28.01.2008/Sayı:171
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Engin Alptekin

AKP ve MHP
türbanda niçin çarşaflıyor?

Türban nedir?

AKP, MHP ve diğerleri Türkiye’yi türbana büründürmeye çalışıyorlar ama kendileri çarşafa bürünüyorlar...

Acaba neden?

TDK sözlüğüne göre türban Fransızca kaynaklı bir sözcük olup; ince yapılmış kumaştan, başı sıkıca bağlayan başörtüsüdür.

Başörtüsü; kadınların başlarını örtmek için kullandıkları başörtü, eşarptır.

Eşarp ise; Fransızca kaynaklı bir sözcük olup başörtüsü anlamındadır.

Buna göre türban; başörtüsü veya eşarbın özel bağlanmış bir türü olup; ince kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan başörtüsüdür.

Türban dinsel simge midir?

Evet. Türban dinsel bir simgedir.

Hasan Pulur’a göre; 18. asrın sonlarında Moralı Esseyid Ali Efendi elçi olarak Paris’e gider. Ali Efendi’nin sarığının verdiği ilhamla Paris sosyetesine mensup hanımlar 1790’ların sonlarında Ali Efendi’nin sarığına benzer şapkalar takmaya, saçlarını kıymetli kumaşlarla sarmaya başlamışlar ve adına da “turban” demişlerdi. İşte Fransızca “turban” sözcüğü sonradan “türban” olarak dilimize girdi ve bakın başımıza ne işler açtı.

Örtünme İslâm terminolojisinde “hicab” kelimesinden gelmektedir ve Arapçada her çeşit başörtüsünün genel adıdır. “bakışlardan gizlenmek, saklanmak” anlamındaki “hecebe” kökünden gelmektedir.

Bugün türban veya sıkmabaş denilen başörtüsü bağlama stili, 1960’lı yılların sonu ve 1970’li yılların başlarında Lübnan’da ortaya çıkmıştır. Yani 1970’lerin başlarına kadar İslâm kadınları türban takmamışlardır. İslâm kadınları örtünme konusunda asırlar boyunca kendi modalarını yaratmışlar, yaşmak, ferace, kadın fesi, felek tabancası, hotoz, maşlak, tandırbaş, yemeni, kundak yemeni, salma yemeni gibi başörtüleri kullanmışlardır.

1790’lara gelindiğinde, bugün türban denilen ve omuzlara kadar inen, saçın telini dahi göstermeyecek şekilde başa sıkıca bağlanan ve zaman zaman saçların görünmemesi için içine bant takılan başörtüsü Lübnan’da ortaya çıkmıştır. Modelin yaratıcısı o dönemde Lübnanlı Şiilerin lideri olan Hüccetülislâm Musa Sadr’dır. 1970’lerde Lübnan’ın güneyinde Şiiler çoğunlukta olmalarına rağmen kontrol Sünni Filistinli gerillalarda idi. Bölgedeki Şiilerin lideri Hüccetülislâm Musa Sadr, Şia kadınlarını Filistinli gerillaların tecavüzlerden korumak amacıyla türbanı tasarlamıştı. Kısa bir süre sonra çarşafa bürünmeyen bütün Şia kadınları türban kullanır oldular. İran’da ise Şah’ın devrilmesi ve Ayetullah Humeyni’nin iktidara gelmesinden sonra türban yaygınlaştı.

Gelelim türban veya sıkmabaşın Türkiye’de ki tarihçesine

Türbanın Türkiye’deki tarihçesi

Murat Bardakçı’ya kulak verelim. Yıl 1968. Yer Ankara Hukuk Fakültesi. İslâm tarihi dersindeyiz. Dersi Prof. Dr. Neşet Çağatay veriyor. Derken içeri bir bayan öğrenci giriyor. Bu bayan başına türban, yani sıkmabaş takmıştır. Prof. Dr. Neşet Çağatay sıkmabaşlı öğrenciye, “Ben 19 yıldır bu sıralarda karşımda başı kapalı kız görmedim. Bunda sonra da görmek istemiyorum. Ya başını açarsın ya da sınıftan çıkarsın” demişti. Sıkmabaşlı kız başını açmayı kabul etmedi ve sınıftan çıktı.

Kimdi bu sıkmabaşlı kız? Tanıdık bir isim. Bu sıkmabaşlı kız, halen Dışişleri Bakanı ve Baş Müzakereci olan Ali Babacan’ın halası Hatice Babacan’dı.

Biz hikâyemize kaldığımız yerden devam edelim.

Diğer öğrenciler Hatice Babacan’ın cezalandırılmasını protesto etmek için boykota başlarlar. Fakülte tatil edilir. Bakan istifa eder. Öğretim üyelerinin çoğunluğu bu olayın arkasında tarikatların olduğunu belirtmektedirler. Bu öğretmenlerden biri de yine tanıdık bir isim olan ve bir suikast sonucunda aramızdan ayrılan Prof. Dr. Bahriye Üçok’tu.

Yani türbanın arkasında tarikatların olduğu, türbanın siyasal bir simge olduğu bundan 40 yıl önce de biliniyordu. Bugün de biliniyor.

1970’lere gelindiğinde 12 Mart muhtırası ve 12 Eylül darbesinden sonra ülkeyi yöneten faşist cunta döneminde ve sonrasında Özal, Demirel, ve diğer hükümetler zamanında Atatürk ve laiklik adına ne zarsa hızla tahrip edilmeye başlandı. Meydanlarda dinsel konuşmalar yapılmaya başlandı, toplu namazlar kılındı, Anayasa’nın 174. maddesinde belirtilen Devrim Yasaları’na uyulmamasının yönetimlerce hoş görülmesinin sonucunda Aczmendi ve diğer tarikatlara özgü kılık kıyafetler görülmeye başlandı ve bu dönemden günümüze kadar da çarşaf ve türban bir dinsel simge olarak hızla yaygınlaştı. Toplum türbanlı ve türbansız, türbanlılar da kendi aralarında türbanlarına ve giydikleri pardösülerin rengine göre tarikatlara göre gruplaşmaya başladılar. Kısacası toplum türban sayesinde kamplara ayrılmaya, bölünmeye, dindar olan-dindar olmayan, ben daha iyi Müslümanım diyen gruplara ayrılmaya başladı. Bu ayrışma bugün de devam ediyor.

Kısacası türbanın arkasında tarikatlar vardır ve türban toplumu bölen, kamplaştıran siyasal bir simgedir ve bunun böyle olduğu da 40 yıldır bilinmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, AİHM kararları ve
içtihatlarına göre laiklik, demokrasi ve türban

Türkiye 54 yıldır Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraftır ve 49 yıldır da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını ve içtihatlarını uygulama yükümlülüğünü kabul etmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 20 Mart 1950’de Roma’da imzalanarak yürürlüğe girmiş ve 18 Mart 1954’te Türkiye bu sözleşmeyi 19 Mart 1954 tarihli ve 1954-8662 sayılı Resmî Gazete’de yayımlayarak onaylamıştır.

Sözleşme; bir taraftan bir dizi hak ve medenî, siyasî özgürlüklere yer veriyor ve diğer taraftan devletlerin üzerlerine aldıkları yükümlülüklere uymalarını amaçlayan bir kontrol sistemi kuruyordu. Bu kontrolün sorumluluğu, 1954 yılında kurulan Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, 1959 yılında kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Dışişleri Bakanları veya onların temsilcilerinden oluşan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne veriliyordu. Bu durum bugün de aynen devam etmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türk yargıç olarak görev yapan Rıza Türmen’in 7 Ocak 2008 tarihli görüşlerine kulak verelim. Bakalım Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıcımız ne diyor?

Bireylerin bir toplum içinde bir arada yaşayabilmeleri için bazı temel değerler üzerine anlaşma olması gerekmektedir. Toplum içindeki bireyler değişik inançlara, değişik örf ve geleneklere sahip olabilirler. Ancak birlikte var oldukları kamusal alanlarda bu inançlarından, geleneklerinden, yasaların gerektirdiği ödünleri kendi iradeleri ile verebilmelidirler. Değişik inançlara sahip bireylerin bir devlet içinde yaşamaları ancak böyle sağlanabilir. Böyle bir toplumsal uzlaşı doğal olarak o devleti oluşturan temel değerlerden geçer. Laiklik salt din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değildir. Aynı zamanda demokrasiyi, insan hakları ve özgürlüklerini, hukuk devletini güvence altına alan bir kavramdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni koruyan laikliğin temel unsurları; devletin tarafsızlığı, inanç özgürlüğü, eşitlik ve bireyselliktir.

Devletin tarafsızlığı: Laik devletin dini yoktur. Devlet bütün dinlere eşit uzaklıktadır. Hukuksal düzen dinden soyutlanmıştır. Devletin bir görevi de kamusal alanın tarafsızlığın sağlamaktır. Ancak kamusal alanın tarafsızlığı sağlanabildiği taktirde bütün inançlar bir arada bulunabilir.

İnanç özgürlüğü: Her birey istediğine inanmakta serbest olmalıdır. İnananlar ibadetlerini serbestçe yapabilmelidirler. İnanç özgürlüğü inancını seçme veya değiştirme özgürlüğünü de kapsar. Devletin bir görevi de bireyleri dinsel baskılardan korumaktır.

Eşitlik: Laiklik ilkesi belirli bir inanca ayrıcalık tanımayı reddederek tüm yurttaşların eşitliği ilkesine saygı gösterir, bunu güvenceye alır. Hiçbir dinin ve inancın ayrıcalığı yoktur. Bu fark Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki önemli bir farktır. Osmanlı Devleti birbirinden ayrı yaşayan cemaatler esasına göre kuruluydu. Türkiye Cumhuriyeti ise dinsel cemaatler yerine bireylerin din farkı gözetilmeksizin eşit vatandaşlar olduğu vatandaşlık yasasına dayanmaktadır.

Bireysellik: Laik devlet bireysel düzeyde bütün inançlara saygılı ve eşit mesafededir. O nedenle cemaatsellikle bağdaşmaz. Cemaatsellik ise kolektif bir kavramdır. Birey ancak cemaat içinde vardır. Cemaatsel yaşamı tartışma kabul etmez; genellikle bir referansa, belirli bir inanca itaat etmeyi öngörür. Bu nedenle otoriterdir. Laiklik ise bünyesinde çoğulculuğu da barındırır. Değişik inançların karşılıklı saygı temelinde var olmalarını sağlar. Ancak kültürel kimlik elbisesi altında cemaatlerin hak öznesi olmaları, ayrıcalıklar talep etmeleri laiklikle çelişir.

Din ve vicdan özgürlüğü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesinde 2 madde halinde düzenlenmiştir.

“Herkes düşünce ve vicdan özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini, inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.”

“Din veya inancını açıklama özgürlüğü ancak kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlığın veya ahlâkın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir.”

Bu madde dinsel olmayan inançları da kapsamaktadır. Kimse belirli bir dine bağlı olmaya zorlanamaz. 9. madde ayrıca hiçbir dine inanmama özgürlüğünü de içerir. Demokratik toplumlarda bütün grupların çıkarlarını uzlaştırmak ve herkesin inancına saygı gösterilmesini sağlamak amacıyla sınırlamalar getirmek gerekli olabilir.

Kişisel ve dinsel inançlar da 9. madde kapsamındadır. Ancak ibadet gibi, bir dinin genel kabul gören uygulamasını oluşturan davranışlar da inanç saikli ya da bu dini inançtan kaynaklanan her türlü davranışı kapsamına almaz

İşte bu nedenledir ki, laik devlette türban, kipa veya haç kamusal alanda giyilemez, taşınamaz, din ve inanç özgürlüğü kapsamında mütalaa edilemez.

AİHM’nin laiklik ve kamusal alanda türban giyilmesine ilişkin kararları ve içtihatları

Leyla Şahin ve Refah Partisi’nin kapatılması davalarında mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesinin ışığında davaları laik Türkiye Cumhuriyeti’nin lehine karara bağlamıştır. Alevi bir ailenin, çocuklarının zorunlu din dersine girmek zorunda bırakılması nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne açtığı dava ise başvurucunun lehine ve Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi kapsamında değerlendirilerek karara bağlanmıştır.

Buna göre; laiklik ilkesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dayandığı temel ilkelerden biridir ve hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı ve demokrasi ile uyum içindedir. Bu ilkeye saygı göstermeyen davranışlar dini açıklama özgürlüğü içinde kabul edilemez ve bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesinin kapsamı dışındadır. Çoğulculuk ve demokrasi diyalog ve uzlaşmayı gerektirdiğinden, demokratik bir toplumun ideal ve değerlerini korumak ve geliştirmek amacıyla bireylerin ya da birey gruplarının ödün vermeleri gerekebilir. Sözleşmede yer alan özgürlüklerin korunması söz konusu olduğunda, diğer bazı hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması gerekebilir. Hak ve özgürlükler arasındaki bu sürekli denge arayışı demokratik toplumun niteliğini oluşturur.

Anayasamızda da laiklik ilkesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi bağlamında düzenlemeler getirilmiş olup, işte bu nedenle üniversitelerde dinsel semboller giyilmesi yasağı laiklik ilkesinden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda çoğulculuk, başkalarının haklarına saygı ve özellikle kadın-erkek eşitliğinin öğretildiği bir kurumda ilgili makamların, bu kurumun laik özelliğini korumak istemesinin ve İslâmi başörtüsü de dahil olmak üzere (burada kastedilen İslâmi başörtüsü türban veya sıkmabaş dediğimiz başörtüsüdür) dinsel giysilerin bu değerlere aykırı düşmesi anlaşılır bir şeydir. Dinsel bir sembol olan ve kullananlar tarafından bir dinsel görev olarak algılanan başörtüsünün, takmayan insanlar üzerindeki etkinin de düşünülmesi gerekir. Burada söz konusu olan başkalarının hak ve özgürlüklerinin ve kamu düzeninin korunmasıdır. Türk Anayasası tarafından güvence altına alınan laiklik ilkesi, devletin belirli bir din ya da inançla ilgili bir tercih yapmasına izin vermez. Devletin tarafsız bir hakem olması gerekir.

Laiklik ilkesi ve Anayasa

Anayasamızın Başlangıç bölümünün 5. paragrafında; hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve milletiyle bölünmezliği esasının, Türk tarihi ve manevi değerlerinin Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğin karşısında koruma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya karıştırılamayacağı, değiştirilmesi teklif dahi edilemez nitelikteki 2. maddesinde; Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir.

8. maddesinin 4. paragrafına göre siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri; devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz, sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz ve suç işlenmesini teşvik edemez.

81 ve 103. maddeler milletvekillerinin ve Cumhurbaşkanının ne şekilde yemin edeceklerini düzenlemekte olup, bu düzenlemelerde laiklik kuvvetli olarak vurgulanmıştır.

Madde 24 ile din ve vicdan özgürlüğü düzenlenmiştir. Buna göre herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14’üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

136. madde ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak, milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getireceği vurgulanmıştır.

174. madde İnkılâp Kanunları’nın korunması amacıyla düzenlenmiş olup; bu kanunlar:

3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu; 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 6 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun; 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun; 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı kanunun 110’uncu maddesi hükmü; 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun; 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun; 26 Teşrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun; 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun’dur.

Bu yasalardan 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun 2. maddesi; “Türkiye’de kanuna tevkifan teşekkül etmiş ve edecek olan izcilik ve sporculuk gibi topluluklar ve cemiyet ve kulüb gibi heyetler ve mektebler mahsus kıyafet, alamet ve levazım taşımak istedikleri zaman yalnız nizamname veya talimatname ile muayyen tiplere uygun kıyafet, alamet ve levazım taşıyabilirler” hükmünü amirdir.

Yani Türkiye’de kanuna tevkifan teşekkül etmiş ve edecek izcilik, sporculuk gibi topluluklar ve emniyet ve kulüp gibi kıyafetler mektepler kıyafet, alamet ve levazımı nizamname veya talimatname ile taşıyabilmektedirler. Bunun haricinde kalan dinsel simgeler de dahil olmak üzere dinsel veya siyasi amaçlı hiçbir alamet ve simge taşınamaz.

Kısacası Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasamıza göre türban dinsel bir simgedir ve bu niteliği nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda laiklik ilkesi kaldığı sürece türbana özgürlük verilemez. Bu, Başbakan’ın söylediği gibi bir cümlelik değişiklik veya MHP’nin önerdiği Anayasa’nın 10. maddesinin değiştirilmesi suretiyle de mümkün değildir.

Anayasanın 10, 13, 42 nci maddelerinde AKP ve MHP'nin istediği değişiklikler yapılsa bile Anayasa'nın 8, 14, 81, 103, 136 ve 174.maddelerine, Anayasa Mahkemesi kararlarına ve içtihatlarına aykırılık teşkil edeceği gibi Türkiye'nin 1954 yılından beri taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi ve bu maddenin uygulamasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları ve içtihadına da aykırılık teşkil edecektir.

Sonuç olarak türbana özgürlük konusunda AKP ve işbirlikçileri Anayasa’daki laiklik ilkesini değiştiremediklerinden dolayı türbana özgürlük getirememekte ve çarşaflamaktadırlar.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe