| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Malezya’nın başkent Kuala Lumpur’dan sonra en büyük, ama tarihsel önem yönünden belki daha görkemli kenti Penang’da “Terör Bağlantılı Küresel Savaş” diye çevirebileceğimiz uluslararası bir yuvarlak masa toplantısı yer aldı. Ben bu birlikteliğe konuşmacı olarak çağrıldım. Asya, Avrupa ve Avustralya’dan (sözlerini aşağıda özetlediğim) başka konuşmacılar da vardı. Tüm bildiriler Viyana’da bu yıl içinde bir kitap olarak yayınlanacak. İçlerinden (sanırım) yalnız benimki ayrıca küçük bir kitap boyutunda Malezya’da da basılacak. “‘Kutsal Terör: Amerika’da Hıristiyan Köktendinciliğinin ABD Küreselleşmesi ve Savaşlarında Payı” başlığını taşıyan benim uzunca bildirimi Türkçeye çevirip kısaca “Amerika’da Hıristiyan Köktendinciliği” adı altında İstanbul’da yayınlamayı düşünüyorum. Farsçasının İran’da, Arapçasının da Afrika’da Magrip’te basılmasına ilişkin öneriler aldım. Konuşmacılar dışında belirli araştırma merkezlerinin yöneticileri ve toplantının yer aldığı Malezya Bilim Üniversitesi öğretim üyeleri gözlemci olarak katıldılar. Bu toplantıyı merkezi Viyana’da olan ve Birleşmiş Milletler’e bağlı “Uluslararası İlerleme Örgütü” (IPO) ile sözü geçen Malezya üniversitesi düzenledi. Konuşmacılar ve açıklama yapıp soru soran gözlemci ya da dinleyiciler genelde emperyalizm-karşıtı değerlendirmeler yaptılar. Aynı çizgide akılcı yöntem ışığında bilgi içeren katılmaların akademik uğraşın daha ilk basamaklarında olan yerli (çoğunlukla türbansız) hanımlardan da geldiğini belirtmek isterim.
Toplantıyı üniversitenin Rektör Yardımcısı Prof. Dr. D. Abdul Razak emperyalizm-karşıtı bir çizgide açtı. Giriş konuşmasını yapan IPO Başkanı Prof. Dr. Hans Köchler (Avusturya) “teröre karşı küresel çapta savaş” kavramının ardında yeryüzünün birçok bölgesini baştanbaşa ve siyasal yönden yeniden biçimlendirmede tek bir devletin kendi çıkarlarına uygun biçimde uzun erimli çabasını yasal göstermek ve başka toplumlar için yeni uygarlıklar “uydurup” onları zorla kabul ettirmek gibi bir tasarı olduğunu söyledi. İçinde tehditler barındıran bu stratejinin ardındaki gerçeklerin açıkça, sistemli ve sürekli biçimde belgelenmediğini anımsatan Prof. Köchler Doğu’daki uygarlıkların hem genel güvenliği, hem de Batı’yı tehlikelere attığına ilişkin basmakalıp değerlendirmeler yapıldığına dikkatleri çekti. Konuşmacı “bugün bile tartışmalı” dediği 11 Eylül 2001 olayına tepki diye öne sürülen zincirleme gelişmelerin terörü azaltmak şöyle dursun, arttırdığını belirtti. Sonra konuşanlar “terör” sözcüğünün hukuksal tanımı, terörle bağlantılı gösterilen savaşların en azından tanıtımında ortak noktalar, Orta Doğu’da geniş çaplı askerî girişimlerin tetiklediği şiddet çemberi, temelde Filistin sorunu bağlantılı Kudüs gibi köklü yaraların çözümlenmeden kalmaları, ABD öncüğünde askerî müdahalelerden ötürü Doğu ile Batı arasında yabancılaşma, teröre sözde karşı savaşların daha çok tek yanlı oluşu, Amerika’daki Hıristiyan köktendinciliğinin bu atılımlarda payı ve tüm bu gelişmelerin Birleşmiş Milletler’in geleceği ve ortak güvenlik açısından yarattığı sorunlar üstünde durdular. Konuşmacılar arasında asker kökenli tek kişi olan (emekli) Korgeneral Jaime de los Santos (Filipinler) terörün silâhtan doğan şiddetine karşı askerî tepki göstermenin kaçınılmaz olduğunu, ancak tek terör türünün İslâmcılıkla sınırlanamayacağını, ayrıca “terör bağlamında savaş” diye ileri sürülen tepkinin bir “uygarlıklar çatışması”na dönüştürüldüğünü, özellikle kültürler-arası ilişkiler eksenli uluslararası işbirliğini gerekli gördüğünü ve toplumlar arasındaki farkların terörün barınamayacağı bir düzeye indirilmesi gerektiğini söyledi. General Santos Doğu Timor’da 24-uluslu BM Barış Gücü’nün ilk komutanıydı ve bu sıfatıyla BM Genel Sekreter Yardımcısı düzeyindeydi. Daha önce Filipinler Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Genel Kurmay Başkan Yardımcılığı yaptı. Halen Filipin Üniversitesinde ve Kurmay Kolejinde öğretim üyesidir. “Hakça Dünyada Uluslararası Akım” Başkanı olan ve Malezya Bilim Üniversitesinde Küresel Çalışmalar öğreten Prof. Dr. Çandra Muzaffer (Malezya) ABD’nin teröre karşı küresel savaş diye açıkladığı girişimin ardında başka amaçlar olduğunu vurguladı. Afganistan’ı denetimi altına aldıktan sonra Orta Asya cumhuriyetlerine girdiğini ve oradaki petrol ile doğal gaza hemen el koyduğunu ve o çevreyle ilgili olan öteki devletleri dışladığını ekledi. Irak’ı da işgâl ederek petrol, su, üs ve İsrail’e güvenlik gibi ereklerini elde ettiğini ve Batılıların özellikle İran’ı tüm Orta Doğu’yu avuçlarına almanın önünde başlıca engel gördüklerini söyledi. Afrika’da Somali ve Sudan’a da yerleşmek isteyen ABD’nin güney-doğu Asya’da bölgesel bir örgüt olan ASEAN’ı da kendi çizgisinde tutmak istediğini ve Çin’le Rusya’nın nüfuzunu sınırlayarak dünya egemenliği peşinde olduğunu savundu. Ona göre, Amerika’nın teröre karşı savaş tekerlemesinin ardında kendinin küresel hegemonya tasarısı vardı. Öte yandan, bu baskıya Filistin, Suriye, İran, Çin, Rusya, giderek kimi Lâtin Amerika ülkeleri boyun eğmiyor. Konuşmacının “Küresel Töre mi, Küresel Hegemonya mı?” kitabı Türkçeye de çevrilmiştir. Endonezya’da Cakarta’da tarih dersleri veren ve doktorası Columbia Üniversitesinden (NY) olan Azyumardi Azra radikal İslâm’ın hem Müslümanlar, hem dış dünya için sorunlar yarattığını kabul etmekte, ona karşı tepkilerin uygulanabilir nitelikte ve kavramsal yönden yeterli olmasını istemektedir. Konuşmacı Endonezya İslâm’ından örnekler vererek aşırılığa karşı çıkış için girişimler, hattâ kapsamlı izlence önermektedir. Dr. Azra, Hidayetullah Devlet Üniversitesinde Yüksek Lisans Okulu yöneticisidir. Bangkok Üniversitesinde “Siyasette Şiddet” üstüne dersler veren ve şiddete karşı seçenekler üreterek bu yolda yayınlarıyla tanınan Dr. Chaiwat Satha-Anand (Tayland) Amerikan yönetimi 11 Eylül saldırısından sonra öfkelenen kendi halkının duygularını kötüye kullanarak tüm dünyayı ya kendiyle birlikte olmak ya da karşısına geçmek ikilemiyle baş başa bırakıp Afganistan’da ve Irak’ta gerçekte kendinin şiddetin en kötü yollarını denediği çizgisini tutturdu. Taylandlı Müslüman bir aydına resmî Amerikan tavrının nasıl olması gerektiği sorulduğunda şöyle demiş: “Biraz daha Budist gibi davransınlar!” Konuşmacı Washington’daki karar-vericileri küreyi onlardan yana olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayırıp ardından bir “uygarlıklar çatışması” söylencesi de yarattığını, öte yandan ABD ile geri kalanının tehdit içermeyen bir dil kullanma yönteminde anlaşmak zorunda olduklarını ve bu çabada Buda düşüncesinden esinlenmenin yardımcı olacağını savundu. Dr. Satha-Anand merkezi Cenevre’de olan İnsan Hakları Siyaseti Uluslararası Kurulu üyesidir. Malaya Üniversitesinde Bilim Felsefesi öğretim üyeliği yapmış olan Dr. Osman Bakar (Malezya) Amerika’nın teröre karşı savaş adı altında yürüttüğü silâhlı siyasetin Müslümanların yoğun oldukları ulusal sınırlar içindeki değişiklik rüzgârlarını kendi tercihlerine yönlendirmekten oluştuğunu söyledi. Konuşmacıya göre, 11 Eylül olayı ve onu izleyen savaşlar İslâm’ı hem ABD dış siyasetinin hem de bu ülke kitle iletişim araçlarının en başta gelen konusu yaptı. Bush yönetimine kalırsa, yeryüzünde yalnız “İslâm terörü” vardır. Bu odaklanma Amerika’da iki karşıt yazar kümesi de yaratmıştır. Biri, Müslümanların bulundukları toplumlardan nefret edenler, öteki de o toplumları anlamak isteyenler. Konuşmacı ikisi arasındaki devingen etkileşime eğildi ve bunun özellikle ileride Amerika’nın İslâm anlayışını ve bu ülke dış siyasetini nasıl etkileyeceğini araştırdı. Doktorasını Kanada’da yapmış olan Abdülreşit Molen (Malezya) Sovyetler’in Afganistan’ı (1978), Irak’ın Kuveyt’i (1990), ABD’nin Irak’ı (1991) ve gene ABD’nin Afganistan’la Irak’ı (2003) işgâl etmelerinin savaş modasının geçmediğini kanıtladığını söyledi. Kuşkusuz, bu savaşlardan kimilerine yasa-dışılık ve törelere aykırılık damgası da vurulmuştur. Ancak, Dr. Molen’in dediği gibi, Washington gibi yerlerdeki karar-vericiler şiddete başvurmada kendileri için yarar görüyorlar. Uluslararası düzen, özellikle o düzeni biçimlendiren güç dağılımı yasa-dışı saldırılara olanak tanımaktadır. Ancak, bu gidiş gerilimler yaratıyor, BM gibi uluslararası örgütleri saldırılar karşısında bir şey yapamaz duruma sokuyor ve tek-yanlılığı pekiştiriyor. Özellikle güçlülerin bu tavrı başkalarına da örnek oluşturuyor. Bu durumda, göreceli olarak zayıf ve saldırıya uğrayan toplumlarda devlet niteliğinde olmayan siyaset oyuncuları öne çıkıp saldırıya karşı eylemlere girişiyorlar. Terörün uluslararası düzeye tırmanmasının nedeni güçlüler arasında en büyüklerin başını çektikleri şiddettir. Ama bunda yalnız saldırıya uğrayanlar değil, saldıranlar da zarar görürler. Molen’in son kitabı “Terör, Demokrasi, Batı ve Müslüman Dünyası” üstünedir. Mindanao Devlet Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler doçentliği yapmış olan Abdulhusin M. Kashim (Filipinler) ülkesinde Cumhurbaşkanı Gloria Macapagal-Arroyo’nun ABD’ni izleyen dış tutumunu eleştirdi. Filipinler’de Amerikalıların Subic Körfezi deniz ve Clark hava üsleri kapanmıştı. Yeni başkan bu toprakları ABD silâhlı kuvvetlerine bir daha açma yollarını araştırıyor. Konuşmacının söylediği gibi, Anayasada yer alan “tüm uluslarla dostluk” yerine Amerika ile özel ilişkileri yeğliyor. Kashim Filipin yönetiminin de “teröre karşı küresel savaş” denen eylemlere omuz vermekle ülkenin altından kalkamayacağı zorluklar içine atıldığı görüşündedir. Konuşmacı İslâm’da Barış Araştırmaları Enstitüsü Başkanıdır. Johns Hopkins Üniversitesinde sosyoloji doktorası yapmış olan ve Singapur Ulusal Üniversitesi doçentlerinden Syed Farid Alatas daha çok Batı’nın genelde bir din olan Müslümanlıkla kimi İslâmcı aşırılar ve teröristlerden kaynaklanan İslâm anlayışını birbirinden yeterince ayırmadıklarını söyledi ve iyi belirlenmemiş ad ve kavramların doğru tanımlanmaları üstünde durdu. “İslâmcı uyanış”ta gelenekçilik, aşırılık, köktendincilik, siyasal İslâm, lâiklik, moderncilik ve neo-modernizm gibi kavramlar rasgele kullanılıyorsa da, yetersiz tanımların karmaşa yarattığı görüşündedir. Konuşmacı son olarak (davranış biliminin ilk büyük ustası ve modern insanbiliminin öncüsü) İbni Haldun’un düşüncesi üstüne bir kitap hazırlamaktadır. Victoria’da La Trobe Üniversitesinde görev yapan Prof. Joseph Anthony Camilleri (Avustralya) ABD yöneticilerinin 11 Eylül olayından Amerika’nın süper güç konumuna meşruluk kazandırmak için yararlandıkları görüşündedir. Konuşmacıya göre, Beyaz Saray’ın Irak’taki askerî ve siyasal denetimi bunun en son ve açık kanıtıdır. Terörizme karşıymış gibi öne sürülen siyaset Amerikan hegemonyasını yerleştirmek için Bush yönetimiyle ondan öncekilerin art arda gelen girişimlerinin son adımıdır. Batı Avrupa ile Çin’in rakip olma çabalarına ve ayrıca Müslüman dünyasının ağırlığını duyurmasına karşı bir seçenek olarak da, Soğuk Savaş yıllarını akla getiren bir ikilem ve onun ayrılmaz parçası korku yaratılmak isteniyor. Komünizm ile bunun karşıtlığı ikileminin yerine günümüzde terörü yayanlar ve ona karşı çıkanlar sözde uçları belirmiştir. Şimdi “komünist” düşmanın yerini “şeytan imparatorluğu” ya da “şeytan ekseni” sözcükleri almış, küre gene ikiye bölünmüştür: Ya ABD ile birlik olunacak ya da onun karşısına çıkıp sonuçlarına katlanmak gerekecektir. Bu görünümde ABD ve dostları “tüm iyi”yi, karşısındakiler de “tüm kötü”yü simgeliyorlar. Kötüler de yerine ve zamanına göre, Saddam, Osama bin Ladin ya da Mahmut Ahmedinecat’tır. Çok-yanlı diplomasi gene kurulmalı, yasa üstünlüğü uluslararası düzeye çıkarılmalı ve uygarlıklar arasında karşılıklı anlayış olmalıdır. Prof. Camilleri, son olarak, “Küresel Yönetimde Reform” konulu bir çalışmaya eğilmiştir. Benim konum Amerika’da Hıristiyan köktenci örgütlenmenin tekelci sermayenin ekonomik yayılması, dünyanın stratejik doğal kaynaklarına el koyması, ABD’nin siyasal denetimi ve askerî işgâllere arka çıkması, emperyalist genişlemeye İncil ve sözde ‘kutsal’ metinlerle omuz vermesi üstüneydi. Bu desteğin birkaç dengesizin kişisel tercihi olmayıp ABD’nde, kamuoyunu sayılarla ölçen araştırmaların belirlediği gibi, onlarca milyona ulaşarak çağımızı tehdit eden yeni ve ek bir oluşum olduğu kanısındayım. Öte yandan, bunun da bir geçmişi varsa da, köktendincilik ABD’nde iktidara oturmuş, Beyaz Saray’a girmiş, Kongre’yi istila etmiştir. Lâik eğitimi tehdit etmekte, kadınların oy hakkının geri alınması önerileri bile gündeme gelmektedir. Günümüz koşullarında olaylara uygun bir tekerleme “ey Hıristiyan petrolcüler, ileri!” olabilir. Süper güç aynı zamanda yeni bir Haçlı devletidir de. Bu çatışmada özellikle Orta Doğu çok önemli konumdadır. Yeryüzüne ikinci kez gelecek olan (Tanrı’nın sözde oğlu) İsa’nın komutası altındaki Tanrı Ordusuyla (bizlerin de dahil olduğu söylenen) “Şeytan’ın Ordusu” arasında son savaş olacak ve sonunda evrensel ve tek Hıristiyan dinci devleti kurulacaktır (!). Onlara kalırsa, 11 Eylül saldırısı ve bugünkü küreselleşme gibi olaylar İncil’de zaten haber verilmiştir. Üstelik, Tanrı başından bu yana Amerika’nın yanındadır. İslâmcılarla şu sırada ortak yanları da birlikte lâiklik düşmanı olmalarıdır. Yukarıdaki düşüncelerin Malezya’da ya da güney-doğu Asya ve çevresinde çoğunluğu simgeleyip simgelemediği ayrı bir konudur. Ancak, bildiriler topluca Viyana’da, benimki de ayrıca Malezya’da yayınlanacak, herhalde Arapça ile Farsçaya da çevrilecektir. Benzer işlerden vakit bulunca Türkçesini de ben yapacağım.
|