28.01.2008/Sayı:171
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Okan İşbecer

Gül’ün evlere şenlik konukları

Hem Tayyip’in hem de Gül’ün birer ay arayla Washington’a giderek Bush’la görüşmelerinden sonra geçtiğimiz hafta şeriatla yönetilen ülkelerden olan Sudan’ın devlet başkanı Ömer Hasan Ahmet El Beşir'in Gül’ün davetlisi olarak Ankara’ya geldi.Türkiye’de iktidarda bulunan şeriatçılar, bir taraftan tek dayanakları olan Batı ile ilişkilerini sağlam tutmaya çalışırken diğer taraftan da şeriat rejimi ile yönetilen ülkelerle arayı sıkı tutmaya çılışıyor. Özellikle son iki ayda peşpeşe hem Tayyip’in hem de Gül’ün birer ay arayla Washington’a giderek Bush’la görüşmelerinden sonra geçtiğimiz hafta şeriatla yönetilen ülkelerden olan Sudan’ın devlet başkanı Ömer Hasan Ahmet El Beşir'in Gül’ün davetlisi olarak Ankara’ya gelmesi bunun en önemli göstergesi. El Beşir’in Türkiye ziyaretinin bazı başka anlamları da var tabbi ama bu ziyaret bir kez daha göstermiştir ki, şeriatçılar ne kadar batılılaşmaya çalışsalar da aslında onlar kökten şeriatçıdır ve “değiştim”, “geliştim” gibi sözcükler onların lugatlarında yoktur.

Gerçi Sudan devlet başkanının Ankara’yı ziyareti ilk değil. Hatırlanacağı gibi 2006 başlarında da Filistin’li şeriatçı siyasi akım olan Hamas’ın lideri Meşal ve heyeti de Tayyip tarafından Ankara’ya davet edilmiş, gelen tepkiler üzerine de Tayyip, Meşal’i gördüğü yerde köşe bucak kaçarak ele güne rezil olmuştu. Sudan devlet başkanının da gezisi başlamadan önce tartışmaları başladı. Özellikle Tayyip ve Gül tarafından “stratejik müttefik” olarak adlandırılan ABD, Darfur’daki soykırımdan sorumlu tuttuğu El Beşir’in ziyaretini hoş karşılamayarak AKP’yi eleştirdi. Ancak bizim Batı bağımlısı şeriatçılarımız yine de bildiklerini okudular.

Şeriatçı El Beşir’in Türkiye’ye en üst mevki olan Cumhurbaşkanlığı tarafından davet edilmesi ve en üst düzeyde ağırlanması, Türkiye’nin AKP tarafından getirildiği noktayı da açıkça gözler önüne serdi. Tayyip’in 2006 yılındaki Sudan ziyareti sonrası iade-i ziyaret olarak nitelenen 3 günlük gezi, bazı tartışmaları da gündeme getirdi. Tayyip, 2006’daki Sudan ziyaretinde dünyanın en sorunlu bölgelerinden olan Darfur’a da gitmiş ve burada yaşananları Batının tersine soykırım olarak nitelememişti. Bilindiği gibi Darfur’da yıllardır süren iç çatışmalar sonucunda bugüne kadar tahmini olarak 250 bin kişi hayatını kaybetti. 4 milyon kişi ise yardıma muhtaç halde yaşamaya çalışmakta.

El Beşir’in Türkiye ziyareti, Türk devletinde yaşanan aşınmayı bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye tarihinde ilk kez, bir şeratçı ülkenin devlet başkanı Çankaya’da resmi törenle karşılandı. İkinci eşiyle Türkiye’ye gelen El Beşir onuruna Çankaya Köşkü’nde verilen resmi yemeğe türbanlı First Lady Hayrunnisa Gül de katılarak yine bir ilke imza attı. Askerlerden yemeğe katılım olmazken başta Tayyip olmak üzere TBMM Başkanı Köksal Toptan, Enerji Bakanı Hilmi Güler, Tarım Bakanı Mehdi Eker ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan hazır bulundular.

Sudan devlet başkanı El Beşir’in Türkiye ziyaretinin bir diğer önemli durağı Anıtkabir ziyareti oldu kuşkusuz. Beraberindeki heyetle Anıtkabir’i ziyaret eden El Beşir, Anıtkabir’i zyaret eden ilk şeriatçı devlet başkanı oldu. Şeriatçı devlet başkanı, Anıtkabir Özel Defterinin imzalanması sırasında ise bir skandala sebep oldu. Anıtkabir Özel Defteri'ni El Beşir yerine yaveri imzaladı. Yaverinin defteri imzalarken başında kapşon olması şeriatçı devlet başkanının ve maiyetinin Atatürk’e saygısızlıklarının bir ifadesi olarak ibretle izlendi ve tartışmalara neden oldu. El Beşir bu durumu yaverinin yazısının daha güzel olmasına bağlarken yaver de soğuk hava nedeniyle başının kapalı olduğunu açıkladı ama bu açıklamaları kimse yemedi. Gül, başbaşa görüştüğü El Beşir’e Darfur’daki trajediye sessiz kalmayacakları mesajı vererek durumu kurtarmaya çalıştı.

El Beşir’in ziyaretiyle Türkiye tarihinde ilk kez bir şeriatçı ülkenin devlet başkanı, çarşaflı eşi ile birlikte Çankaya Köşkü’nde ağırlandı ve Atatürk’ün huzuruna çıktı. Bütün protokol kurallarının ve devlet geleneğinin alt üst edildiği bu ziyaretle birlikte Türkiye, Tayyip rejimine doğru bir adım daha atmış oldu.


Dink cephesinde değişen birşey yok

AGOS Gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, ölümünün 1. yıldönümünde malum çevrenin düzenlediği törenlerle anıldı. AGOS Gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, ölümünün 1. yıldönümünde malum çevrenin düzenlediği törenlerle anıldı. 19 Ocak 2007 tarihinde Şişli’de AGOS gazetesinin önünde, uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülen Dink, ölümünün hemen ardından aylarca süren tartışmalara neden olmuştu. ABD Büyükelçisi’nden Ermeni Diasporasına kadar pekçok değişik çevrenin katldığı, yoğun olarak da PKK tabanının iştirak ettiği bir cenaze töreni düzenlenen Hrant Dink, kısa sürede belli çevrelerin kahramanı ilan edilirken, bütün Türk Milleti de katil ilan edilmiş ve milliyetçilik karşıtı yoğun bir kampanya başlatılmıştı.

Türkiye’de genellikle bu tip olaylar faili meçhul olarak kalırken, bu olay üç gün içerisinde çözülmüş, katil zanlısı yakalanmış ve arkasındaki bağlantılara da sözde ulaşılmıştı. Yaklaşık bir yıldır süren davadan henüz bir sonuç çıkmamasına rağmen, Dink ailesi ve Kürtçü-Ermenici çevreler kendilerince katili bularak Türk Milletini ve Türk milliyetçilerini hedef tahtasına oturtmuşlardı.

Türkiye’de milliyetçi geçinen bazı çevreler ise bu Kürtçü-Ermenici ittifakın baskısı sonucu sinmiş ve cenaze töreninde Kürtçe ve Ermenice atılan “Hepimiz Hrant’ız Hepimiz Ermeniyiz” sloganının etkisi altında kalmıştı. Hatta katil zanlılarının bağlanhtısı olduğu sürülen Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, Hrant için yazdığı şiiri ekranlarda okuyarak bir yerlere mesaj vermeye çalışmıştı. Türk Milleti ise cenazede atılan sloganı hazmedemedi. Suçlu psikolojisi içine sokulan Türk Milleti, çabuk silkinerek bulduğu her platformda sesini yükseltmeye başladı. 4 Şubat 2007 tarihinde Milli Mücadele Derneği’nin düzenlediği “Hepimiz Türk’üz Hepimiz Mustafa Kemal’iz” yürüyüşü bu silkinmede bir milattır. Bütün milliyetçi geçinen çevrelerin sustuğu bir dönemde Milli Mücadele Derneği Türk Milletinin sesi olmuştur. Bu eylemlerden sonra Kürtçü-Ermenici çetenin etkisi kırılmış ve Türk Milletinin itibarı korunmuştu.

Kürtçü-Ermenici çetenin bütün çabalarına rağmen Hrant Dink, Türkiye’nin gündeminde tutulamadı. Yaklaşık bir aylık yoğun bir propagandanın ardından katil zanlılarının duruşmaları hariç medyada neredeyse hiç yer almadı. Bir yıl sonraki anma töreni ise yine aynı sürecin bir benzeri aslında. “Aynı yerde aynı saatte” sloganı ile düzenlenen törenlere yine Kürtçü ve Ermenici tayfa katılım gösterdi. Ancak bu kez katılım cenaze törenine göre oldukça sönüktü. Ermeni olma heveslilerinin sayısında azalma var galiba. DTP, ÖDP, EMEP, SDP, DSİP, Milliyetçiliğe ve ırkçılığa Karşı Dur De! Girişimi gibi parti ve çevrelerin katıldığı anma töreninde konuşan Hrant’ın eşi Rakel Dink, Türk düşmanlığından geçen bir yıllık sürede bir şey kaybetmediğini gösterdi. Anma töreninde konuşan Rakel Dink, “Katilimizin eline ülkenin bayrağını verip, poster çektirenlere, ülkemin adaleti ne yaptı? Sadece, görüntüleri basına verene dava açtı. Daha katil yakalanmadan silahın markasına kadar bilen jandarmalara ne yaptı ülkemin adaleti? Stadyumlarda "Hepimiz Ogün’üz" diye bağıranlara, katlinden sonra, onu ilan eden devlet görevlilerine ne yaptı ülkemin adaleti? Cinayet planları yapılan ocaklara, ne yaptı ülkemin adaleti? Eşime haddini bildirmeye çalışan Vali yardımcısı ve sözde yakınlarına, ne yaptı ülkemin adaleti?" dedi. Böylece polisten jandarmaya kadar bütün devlet kurumlarını ve özellikle de “Hepimiz Ermeniyiz”e karşı çıkan Türk Milletini de katil ilan eden Rakel Dink kendince hesap sormuş oldu.

Biz de Rakel Dink’e şöyle soralım o zaman: Türk Milletine, Türk devletine düşmanlık eden, aşağılayan yazılar yazan kocana ne yaptı ülkemin adaleti? İstiklal Marşımızı değiştirmek isteyen kocana ne yaptı benim ülkemin adaleti?" "Türk’ten boşalacak zehirli kanın yerini Ermeni'nin temiz kanı alacaktır” diyen kocana ne yaptı benim ülkemin adaleti? Ve şimdi göz göre göre bütün bir milleti katil ilan edip suçlayan sana karşı ne yapıyor benim ülkemin adaleti? Ben de bir Türk olarak bu soruların cevabını merak ediyorum.

Bir yıl önce Hrant Dink öldürüldüğünde "Türkiye bir düşmanını kaybetti" demiştik.

Hrant Dink'in ölümünü bile Türk düşmanlığı yapmak için kullanmaktan çekinmeyen Kürtçü-Ermenici çete bir yıl sonra yeni bir Türk düşmanı yetiştirdi.


Orhan Pamuk’a yargı tokadı

Orhan PamukNobel ödüllü New York kaçkınımız Orhan Pamuk, Türkiye’den kaçsa da adaletin pençesinden kaçamayacak gibi. Türkiye aleyhine yaptığı açıklamalar sayesinde yurtdışından birçok ödül kapan-yazar demeye dilim varmıyor- Orhan Pamuk, “1 milyon Ermeni ile 30 bin Kürt'ü öldürdük” sözlerinden dolayı yargılanımaya devam edecek.

2005 yılının Şubat ayında İsviçre’nin Tagesanzeiger gazetesinin Das Magazin adlı kültür ekine verdiği röportajda, sözde Ermeni soykırımı ile ilgili olarak “Ülkenin geçmişindeki kötü olayları yavaş yavaş konuşabilmemiz gerekiyor. Burada 30 bin Kürt'ü öldürdüler. Ve 1 milyon Ermeni'yi. Ve neredeyse hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. O halde ben yapıyorum. Ve bu yüzden benden nefret ediyorlar” sözleri ile Türk düşmanı cephenin kahramanı ilan edilir ve ödüllere boğulurken, Türk Milletinin de tepkisini çekmişti. Turgut Kobaza ve şehit yakını 5 kişi tarafından bu sözleri nedeniyle Pamuk hakkında açılan davada bir hafta içinde birbirine ters iki karar iki gün arayla çıktı. "Türk Milletini topyekün itham altına soktuğu" gerekçesiyle açılan davaya bakan Şişli 3. Asliye Hukuk Mahkemesi, geçen hafta aldığı kararla “davacıların salt Türk milletinin bir ferdi olmaları nedeniyle yansıma yoluyla kişilik haklarına saldırı olduğunun kabul edilemeyeceği ve davacıların aktif husumet ehliyetleri bulunmadığı” gerekçesiyle reddetti. Bu karar Pamuk’çular cephesinde sevinçle karşılanırken hemen iki gün sonra Yargıtay 4. Dairesi temyiz kararını açıkladı ve Pamuk’çuların sevinci yarım kaldı.

Yargıtay’ın karar gerekçesi ise tam anlamıyla bir ders niteliğindeydi. Gerekçede özetle “Öğretide ve yargısal kararlarda kişisel değerler; kişinin toplum içindeki mesleki kimliği, şeref ve haysiyeti, özgürlüğü, vücut ve ruh bütünlüğü ve sağlığı, ırk, din ve vatandaşlık gibi bağları kapsar. Kişiler anayasa ile çerçevesi belirlenmiş bir millete aidiyette kişilik değerleri kapsamında ve hukuki koruma altındadır. Pamuk sözleri, davacıların vatandaşlık bağı ile bağlı bulundukları Türk milletine yönelik olması durumunda davacıların aktif dava ehliyetinin bulunduğunu kabul etmek gerekir. Bu durumda da davanın esasının incelenerek bir karar verilmesi gerekir” denildi.

Yani bu karara göre Orhan Pamuk’un sözlerinin Türk Milletini hedef aldığı kabul edilmiştir ve bahsi geçen 6 kişi Türk Milletinin ferdi olduğu için “aktif husumet ehliyetleri” bulunmaktadır ve Pamuk’a karşı tazminat davası açabilirler.

Yani bu karara göre Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlanmış ve kendini Türk hisseden her kişi Pamuk’a karşı tazminat davası açabilir.

Şayet bu tazminat davası açmalar bir kampanyaya dönüşürse işte o zaman Orhan Pamuk’u zor günler bekliyor demektir. Nobel Ödülü'nden kazandığı parayı tazminat olarak Türklere dağıtabilir.


Tayyip ve AKP’nin Rum Başkanı

Geçtiğimiz hafta AKP’nin Bozcaada İlçe Gençlik Kolları Başkanlığına Rum kökenli Kosta Salto’nun bizzat Tayyip’in talimatıyla atanması, “Tayyip neden azınlıklara bu kadar ilgi gösteriyor?” sorusunu gündeme getirdi.Hepimizin bildiği gibi Tayyip'te bir Türk alerjisi var. Türk’üm diyemeyen, Türklükten ve Türk milliyetçiliğinden uzak durmaya özen gösteren bir yaklaşıma sahip ve icraatlarıyla da bunu ortaya koyuyor. Daha önce de Apo'dan kopyaladığı “Türkiyelilik” kavramı ile tartışmalara neden olmuştu. Son seçimlerde ise uyguladığı “açılımcı” politikalar sayesinde azınlıkların tam desteğini almıştı. Geçtiğimiz hafta AKP’nin Bozcaada İlçe Gençlik Kolları Başkanlığına Rum kökenli Kosta Salto’nun bizzat Tayyip’in talimatıyla atanması, “Tayyip neden azınlıklara bu kadar ilgi gösteriyor?” sorusunu gündeme getirdi.

Bu soruyla birlikte Tayyip’in kökeni hakkındaki soru işaretleri de teker teker dillendirilmeye başlandı. Hatırlanacağı gibi Tayyip’in daha önceki konuşmalarından yola çıkılarak kendisinin Gürcü, eşinin de Arap kökenli olduğu iddiaları gündeme gelmişti. Ayrıca 2002 seçimlerinden sonra da muhtelif yerlere asılan “Potamya seninle gurur duyuyor” yazılı pankartlar nedeniyle Tayyip hakkında başlayan tartışmalar medyada da yer almıştı. Tayyip Erdoğan, bilindiği gibi Rize’nin Güneysu İlçesi doğumlu. Potamya ise Güneysu’nun Rumca adı. Hal böyle olunca ve Tayyip’in de pankartlardan rahatsız olduğu yönünde en ufak bir tepki gelmeyince, Rum kökenli olabileceği ihtimali kuvvetlenmişti. Tayyip hakkında yazılan pek çok kitapta da kökenindeki Rumluk vurgulanmıştı. Hal böyle iken Bozcaada Gençlik Kolları Başkanlığına bir Rum’un, bizzat Tayyip’in talimatıyla, atanması medyada şaşkınlıkla karşılanırken bizi pek şaşırtmadı.

Atama olayı ise şöyle gelişti. Tayyip Bozcaada’ya yaptığı bir gezi sırasında, ziyaret ettiği AKP İlçe Başkanlığında başkan Salih Güner’le teşkilatın durumu üzerine konuşurken teşkilat bünyesinde gençlik kollarının olup olmadığını sormuş. Başkan Güner adada çok fazla genç olmadığı için gençlik kolları oluşturmadıklarını söylemiş. Bunun üzerine Tayyip de gençlik kollarının mutlaka olması gerektiğini söyleyerek yanında bulunan ve aynı zamanda AKP İlçe teşkilatının ekonomiden sorumlu başkan yardımcısı olan Kosta Salto’yu göstererek “İşte sana Gençlik Kolları Başkanı” demiş.

Tayyip’in talimatıyla Gençlik Kolları Başkanı olan Salto, aynı zamanda Bozcaada’daki Ortodoks Rum Cemaati Başkanı Simyon Salto’nun da oğlu. Basına bir açıklamada bulunan Salto “AKP’de siyaset yapmamı yadırgayanlar var. Ancak açılımcı bir parti olduğu için AKP’ye sıcak bakıyorum. Başbakan’ın Rum'lara yaklaşımı, sorunlarıyla ilgilenmesi, çözüm üretmesi kararımda etkili oldu” diye konuşmuş.


..kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa...

Geçtiğimiz hafta Bolu'da Nakşibendi Şeyhi Ahmet Palazoğlu vefat etti. Yıldırım Beyazıt Camii’nde kılınan cenaze namazında Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu ile birlikte AKP Bolu Milletvekilleri Yüksel Coşkunyürek, Metin Yılmaz, Fatih Metin, Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, eski Adalet Bakanı Şevket Kazan ve AKP'li Bolu Belediye Başkanı Alaeddin Yılmaz hazır bulundular. AKP’nin tarikatlarla ne kadar içli dışlı olduğu hepimizin malumu hatta o kadar ki parti içinde yükselmek, herhangi bir noktaya gelmek ve hatta bakan olabilmek için tarikat bağınızın kuvvetli olması gerekir.

AKP’nin tarikatlarla ne kadar içli dışlı olduğuna bir örnek geçtiğimiz hafta Bolu’da yaşandı. Geçtiğimiz hafta Bolu'da Nakşibendi Şeyhi Ahmet Palazoğlu vefat etti. Yıldırım Beyazıt Camii’nde kılınan cenaze namazında Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu ile birlikte AKP Bolu Milletvekilleri Yüksel Coşkunyürek, Metin Yılmaz, Fatih Metin, Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, eski Adalet Bakanı Şevket Kazan ve AKP'li Bolu Belediye Başkanı Alaeddin Yılmaz hazır bulundular.

Kılınan namazın ardından ise cenaze Palazoğlu’nun vasiyeti üzerine Tokadi Hayreddin Türbesinde toprağa verildi. Kanunen mezarlıklar dışında kalan özel yerlere defin işlemi yapılamaz. Böyle bir işlem için Bakanlar Kurulu kararı gereklidir. Buradan da şu anlaşılıyor ki AKP’nin Bakanlar Kurulu bir Nakşi Şeyhi için oturup böyle bir karar çıkartmıştır.

Tayyip ve iktidarının her icraatı adeta Atatürk’ten intikam almaya yönelik. Dışarda ABD ve AB'ye verilen tavizler, içerde bölücülere ve azınlıklara tanınan ayrıcalıklar ile rejimin dinselleştirilmesi AKP iktidarının gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Bakan Eroğlu ve AKP'li vekillerin son icraatları ise “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz” diyen Atatürk'e yeni bir meydan okuma olarak tarihteki yerini aldı.

Atina'da yayınlanan Ethnos gazetesinin, güvenilir kaynaklara dayandırarak verdiği habere göre, Apo’nun avukatları aracılığıyla Yunanlı tanınmış avukat Yianni Rahiotis ile temasa geçtiğini yazdı. 15 Şubat 1999 tarihi Apo’nun Türkiye’ye teslim edildiği tarihtir. PKK bu tarihi büyük komplo olarak anar ve Apo'nun yakalanmasının uluslararası bir komplo olduğu propagandasını yapar. Geçtiğimiz hafta medyada yer alan bir haber bu komplo tezlerini bir kez daha gündeme getirdi. Geçtiğimiz hafta PKK'nın elebaşı olan Apo’nun Yunanistan aleyhine dava açacağı haberi gündeme bomba gibi düştü. Atina'da yayınlanan Ethnos gazetesinin, güvenilir kaynaklara dayandırarak verdiği habere göre, Apo’nun avukatları aracılığıyla Yunanlı tanınmış avukat Yianni Rahiotis ile temasa geçtiğini yazdı. Yunan terör örgütü 17 Kasım'ın da davalarına bakan Rahiotis’in Apo ile görüşmek için izin alma işlemlerine başladığı da gelen haberler arasında.

Gazetenin haberine göre teröristbaşı Apo, Yunanistan’ı ya kendisinin tutuklanmaması için gereken çabanın tümünü göstermediği için ya da Türk gizli servislerine teslim edilmesi sırasında Türklerle işbirliği yaptığı için dava açacak.

Hatırlanacağı gibi 1998 yılında Türkiye’nin baskılarına dayanamayan Yunanistan teröristbaşını sınırdışı etmek zorunda kalmıştı. Daha sonra Apo’nun Kenya’da Nairobi’deki Yunanistan Büyükelçiliğinde olduğu tespit edilince buradan da çıkarılması için Yunanistan’a baskı yapılmış ve teröristbaşı büyükelçilikten çıkar çıkmaz yakalanmıştı.

Yunanistan’dan ve Kenya’daki büyükelçilikten hileyle ve hukuksuz(!) bir şekilde çıkarıldığı gerekçesiyle Yunanistan’ın kendisini sattığını düşünen Apo, Yunanistan’a karşı AİHM’de tazminat davası açmaya karar vermiş.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe