| Yılmaz Ekinci |
Tam bağımsız yargı, Demokrasinin işleyişinde “Yasama, Yürütme ve Yargı” üç temel unsur olup sac ayağından biri olan yargı çökerse sac ayağının üzerindeki kazanın da devrilmesi kaçınılmazdır. Erkler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı hukuk devletinin temelidir. Bağımsız yargı, anayasa gereği kendine tanınan egemenlik yetkisini kullanır. Ülkeleri bağımsız yargı ayakta tutar. Çünkü “Adalet, mülkün (devletin) temelidir.” Temeli çöken bir bina ayakta kalamaz. Ülkelerin felaketi, “çok hukuklulukla” başlar. Bunun sonucu ise başka hukuk sistemleri arayışı başlayabilir.. İnsanların ve toplumun adalete olan güveninin sarsılması, devletin temelinin sarsılması anlamına gelir. Adalet tüm bireylerin vazgeçilmezidir. Herkes yargıya güvenmeli ve adaletten korkmamalıdır Her uygar toplumun olmazsa olmazı; hukuk üstünlüğüne dayalı, çoğalan demokrasiyle yönetilme ve insan haklarına duyulan saygıdır. Yargının bağımsızlığı kadar, tarafsızlığı da önemlidir. Ülkemizde, egemenliğin bir bölümünü kullanan yasama, bir başka bölümünü kullanan yargıya güvenmiyor. AKP’li Komisyon Başkanı Burhan Kuzu; “dokunulmazlıklarla ilgili dosyalarda yargıya güvenmediklerini, bu ortamda kaldırılmasının doğru olmadığını” söyleyebiliyor. Yargı, ülkede yaşayan her ferdin güvencesi ve hukukun teminatıdır. Ancak bu, erkler ayrılığı prensibinin işletilebilmesi halinde geçerlidir. Yargı erkini kullananlardan bazıları bu gücünü yürütmenin egemenliğinde kullanırsa hukukun üstünlüğü prensibi rafa kalkmış olur. Yüksek Yargı kurumlarının iktidara yönelik yasal uyarısı üzerine, yukarıda belirtilen aleni ihsas-ı rey karşısında suskun kalan Başbakan Erdoğan, “ Kimse ihsas-ı reyde bulunamaz. Yargı, ihsas-ı rey makamı değildir” diyor ve “Kimse kendini yasama ve yürütmenin üzerinde görmesin” diyerek yargı organlarını adeta azarlıyor. Başbakan RTE, “Danıştay verdiği kararlarla icraatımızı engelliyor” diyerek yüce mahkemenin kararını eleştirmiştir. Kendisi diğer bir erki eleştirmektedir. Evet, kimse yüzde 90 oy da alsa “kanun benim” deme hakkına sahip değildir. Laik, demokratik bir cumhuriyette “Siyasi simge olsa ne olur?” denilebilir mi? Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının görevi; siyasi partilerin faaliyetlerini izlemek ve anayasal sınırların aşılıp aşılmadığını izlemek, denetlemek ve uyarmaktır. Devlet siyasallaştırılmaya kalkışılırsa karşı taraf da resmi uyarma görevini yapma hakkına sahip olur. Ayrıca bu açıklamayla da şimdiye kadar inanç üzerinden yürütülen ve dikte edilen türbanın siyasi kimliği resmen sahiplenilip adeta tescil ve ilan edilmiştir. “Vatandaşın bireysel tercihine karışmayın” ifadesi, milletin yargıya tavrı konusunda değerlendirilirse çok vahim gelişmeler doğurabilir. Uyuşturucu, eşcinsellik vs. milletin tercihi olarak değerlendirilebilir mi? Bu taleplerin de bireysel özgürlük olarak değerlendirilmesi gerekmez mi? O zaman toplum yaşamı kaosa sürüklenmez