| Ekin Akkol |
Aslolan devrimci olmaktır!
Henüz on yıl geçmişti kanla, irfanla kurulan Cumhuriyet’in üzerinden. On yıla neler sığdırmamıştı ki Ulu Önder... Ve on yılda çokça isyanlar bastırmıştı. Ölümünün ardından, “On yıl daha yaşasaydı bu hale gelmezdik” diye çok söylendi. Söylenmeye de devam ediliyor. Peki bugünkü Manzarai Umumiye ne acaba? Devrimlerinin bekçisiyiz dedik her 10 Kasım’da, 23 Nisan’da, 19 Mayıs’da. Devrimlerin bekçisi olmak mevkii bekçisi olmak olarak anlaşıldı yıllarca. Biz kendi mevkiimizi korumalıydık; çok başarılı olmalıydık çalıştığımız meslekte. Peki ya Cumhuriyet’in korunması? Devrimlerin bekçisi olunması? Nasıl olsa onları yapacak belli kurumlar vardı... Ama gerçeklerin öyle olmadığını 80 yılın sonunda gördük. Adım adım tüm mevzilerin kaybedilişini beraber yaşadık. Hatırlayalım, en son kale de teslim edildiğinde tarih 28 Ağustos 2007 idi. Şeyh Sait ile başkaldıran ve ezilen Kürt-İslamcı gelenek Cumhuriyet’in tepe noktasına ulaşmıştı. O tarihten bugünlere herşeye alışan bizler buna da alışmayı başarmıştık! Kürt-İslam faşizminin ayak sesleri artık çok daha rahat duyulur hale geldi. Bıraktığımız her boşluğu dolduran bu faşist gelenek, şimdi bizi kendi vatanımızda boğmaya çalışıyor. Asıl önemlisi, 12 Eylül’den bu yana daimi izleyici olan bizler, bundan sonrası için ne yapacağız? Yapacaklarımızın reçetesini yazalım hep birlikte. - Unutulan devrimci gelenek tekrardan hatırlanacak! - Acilen uygulanmaya başlanılacak! Son kale kaybedildiğinden bu yana çok zaman geçmedi. Ama bu kısa sürede dahi çok şey unutuldu. Ama unutulmayanlar hanesi daha kalabalık merak etmeyin. Hatırlarsınız siz de o tarihi günü... 1933’ün 5 Şubatı Bursa’da, bir yemek masasında söylenen o sözleri. Yüz tane gerici zevat için söylenen o sözleri. Aslında bir görev hatırlatmasıydı. Devrimlerin ve Cumhuriyet’in emanet edildiği Türk gençliği görev başınaydı. Cumhuriyet’in kuruluşunun üzerinden henüz on yıl geçmişti ama o günün şartlarında bile Türk gençliği uyanık olmalıydı. Her daim mevzide, devrimlerin yılmaz savunucusu olarak kalmalıydı. Çünkü devrimci gençliğin güveneceği bir kurum yoktu. Ulu Önder de bunu vurguluyordu: “Türk Genci, devrimlerin ve Cumhuriyet’in sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, ‘Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır’ demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır." Gelecek nesillere aktarılacak bir mirastı. Mirası devralmak yine bizlere düşüyordu. Şeyh Sait idam edilmişti. Kürt-İslamcı gelenek Menderes’lerle hayat bulmaya devam etti. Onun karşısında ise devrimci gelenek vardı. Geleneği sahiplenen devrimci gençlik üniversite bahçelerinde, sokaklardaydı. Faşist iktidara geçit yok diyorlardı. Devrimciliği Mustafa Kemal’den öğrenmişlerdi. Bedenlerini siper etmişlerdi 28 Nisan’larda. Birer birer ölürken, biner biner doğuyorlardı... 6. Filo dayanmıştı Dolmabahçe kıyılarına. Zihinlerde Mustafa Kemal’in sözleri: “Geldikleri gibi giderler.” Elde sopalar, döküyorduk düşman askerini tıpkı İzmir’de yaptığımız gibi. En önde o vardı. Atatürk’ün asil kanından yarattığı öz oğlu. Zamanında devralmıştı devrimci mirası, koyulmuştu yola. Samsun’dan Ankara’ya “Tam Bağımsız Türkiye” için yürüyordu. O gün elinde devrimci Türk gençliğinin simgesi olan Türk bayrağı vardı. Ama yeri geliyordu, sözü mavzerine bırakıyordu. İşbirlikçiler hariç, kendi askerine ve halkına doğrultmadan yakıyordu mermilerini. Onun içindir ki Gemerek’te çevirdiler yolunu. Mahpusta ranzasında otururken o sözler hep aklındaydı: “Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz devrim ve Cumhuriyet’in polisi değildir’ diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, ‘demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek.’ Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve Meclis’e telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ‘Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.’” Onun içindir ki bayram yerine gider gibi gittiği idam sehpasına çıkmadan önce son sözleri: “Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim. Bundan dolayı da ölümden korkmuyorum. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum” olmuştur. İnancını hiçbir zaman yitirmeyen Deniz, devrimci mirasın nasıl korunması gerektiğini işte böyle öğretiyordu. Bugün kendimize sormalıyız: Acaba Mustafa Kemal gibi, Deniz gibi olabiliyor muyuz? Ya peki o fotoğraftaki Filistinli çocuk? Hani elinde taşıyla İsrail tankına saldıran beş yaşındaki Filistinli çocuk! Onun kadar dahi olamıyor muyuz? Artık kendimizle hesaplaşma günü geldi. Bugüne kadar kendi mesleğini, ailesini, yaşını, kısacası yaşamını devrimci olmasına bahane olarak gösterenler! Ya bu geleneği sahipleneceksiniz ya da mahvu perişan olacaksınız. 27 yıldır izleyici olan siz Yorgun Demokratlar! Sıra sizde. Tekrardan sıra neferi olmaya hazır mısınız? Devrimci davada mücadele eden sizler, artık kendinizden başka insanları da devrimci olmaya ikna etmelisiniz. Çünkü bu dava hepimizin davası. Ayrıca biz devrimcileri yetiştiren gözü yaşlı olan analarımız... Sizlere de bir kaç dize ile seslenmek istiyorum: Canım benim güzel annem Ant içmiştik Deniz’lerle. Düşmanın çokluğuna bakmadan, bıkmadan, usanmadan, yılmadan, yorulmadan önümüze çıkan bütün düşmanların hakkından gelecektik. Düşmanın hakkından gelmenin yolu devrimci olmaktan geçer. Devrimci olmanın yolu ise TÜRKSOLU’ndan. En azından Bedrettin gibi yapın. Atın siz de kitaplarınızı nehire! Başlayın tekrardan öğrenmeye! Türkiye’nin sağlam beyinlere, temiz yüreklere, asil kana, yani devrimcilere ihtiyacı var. TÜRKSOLU bu noktada öğreticidir. O zaman “Ya istiklâl ya Ölüm! Tek yol devrim!” |