptıklarından herhalde gereken dersler çıkarılmalıdır. “Demokrasiye ve özgürlüğe” kavuştuğu söylenen ve en az üçe bölünen Irak’ta her gün kan gövdeyi götürüyor. “Kurtuluş” getirdiklerini savunan Kuzey Irak Kürt yönetimi de Amerikan emperyalizminin o çevredeki işbirlikçisidir.

ABD’nin yanılgılarından başka biri İran’ın dengesiz, usdışı ve serüvenci bir dış siyaset uyguladığıdır. Böylesine değerlendirmeler gerçekte Amerikan dış tutumuna daha uyuyorsa da, (yalnız basın toplantılarında sorulan sorulara verilen çarpıcı sözlerin değil) İran’ın uluslararası tutumunun ağırbaşlı incelemesi bu ülkenin kendini çevreleyecek bir dış baskıya karşı düzenli olduğunca dikkatli bir uygulama sergilediğini ortaya çıkarır. Yakın Amerikan geçmişinden de bir örnek vermek gerekirse, eski başkanlardan (1969-74) Richard Nixon da Sovyetler üzerinde kendi sanki “ne yapacağı önceden kestirilemez” bir kişiliğe sahipmiş gibi bir kanıyı bilinçli olarak uyandırır ve bundan yararlar umardı. Washington yönetimi unutmuş görünüyor ki, katı ve “dengesiz” sandıkları İran Lübnan’da Hizbullah’ın uzun-menzilli füzeler kullanmasını engellemiştir.

Öte yandan, İran günümüz koşullarında ABD-karşıtıdır. Onun sahibi olduğu coğrafya, nüfus, doğal kaynaklar, endüstri yeteneği, ordusu ve benzeri ulusal güç öğeleri ile Amerika’nın bu komşu ülkeyi de çevreleme, yalnızlığa itme ve kendi buyruğuna doğrudan ya da dolaylı olarak sokma siyaseti kuşkusuz çatışıyor. Bu Amerikan tutumunun Orta Doğu halkları katında onay görmediği de bir gerçektir. İran’ın farkı oradaki yönetimin bu halk tercihine uyması ve onu simgelemesidir. İran’daki tavır ne şaşırtıcıdır, ne de onun kınanması gerekir.

İran-ABD gerginliğinin belkemiğinde uranyumun zenginleştirilmesi olayı da var. ABD bu girişimin, alışılmış teknik deyimle, “sıfırlanmasını” istiyor. Washington’a kalırsa, bu gidişin sonu İran’ın nükleer bomba yapabilecek duruma gelmesidir. İran’ın sıfırlama baskısına boyun eğmesi olanaksız olduğu gibi, belirli ölçüde zenginleştirme uygulaması ile bomba yapımı aynı şeyler değildir. BM’e bağlı atom enerjisi kuruluşunun (IAEA) 15 Kasım 2007 tarihli Yöneticiler Kurulu raporu şu anda önümde. Bu yazanak IAEA ile İran’ın büyük ölçüde uyumlu biçimde çalıştığını gösteriyor. Kısaca, İran genel çizgileriyle (ve önemli ölçüde ayrıntılarda) imzalamış olduğu antlaşmaya (NPT) ve Güvenlik Kurulunun 2006 ve 2007 kararlarına uymuştur. IAEA uzmanlarının yaptığı ölçümler uranyumu zenginleştirme uygulamasının yüzde 4’te kaldığını gösteriyor. Bu sayı bomba yapımı için gerekli oranın çok altındadır. Eklemek gerekir ki, Mart 2007’den bu yana, IAEA yedi ansızın denetim yapmış, İran’ın uranyumu zenginleştirmeyi ve “ağır su üretimini” sürdürmekte olduğunu, ama açıklanmış nükleer malzemeyi bomba amaçlı kullanmadığını saptamıştır. Böylesine beklenmedik denetimler nükleer gücün sivilden askerî alana sıçraması önünde birer engeldir.

ABD düşüncesinin ardında bu bölgede Amerika ile ortak çıkarların korunmasında küçük ortak İsrail’in korunması da var. Washington yönetimi İran’daki iktidarın İsrail’i ortadan kaldırmaya kararlı olduğunu varsayıyor. Tahran’ın İsrail’e ve onun Orta Doğu siyasetine karşı duyarlı olduğu kuşkusuz doğrudur. Ancak, dış tutumu yalnız ülküsel inançlar belirlemiyor. “İstenen” ile hem “olabilirlik”, hem de “olasılık” arasında önemli farklar vardır. Bir siyaseti seçme ve onu üstün tutma çeşitli seçenekler arasından bir ülküyü belirleme, bir yeğleme olayıdır. “Olasılıklar” bir “muhtemeller” yelpazesini simgeler. “Olabilirlik” ise, bu olasılıklar arasında hangisinin “mümkün” olduğunu gösterir. İran’ın İsrail’i değerlendiriş biçimi kuşkusuz Amerika’dan çok farklıdır. Ona cephe alması başka, onu ortadan kaldırma yorumu ise gene başkadır. Öte yandan, Lübnan’da Hizbullah vardır, ama İsrail etkisi de Kuzey Irak’ta petrol ve Dicle-Fırat suları bölgesinde, hattâ dolaylı yoldan satın aldığı (ve İran’a da yakın) geniş Türk topraklarındadır. Bu çerçevede İran’ın İsrail’i değil, İsrail’in (ABD ile birlikte) İran’ı (ve Türkiye’yi) tehdidi söz konusu olabilir.

ABD’nin İran’a yaptığı baskıların işe yaradığını düşünmesi de gerçekçi değildir ve yanıltıcıdır. On iki yıldır süren kapsamlı Amerikan yaptırımları İran ekonomisine kuşkusuz zararlar vermiştir. Ancak, bu baskılar İran’ı izlediği siyasetten geri döndüremedi. Tam karşıtı, İran gitgide daha da güçlendi. Hem yaptırımlar hedefine ulaşmadı, hem de ABD gerçek-dışı isteklerini yalnız ileri sürmekle kaldı. ABD’nin İran üstünde sertlik, baskı ve ekonomik yaptırım uygulaması bugüne dek kendi istediği sonuçları bile vermedi.

Orta Doğu’da istikrarın İran’daki düzen değişirse geleceğine ilişkin Amerikan yaymacası da temelinden yanlıştır. Washington yönetimi günümüzdeki İran iktidarını bölgedeki kendi buyurganlığı önünde bir engel, düşlediği “gül bahçesinde” bir diken olarak görüyor. Bölgemize durulma ancak tüm devletlerin kendi istençleriyle ve kendi aralarında, ABD gibi bir dış güçten buyruk almadan ve esinlenmeden, ortak bir güvenlik anlayışında birleşmeleriyle olasıdır. Yükselen İran onun dışına itilmemeli, tam karşıtı, onun içinde yerini almalıdır.

Amerika’daki şahinlerin önerileri Amerika’yı zayıflatırken İran’ı güçlendiriyor. Değişmesi gereken Amerika’nın kendidir.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe