| İnan Kahramanoğlu |
Doğum günün kutlu olsun
Sevgili Nâzım Usta! Bugün tam 106 yaşındasın. “Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni” demiştin. Ama hâlâ vatanından uzakta Moskova’lardasın. Ne yazık ki o son isteğini yerine getirememenin derin üzüntüsü içindeyiz. Affet bizi! Ölüm yıldönümlerinde içimizde hep bir buruklukla anıyoruz seni bu yüzden. O nedenle ölüm yıldönümlerinde yaşadığımız o ince sızıyı doğum gününü kutlayarak unutmak istiyoruz. Çünkü sen bu topraklarda doğdun, bu topraklarda ölemesen de! Amerikan beslemesi vatan hainlerine “iade-i itibar”lar yapıldı ve anıt mezarlar dikildi bu ülkede. Ve Deniz Gezmiş gibi ülkesinin bağımsızlığı uğruna ipe giden devrimci gençleri anmak bile suç sayılıyor bugünlerde. Sarıkamış faciasının baş sorumlusu, doksan bin Türk evladının katili Enver Paşa’nın kemiklerini bile İstanbul’a getirip “Hürriyet-i Ebediye Tepesi”ndeki görkemli mezara dikti o çok “milliyetçi” sağcılarımız. Ama sana bir köy mezarlığında “Tepemde bir de çınar olursa/ taş maş da istemez hani” dediğin birkaç metrekarelik vatan toprağını çok gördüler. Bu ayıp herkese yeter! Doğum gününe ait haberler, sağlığında sana olmadık hakaretler yağdıran mütareke basınında yer almadı beklenildiği üzere. Birkaç yerde ise yine birkaç satırla geçiştirildi. Yani anlayacağın, “Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ!” Doğum gününü pek önemsemeyen mütareke basınında rastladığım ilginç bir haber, senin o derin vatanseverliğin üzerine bir kez daha düşünmeme yol açtı. Bu mektup da bu vesileyle ortaya çıktı. Gazeteler MHP’li eski milletvekili Mehmet Gül’ün “derin” arkadaşlarıyla birlikte bir şebeke kurup zengin işadamlarından tehdit ve zorla para sızdırdıklarını yazıyordu. Olay ortaya çıkınca da bir hırsız-polis hikayesi başlamıştı. Yani bilindik bir “sahte milliyetçiler” vakası daha. Tehdit, haraç, kara para, çek-senet mafyası... Oldum olası sevmedim ben tosuncukları. Çünkü vatan, millet, bayrak gibi kutsal değerlerin arkasına geçip hep vatan hainliği yaptılar. Bu arada tabii keselerini de doldurdular fazlasıyla. 68’de de Deniz’ler Amerikan 6. Filosu’na defol derken ve Amerikalı denizcileri boğazın serin sularına atarken bu tosuncuklar devrimci gençlere saldırıyordu. Kısacası dünden bugüne değişen pek bir şey yok: Tosuncuklar Amerikan köpekliğine devam ediyor hâlâ!. Ama yine onlar “en milliyetçi ve vatansever” sense yine “vatan haini-komünist.” Yazık! Bu “ipten kazıktan kurtulmuş adam” hikayesini sana anlatmamın bir sebebi var elbette. “İpten kazıktan kurtulmuş adam” seninle ilgili neredeyse tüm tartışma programlarının baş aktörüydü bu haberler çıkmadan önce. Bir keresinde yine böyle bir tartışma programında rastladım bu “ipten kazıktan kurtulmuş adam”a. Ağız dolusu sövüyordu sana; “Komünist, vatan haini, Türk düşmanı” O zamandan beridir daha yakından izlerim bu adamı. Foyası şimdi meydana çıktı. Bu adam o kadar “milliyetçi”dir ki daha bu çete-haraç işi ortaya çıkmadan “PKK’lılar da bizim şehidimizdir” diyecek kadar ileri gitmişti geçenlerde. Ne de olsa PKK’nın arkasında ABD vardı ve bunların geleneğinde de Amerikan köpekliği! Bunların o çok “milliyetçi” liderinin Atatürk’ün Meclisinde PKK’lılarla el sıkışmasından olacak, bu ikinci sınıf tosuncuğun bahsettiğim açıklaması pek de yadırganmadı. Oysa artık unutulan, unutturulmaya çalışılan gerçekleri tekrar Türk halkına anlatma zamanı. Kimin gerçek milliyetçi-vatansever, kimin Amerikan köpeği olduğunu görmeli “her millet gibi büyük Türk Milleti.” Sözünü ettiğim programda “ipten kazıktan kurtulmuş adam”ın karşısında “komünist/yurtsever” arkadaşlar vardı. Sen belki bilmezsin ama bu arkadaşlar seni neredeyse parti amblemi yapacak kadar tekellerine almış durumdalar. Anlayacağın kapitalizmin inceliklerini iyi kapmışlar! Ee ne de olsa hepsi okumuş kolej çocukları! Birkaç cılız çıkışla savunmaya çalıştılar seni ama olmadı. “Nâzım komünistti” nakaratına takılıp kaldı bu “naif” arkadaşlar ve “ipten kazıktan kurtulmuş adam” esip gürledikçe bir süre sonra söyleyecek söz bile bulamadılar. Elbette bu “ipten kazıktan kurtulmuş adam”ın karşısında savunmaya ihtiyacın yoktu. Çünkü sen bütün dünyanın kabul etmek zorunda kaldığı bir büyük kavganın büyük devrimci ozanıydın. Ama yine de bu “ipten kazıktan kurtulmuş adam”a ağzının payını vermek gerekti. Bir tarafta “ipten kazıktan kurtulmuş adam”, karşısında da sen; “davasını satmayan adam!” Ne kadar kolaydı oysa seni savunmak! Ama bunu başaramadı o “yurtsever” arkadaşlar. Nasıl savunacaklardı ki seni? Sen Kuvayı Milliye Destanı’nda Türk Devrimi’nin en çarpıcı anlatımını yapmakla kalmamıştın. Daha 19’unda İstanbul’dan kaçıp İnebolu’dan Ankara’ya, Mustafa Kemal’in Ordusuna yazılmaya koşmuştun 1921’lerde. Yani gerçek bir milliyetçi, gerçek bir Kuvvacıydın. Oysa bu “yurtsever” arkadaşlar Kuvayı Milliye’ye ve o büyük mücadelenin önderi Mustafa Kemal’e dudak büküyorlar. Yetmezmiş gibi bir de senin Mustafa Kemal’e yazdığın o mektuptaki, “...kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamlesini anlayabilen bir kafam, yurdunu seven bir yüreğim var” sözünü bile çarpıtmaya çalışıyorlar hâlâ. Sen, Moskova’dan ayrılan dostun Orhan Karaveli’ye “Beni de alıp oralara götüremeyeceğine göre, kucak kucak selamlarımı götür bari eşe dosta, herkese. Soran olursa ‘Moskova’da bir Türk şairi Nâzım var dersin. Başı dimdik Türklüğüyle’...” demiştin. Ve bu sözünü ipten kazıktan kurtulmuş bu Türk düşmanının yüzüne çarpmak gerekti. Gerekti ama bu “yurtsever” arkadaşlar “Türklüğe” de düşmandı ne yazık ki. Bir de, benim de ilk kez Orhan Karaveli’nin “Tanıdığım Nâzım Hikmet” kitabında karşılaştığım, arkanda Türk bayrağı duran o muhteşem fotoğrafını çarpmak lazımdı bu “ipten kazıktan kurtulmuş adam”ın suratına. Orhan Karaveli, o güzel fotoğrafının altına şu notu düşmüştü: “Evine girildiğinde ilk göze çarpan, duvara özenle tutturulmuş bir Türk bayrağıydı. Bunun önünde poz vermeyi çok seviyordu.” Bunu da kullanamadılar; çünkü bu “yurtsever” arkadaşlar Bağımsızlık Savaşımızın sembolü Türk bayrağına da düşman. Bağımsızlık sembolü al bayrağımız onlar için faşizmin simgesi olmuş. Öyle ki, çok değil birkaç yıl önce Yunanistan Komünist Partisi’nin gençlik kolları ile Kadıköy İskelesi’nde miting yapmak için buluşan bu “yurtsever/komünist” arkadaşlar karşılarında yüzlerce Yunan bayrağı taşıyan genci gördüklerinde Yunan faşistlerinin baskınına uğradıklarını sanmışlardı önce. Ama karşılarında duranlar Yunan faşistleri değil basbayağı Yunan Komünist Partili gençlerdi. Ve ellerinde de koca koca Yunan bayraklarından başkaca bir şey yoktu. Bizim TKP’li “yurtsever” gençlerse ellerinde yalnızca orak-çekiçli bayraklarla kala kalmışlardı iskele meydanının ortasında. Tabii bu “ipten kazıktan kurtulmuş adam”a senin o Türk bayraklı pozunu göstermekle de kalınmamalıydı. Ona, o toz kondurmadığı başbuğu Türkeş’in ülküdaşlarıyla İsrail’in Siyon yıldızı altında çektirdiği fotoğrafı da göstermeliydiler. O Türkeş ki, senin şiirlerinden dizeler okumaya başlamıştı son günlerinde. Bir de yine, Komünizmle Mücadele Derneği kurucularından Fethi Tevetoğlu ve arkadaşlarının Amerikan bayrağı ile çektirdikleri o gülümseyen fotoğraflarını göstermeliydiler. Ve sormalıydılar; kim daha milliyetçi? Türk devrimcisi Nâzım mı, yoksa Amerikan köpeği tosuncuklar mı? Soramadılar. Yüzüne çarpamadılar o fotoğrafları. Çünkü anlamamışlardı seni. Sen gerçek bir milliyetçiydin ve onun için gerçek bir sosyalist, gerçek bir Kuvayı Milliyeciydin. Bugün seni anlamayan ama senin fikirlerini savunduklarını iddia edenlerden bazıları yine sokaklardalar. Sen bilmezsin belki ama Hrant adında birini anmak için yollardalar. Hrant tam bir Türk düşmanı idi. Mahkeme kararıyla Türk düşmanlığından ceza bile yemişti. Ama onlar “Hrant Türk düşmanıydı” diyenlere hâlâ saldırıyorlar: Faşist, ulusalcı, Kemalist. Haa, bir de bu arkadaşlar “301. madde kaldırılsın” kampanyası yapıyorlar Hrant’ın ölümü vesilesiyle bugünlerde. 301. madde değişirse senin o “Soran olursa ‘Moskova’da bir Türk şairi Nâzım var dersin. Başı dimdik Türklüğüyle’...” sözünü de “Soran olursa ‘Moskova’da bir Türk şairi Nâzım var dersin. Başı dimdik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıyla” diye değiştirirler herhalde! Değiştirirler de, vatandaşlık hakkın bile alınmış elinden. O zaman belki de en iyisi bu sözünü tümüyle yok saymak! Seni anmak ve anlamak kimlere kaldı yazık! Bu Hrant, senin ömrünü mücadeleye adadığın Amerikan emperyalizminin işbirlikçiliğine soyunan “bir garip adem”di. İyi bir AB’ciydi. Bir de bugünkü Kürt-İslamcı iktidarın destekçisiydi. Cenazesinde de bu koro hep birlikteydi: AB komiserleri, ABD Büyükelçisi, PKK’lı ve ASALA’lı teröristler ve de Kürt-İslamcı faşistler. Oysa sen ömrünü Amerikan emperyalizminin yok olmasına adamıştın ve o yüzden vatanına hasret, sürgünde ayrıldın aramızdan. Tam da bu nedenle sana Nobel de vermediler. Nasıl vereceklerdi ki. Sen, 15 Ağustos 1960 günü Sovyet Barış Komitesi Merkezi’nde “Türk Heyeti” ile düzenlenen toplantıda Kars, Ardahan ve Boğazlar üzerindeki kontrol konusu görüşülürken ev sahibi Rusların gözlerinin içine baka baka “Burada Türkiye’min toprakları konuşuluyor. Her Türk gibi ben de, her gram Türk toprağının Türklere ait olduğuna kaniim. Vücudumdaki yirmi kilo kanı bu bir gram Türk toprağı için dökmeye hazırım” dememiş miydin? İşte bu yüzden Nobel’i hak etmemiştin! Nobel’i artık ülkesine küfreden Pamuk oğlanlara veriyorlar. Ve o Pamuk oğlanlar ABD’de/New York’larda milyon dolarlık rezidanslarda yaşamak uğruna terk ediyorlar vatanlarını. Çankaya’daki Kürt-İslamcı’nın davetlerinde boy gösteriyorlar sadece ve onlara uşaklık ediyorlar yurt dışında. Çünkü onlar dünya vatandaşı. Türk düşmanı. Sense bir Türk şairisin. Türk devrimcisi. “Başın dik Türklüğünle.” Kolay değil seni anmak ve anlamak! Bin selam olsun sana büyük Türk! Doğum günün kutlu olsun!
|