mi? “Ne olmuş Türkiye uyuşturucu ülkesi olsa?” denilebilir mi? Böyle bir mantıksal yaklaşım kabul edilebilir mi? Ayrıca Başbakan Erdoğan, “İkide bir Anayasa’yı karşımıza çıkarmasınlar, Anayasa’yı biz de biliriz” diyor. YÖK Başkanı’nın, türban konusunda yasaları görmezden gelin çağrısı Anayasa’da mı yazıyor? Bu zatın yargılanması için hukukun gereğini yerine getirilecek mi? Çünkü hukukla idare edilen ülkelerde “hukukun üstünlüğü” ilkesi tartışılmaz, kesin bir olgudur. “Bir rektör çıkıyor darbe çağrısı yapıyor. Kimsin sen? Otur oturduğun yerde. Ordu ne yapacağını senden çok daha iyi bilir” diyor Başbakan R. T. Erdoğan. Evet, Başbakan Erdoğan çok haklı. Tarihte görülmüştür ki, bu Ordu ne zaman ne yapacağını ve nasıl yapacağını çok iyi bilir. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, “Yargıç ve Savcı adayları sınavını Adalet Bakanlığı’nın yapmasının yargı bağımsızlığı ilkesiyle bağdaşmayacağını” kaydetti ve “Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun oluşumunda bir siyasal parti mensubu olan Bakan’ın ve onun buyruk ve direktifleriyle hareket eden Müsteşar’ın yer alması yargı bağımsızlığını, dolayısıyla hukuk devleti ilkesini zedeler. Bugünkü sistem içinde Yargı bağımsızlığı zedelenmiş bir bağımsızlıktır” demiştir. İngiltere’de adalet işlerini yöneten bakan, bakanlar kurulu toplantılarına katılıyor ama bakanlar kurulu üyesi değil. Yani başbakandan emir almıyor. İşte yargı erkine duyulan saygı bu ölçüdedir. Dönemin Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok, “Adalet Bakanlığı, yakın geçmişte görülmediği kadar yargıya nüfuz ediyor! Bakanlık savcılara talimatlar gönderiyor” diyordu. Yargı, yürütmenin emrine alınmak isteniyor. Sonra sıra hukuk sistemine gelecektir. Hani Başbakan “tarafsız yargı” istiyordu! Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu ve 60 baro başkanının yapmış olduğu toplantıdan ise, “Hiçbir gerekçe yargı bağımsızlığından ödün verilmesini haklı kılamaz!” uyarısı çıkmıştır. Oysa adli bağımsızlık kolay kazanılmamıştır. İsmet İnönü diyor ki: “Lozan Konferansı’nın bir zor meselesi de, adli kapitülasyonların kaldırılması müzakeresi olmuştur. Müzakere başladıktan sonra, konferansın iki devrinde dokuz ay müddetle adli kapitülasyonların kaldırılması için bütün müttefiklerle mücadele ettik. Türk hakimlerinin istiklal ve itibarını kurtarmak Lozan Antlaşması’nın başka bir konusu olmuştur.” Hukukla, hukuksuzluk yapılıyorsa, kanun hakimiyeti yoksa, başka hakimiyetler ortaya çıkar. Rektör Yücel Aşkın ile ilgili olarak Galatasaray Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Duygun Yarsuvat, “Mahkeme arama kararını 7 Temmuz 2005’te vermiş. Savcının bunu talep tarihi ise 8 Temmuz 2005. Her şey bir oyun yani. Talepten önce karar var. Buna deliriyoruz” demiştir. İşte bu bir tükenişin sesidir. Ziya Paşa feryat ediyor ; “Kadı ola davacı, muhzır dahi şahit
Kadının davacı olduğu, mübaşirin de şahit olduğu mahkemenin adaletinden kuşku duyulmaz mı diyor Ziya Paşa. Burada diğer kurumların ve siyasal muhalefetin sorumluluğu yok mu? Adaletsizliği seyredenler, işleyenden daha sefildir. Orgeneral Yaşar Büyükanıt, “YAŞ kararları yargı denetimine açık olmadığı için muhalefet ediyorum diyerek Anayasa’nın bir hükmünü yok kabul etmeniz mümkün değildir” ve devamında “Bu YAŞ’ta hukuk ihlali oldu mu?” sorusuna ise Büyükanıt, “Evet oldu” demiştir. Hukuk ihlalinden bahsedenler, Anayasa ihlali yapmaktalar. Adalet her şeyin üzerinde olmalıdır. Yasalar genel nitelikli olup her kurum ve kişiyi bağlar. “Hukukun üstünlüğünü kabul eden bir devlette, hiçbir kurum ve kişi eleştiri dışında kalamaz” diyor Yargıtay 4. Dairesi. 10 Şubat 2005 tarihinde TCK’yla ilgili bir panelde dönemin Yargıtay Başkan Vekili, “Mahmut Esat Bozkurt dönemi kapanmıştır” diyebiliyor. 2 Mart 2005’te bir basın toplantısı düzenleyen dönemin Yargıtay Başkanı Osman Arslan, “Yargıtay’da adalet dağıtanların Mahmut Esat Bozkurt tarafından ülkemize getirilen çağdaş hukuk eğitimi alarak yetiştiklerini, Bozkurt’a karşı olmalarının düşünülemeyeceğini ve bu tür söylemlerin kabul edilemeyeceğini” belirtmiştir. “Mahmut Esat Bozkurt dönemi bitti” diyenlere yanıt olarak Başsavcılık girişindeki duvara, Mahmut Esat Bozkurt’un aşağıdaki şu sözleri Yargıtay Başsavcılığınca pirinç harflerle yazdırılmıştır. “Cumhuriyet Savcıları, Meriç kıyısında çalışan Türk köylüsünün kaybolan sabanından tutunuz da, bu vatanda yaşayanların uğrayacağı en ufak bir haksızlıktan, hatta Bingöl dağlarının ıssız kuytularında nafakasını bekleyen öksüzlerin gözyaşlarından siz mesulsünüz” Yüksek Yargı’nın özel günleri, “hükümete mesaj” günü haline gelmeye başlamışsa, yargıda sorun var demektir. Yapılan yasalar hukuka ve toplum vicdanına uygun olmalıdır. Kişilere özel yasa yapılmamalıdır. Vatandaşlar siyasetçilerden değil, hukuktan medet ummalıdır Türkiye de artık yasalar değil, Batının dayatmaları geçerli hale gelmiştir. AB en son olarak da 301 ve 221’i dayatmaktadır. Türklüğe hakaret ve bölücüye af bu milletin vicdanında bir yanardağa dönüşmektedir. 25 Nisan 2005 tarihinde Anayasa Mahkemesi önceki dönem başkanlarından Mustafa Bumin, Anayasa Mahkemesi’nin 43. kuruluş töreninde yapmış olduğu konuşmasında, “Tüm Yüksek Mahkeme Başkanlarınca yıllarca yargı sorunlarına değinildiği halde bugüne kadar iktidarlar tarafından ciddi çözümler getirilmemiştir. İktidarlar süratli ve etkin faaliyet gösteren yargı yerine, ağır ve hantal çalışan, uyuşmazlıkları yıllar sonra karara bağlayan mahkemeleri yeğlemişlerdir” demiştir. Yargının yalnızlaştırılması, yürütme tarafından kuşatılması ve bütçeden gerekli payın verilmemesi suretiyle yargı tartışılır hale getirilmektedir. Adli yargının dışında, idari yargıda da hukuk dışından atama yapılabiliyor. Oysa idari yargı daha da önemlidir. Çünkü idari yargı kişilerle devlet kurumları arasındaki konulara bakan mahkemelerdir. Kişilere, karşılarında devleti olduğu için hassas davranılmalıdır. Büyük Önder diyor ki: “Taklit ile kanun olmaz. Teşkilât’ı Esasiye’miz böyle bir kanun-u hakikidir. Çünkü milletin vicdanından ve kanaatinden çıkmıştır.” Anayasa Mahkemesi, 27 Mayıs’tan sonra 1961 Anayasası’nda yer alan ve yasaların anayasa uygunluğunun hukuksal denetimini yapan çok önemi bir anayasal kurumdur. Anayasa, Anayasa Mahkemesi’ne yasaların son denetimini yapmak ve Anayasa’ya aykırı olup olmadığının karara bağlanması görevini vermiştir. Son zamanlarda Anayasa’nın bir çerçeve olması gerektiği ve ısrarla maddelerin azaltılması belli kesimlerce dile getirilmektedir. Oysa çerçeve anayasalar gelişmiş ülkeler içindir. Demokrasinin temel değerleri üzerinde konsensüs sağlanmamış ülkemizde hâlâ laiklik, üniter devlet yapısı, hukuk devleti tartışmaları yapılıyorsa, bu tartışmalar bitmediği müddetçe ayrıntılı Anayasa gerekli ve zorunludur. Anayasa maddeleri, yaptırımı olmayan fakat yasalara göre yön veren kurallardır. Anayasalar, kurallara karşı cezalandırmaları yasalara bırakmıştır. Hukuk açısından Anayasa bir çerçevedir. Anayasa’yı ihlâl edenler, Anayasa’nın ilgili maddelerinin yaptırımlarını karşılarında bulurlar. Anayasa’nın 2. maddesi ile tanımlanan ve 4. maddesiyle koruma altına alınan ve ayrıca TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın, “Türban sorunu Anayasa ile çözülemez” ifadesine rağmen “Siyasi simge olsa ne olacak” anlayışıyla bir çalışma yürüterek kanun teklifi hazırlığı yapacaksınız. Sonra da çıkıp, “Yasalar herkesi bağlar. Bu yasa herkes için bağlayıcı ve uyulması gerekli bir norm halini alır” diyeceksiniz. Çıkarılan yasalardan hukuka aykırı olanlar olmuyor mu? Anayasa Mahkemesi’nin bu çıkarılan yasalardan iptal ettiği yok mu? Denmiyor ki, hukuka uygun yasalara uymayacağız. Kim demiş bunu? TBMM Başkanı, “Meclis benim hoşuma gitmeyen bir yasa yaptı, ben buna uymam” yorumunu getiriyor. Yapılan eleştirilerde Meclis Başkanı’nın belirttiği gibi keyfilik değil, Anayasa’ya aykırılık ifade edilerek uyarı görevi yapılmıştır. Uyarıya rağmen Meclis yasa çıkarmakta elbette yetkilidir. Ancak denetleyici kurumlar da gereğini yapmakta hürdür. Demokrasi budur. Bu mekanizma çalışmazsa zaten demokrasiden bahsedemezsiniz. Ancak unutmamak gerekir ki, devletin, tüzel kişilerin ve hükmi şahısların dini olmaz. Vatandaşların dini olur. Laiklik varsa hukuk vardır. Laiklik olmazsa o zaman hukuktan bahsedemezsiniz. Hukuk olmazsa hakimler olmaz. Hakimler olmazsa kadılar olur. O zamanda ne Anayasa’ya ne de yasalara gerek olmaz. O yönetim biçiminin adı da cumhuriyet değil şer-i yönetim olur. Yasama organınca, hukukun üstünlüğü yerine Parlamento’daki sayısal çoğunluğunun üstünlüğü tercih edilerek yasa çıkarılması yozlaşmanın en büyük sebebidir. Kuvvetler ayrılığı her üç erkten birinin mutlak iktidar olmasını önlemesi amacıyla oluşturulmuştur. Mutlak iktidar ben olacağım diyen kişi veya kurum demokratik parlamenter sistemini temelden ret etmiş olur.
|