28.01.2008/Sayı:171
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Şükrü Aykutlu

Acılarla akraba olmanın öğrettiği...

“...Bizi acılarla akraba ettiler...” demiş, gazetesinin önündeki anma töreninde, bir yıl önce suikaste kurban giden Hrant Dink’in eşi Rakel...

Acılara akraba olmak! Üstüne biraz düşündüğünüzde, az biraz da yürek taşımaktaysanız, ortalama bir vicdana sahip her insanın boğazını düğümleyebilecek bir ifade... Elbet sizin de. “Yufka yürek” gerekmez, ortalama bir vicdan yeterli.

Denebilir ki; “...ama bu yolların yolcusuydu, hem geçmişindeki TİKKO bağlantıları, yasadışı karnesi ona bu sonu hazırlayan etmenlerin ilk kilometre taşlarıydı...” Ya da; “...hem Türkiye’de yaşayacaksın, hem de Türkiye’nin altını oyan dış oyunlara piyon olacaksın, elbet bir yerde gelir bela seni de bulur...” Veyahut; “...her siyasi kimliğin elbet bir bedeli vardır, o da bu bedele razı olarak yaşadı, o halde böyle bir son da baştan kabullenilmiştir...” vs. vs..

Doğru. Elbet her yaşamın, her davranışın, her “angajmanın”, her kimliğin ve her idealin mutlak bir bedeli olduğu; misyonunu bu olası bedellerden kaçınmaksızın üstlenen ve sürdüren herkesin de olası bedelleri bir gün ödemeyi, yaşamına baştan taahhüt ettiği tartışılmaz bir gerçek. Hrant Dink’in de, bulunduğu kulvarda yürüttüğü çalışmaların, girdiği “angajmanların”, ettiği lafların, birileriyle paylaştığı ortamların, döktüğü mürekkeplerin, onu an be an bir bedele doğru yaklaştırmakta olduğundan habersiz bulunduğu düşünülemez elbet. Korku duyguları her şeyden ağır basıp, ülkesinden sırra kadem basan kimseler gibi biri olmadığı da açık. Üstelik örneğin sırtı sıvazlanmaktan, “aferin” almaktan pek bir hoşlanan, “höt” dendiğinde de tüymeyi erkeklikten sayan bir ‘Orhan Pamuk’ olmadığı pek açık. Ermeni Patrikhanesi ile elektriklerinin pek tutmadığı; Diaspora kaçkınları ile de pek sevişmediği bilinen gerçekler. Türkiye içinde ve Türk entelektüelleri arasında kendine bir kulvar edindiği; misyonunu bu kulvar içinde sürdürmek istediği göze ilk çarpan tercihiydi Dink’in. Şanssızlığıysa, “Türk entelektüelleri” dediğimiz kitlenin, doğma büyüme “devlet düşmanı” tavrına hapsolmuş bir kulvarda, derdini onların egolarına uygun bir söylemle dillendirmek zorunda oluşu.

Böylesi bir yolun dar şeritleri arasında sürmeye mahkum bir siyasi maratonun kilometre taşlarıysa, kişiyi kaçınılmaz sona yaklaştıran kader taşları haline geliveriyor: Yabancı oyunlara teşne tutan işbirlikçi kartel medyası... Holdingci medyanın parlata parlata her geçen gün yedeklerini artırdığı, her biri birer “ürün” entelektüeller... Sonra bir gün hesaplanmadan edilen, ettirilen bir laf, bir beyan... Hesapsız lafları hesapsız sütunlarında sağır sultanlara ilan eden fütursuz komprador medyası... On yıllardır ülkenin tarikat yuvalarında Türk-İslam sentezi ile yoğrulmuş sapkın beyinler... Daha o an, parmaklarına bok çukuruna batmış urganlarla bağlı sapkın kuklalarına, talimatı geciktirmeyen taşeronlar... Bilinmez hangi köyden çıkıp gelmiş, beyninde düşüncenin kırıntısına dahi yer bırakılmamış zavallı bir kukla... Faşizmin en değerli malvarlığı bir “kurşun...” Yerde, altı delik ayakkabıları ile yatan bir adam... Mal bulmuş mağribi gibi fotoğraf açılarını özellikle delik ayakkabılar yönünden çekmeyi ihmal etmeyen, işbilir kartel medyası...

Görev tamamlanmış, bedel tahsil edilmiştir. Sadece suikast kurbanından değildir tahsilat. Faturanın büyüğü Türkiye’ye kesilmek üzere hazırlanmıştır oyun. Türkiye adına ön ödemeyi yaşamıyla yapansa, sadece bir “ürün.”

...ve “acılarla akrabalık” başlar. Medyanın karnını doyurmak gerektir.

Oyuna son noktanın koyulduğu bir yıl önce meydanlara sürülen “Hepimiz Ermeniyiz” pankartlarının yerini bu kez, “Hrant için... Adalet için...” pankartları almış. Önceki pankarttan vazgeçilmiş olması, vahim bir slogan yanlışlığının kendilerince de teyidi olmalı. Gerçi, aynı “Hepimiz...” sloganının gene topluca bağırıldığını duyar gibi oluyor kulaklar, ama bu kez susturanlar var. Seçilense, gene ortalama vicdanı olanlar için doğru bir tümce: “Adalet için.”

Adalet kavramını en iyi anlayacak kesim ulusalcılar olmalı ülkemizde... Uğur Mumcu’sunu, Bahriye Üçok’unu, Ahmet Taner Kışlalı’sını, her biri birbirinden değerli hocalarını, profesörlerini, sanatçılarını, aydınlarını adaletsizliğe kurban veren Atatürkçüler, devrimciler...

Acıyla hanidir akraba olan, dostluğu ilerleten ulusalcılar...

Çok önemli bir hedef saptama farkı da “katilin kimliği” tanımlamasında bulunuyor, işbirlikçiler ve ulusalcılar arasında. “Katil devlet” tanımlaması işbirlikçi güruhun bayrağı haline gelmiş, getirilmiş. Evet, elbette ülkede her bir insan kaybının birincil sorumluluğunu üstlenir “devlet” düzeneği. Elbette hesap önce ona sorulur, yakarış önce ona yapılır. Elbette yerdeki kanın temizliği devletten istenir, beklenir. Elbette ister Türk olsun, ister Ermeni, her ne olursa olsun, devletin sahiplik etmesi şart koşulur.

Uğur Mumcu’larını, Bahriye Üçok’larını, Muammer Aksoy’larını, Ahmet Taner Kışlalı’larını, onlarca, yüzlerce yetişmiş aydınını, Türk devriminin yüzyıllık bilgi birikimlerini yitirirken acıyla yatan, acıyla kalkan Türk insanının elinde tek bir gün rastlanmamıştır “katil devlet” ilanına. Acıyla akraba olan Türk ulusalcılarının en büyük düşü olmuştur; devletin sarılmışlığına, kuşatılmışlığına, derinlerine sızmış satılmışlığına bir gün son verilme umudu, mücadelesi. Bu yüzden katiller hep Washington’larda, Londra’larda, Tel Aviv’lerde aranır. Bu yüzden “derin” dendiğinde Türkiye’nin bizatihi kendisi değil, oralardan sızan lağım fareleri anlaşılır ulusal cenahta. Bu yüzden “katil devlet”ten değil, “devlet katilleri”nden hesap sorulur.

Acılarla yoğrulmanın öğrettiği budur.

Her ülkenin kurucuları, sahipleri olduğu gibi, azınlığı da olur. Her ülkenin devrimcisi, ilericisi olduğu gibi, yozu, yobazı, faşisti de olur. Her ülkenin ulusalcısı olduğu gibi, (gönül arzu etmez ya) işbirlikçisi de olur. Her ülkenin Uğur Mumcu’ları misali kalpaksız kuvvacıları olduğu gibi, Hrant Dink misali topraktan yadigarları da olur. Günahlarıyla, sevaplarıyla olur da olur..

Adalet, hepsi için istenir elbet. Hepsi için haktır. Onu sağlayacaksa gene devlet. Mücadeleyse, devleti kuşatılmışlığından kurtarmak, insana ve ulusa hizmet eder hale getirmek için yapılmalıdır. Bir de unutmadan; “Adam eksiltme” sadece futbolda geçerli bir kuraldır, siyasette ise cinayet. Siyasetler ve idealler arası maçlar, sadece “yaşayan insanlar” arasında yapılır.

Gelecek anma yıllarında Türk Ermenileri cemaatinin, devletlerine ve uluslarına baktıkları gözlükleri değiştirmeleri, belki kendileri için de hayır üretir.

Ya Türk “entel”leri mi? Onlar için bir temennimiz bulunamıyor. Onlar her zaman yeni Hrant Dink’ler bekleyecekler, yepyeni “absürd” pankartlara acıkacaklardır. Tek gıdaları bu olup, sokağa çıkmalarının başka bir sebeb-i hikmeti bulunmamaktadır.

Başta dediğimiz gibi; “onlar, doğma büyüme ..........”


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe