| Bünyamin Aka |
Milli Mücadele’de Mustafa Kemal’in Milli Mücadeleye başlama kararlılığı İstanbul Hükümeti, Mondros Mütarekesi’ni imzaladıktan sonra, bütün ordu komutanlarına, mütareke şartlarına kesinlikle uyulmasını ve gelen işgal kuvvetlerine iyi davranılması gerektiğini bildirmiştir. Üstelik bununla da yetinilmemiş, halktan da aynı duyarlılık istenmiştir. Türk Milleti’nden, işgal güçlerine karşı saygı ve nezaket gösterilmesi istenerek koca bir milletin onuru yok edilmeye çalışılmıştır. Çünkü onlar da biliyorlar ki, onursuz bir milletin mücadele gücü olmaz. Ve bu şekilde, milleti onursuzlaştırarak, kendi onursuzluklarını gizlemek istemişlerdir. Bu durum padişah ve hükümetinin, nasıl bir ihanet içerisinde olduklarını ve Osmanlı Devleti’nin niye yok olduğunu oldukça iyi açıklamaktadır. Oysa Mustafa Kemal, padişah ve hükümetinin bu teslimiyetçiliğine karşıdır. Mondros maddelerin tehlikelerini anlatmaya çalışmış ama kendisini dinletememiştir. Bu şartlara uyamayacağını, buna karakterinin izin vermeyeceğini gerekçe göstererek görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır. Aslında Mustafa Kemal, İstanbul yönetiminin ihanet içerisinde olduğunu ve bu ihanet içerisindeki çeteyle artık hiçbir şey yapılamayacağını görmüş olması da istifasının başka nedenlerinden biridir. Mustafa Kemal bu durumu daha sonra Nutuk’ta şöyle açıklamaktadır: “Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaş’ta yenilmiş, Osmanlı ordusu her yerde zedelenmiş, koşulları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmış. Büyük savaşın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve ülkeyi Genel Savaş’a sürükleyenler, kendi yaşamlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmışlar. Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş, onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş. Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta.” Bugün güney bölgelerimizden gezi adı altında Suriye’nin başkenti Şam’a giderek, Vahdettin’in mezarını ziyaret edenlerin, Vahdettin’in niye orada yattığını iyi bilmeleri gerekir. Bu ziyaretleri basite indirgeyip, sadece bir Fatiha okuduk diyenler, Vahdettin ile aynı düşüncede örtüştüklerini unutmamalıdırlar. Mustafa Kemal’in öngörüsü ve Türk Milleti’ni sömürge yönetimine alıştırma planları Mustafa Kemal ileriyi gören bir komutandır. Mondros şartlarının tehlikesini bilmektedir. Zaten İstanbul Hükümeti ile birlikte, Milli Mücadele’nin yapılamayacağını da görmüştür. Bu durumu bildiği için daha Adana’dan ayrılmadan önce “Büyük savaş bitmiştir şimdi, küçük savaş başlayacaktır” diyerek, Birinci Dünya Savaşı’nın bitmiş olduğunu ve Anadolu’da Milli Mücadele’nin başlayacağının işaretini de vermiştir. Mustafa Kemal’in öngörüsü hemen kendisini göstermiştir. Adana’dan ayrılmasından dört ay gibi kısa bir süre sonra Çukurova önce İngilizler, sonra da Fransızlar tarafından işgal edildi. Başlangıçta halk işgale fazla tepki göstermedi. Çünkü padişah böyle istemişti. Böyle olmasını istediğine göre mutlaka bir bildiği vardı. Büyük devletler, üstün teknolojilerini getirerek, halkın refahını arttırabilirlerdi. Halka sürekli bu tür propagandalar yapılıyor, manda olabilmeyi şeref madalyası almak gibi görenler amaçlarına adım adım yaklaşıyordu. Gerçeğinde ise böyle bir olasılık hiç yoktu. Bu hayallerle Türk Milleti kandırılıyor, yok edilme süreci hızlı bir şekilde ilerliyordu. Zaten bu ümitlerin boş olduğu kısa zamanda ortaya çıktı. Emperyalizm denen o doymaz vahşi hayvan dişlerini gösterdi. İngilizler ve Fransızlar, Afrika ve Hindistan gibi sömürgelerinde uyguladıkları zulüm ve işkencenin çok daha kötüsünü Çukurova halkına uygulamaya başladılar. Üstelik bunu Afrika ve Hindistan gibi sömürgelerinden getirdikleri kölelerle yapıyorlardı. Üçüncü Dünya’nın mazlum milletlerini sömürgeleştirip bu sömürgeleri de kullanarak başka sömürgeler ve köleler elde ediyorlardı. Çukurova’da uygulanan ise tam bir trajediydi: İngilizlerin Almanlara karşı savaşacaksınız diye getirdiği, Hintli askerler, şaşkına dönmüşlerdi. Müslüman Türklerin arasındaydılar ve camilerde birlikte namaz kılıyorlardı. Fransızlar da İngilizlerden geri kalmıyorlardı. Onlar da Cezayir ve Senegal’den Müslüman askerler getiriyorlardı. İşte emperyalizm buydu. Bu olayın manda sevdalılarına ders olması gerekirdi. Ama olmadı. Bugün de, “Bizi sömürmeye gelenleri iyi karşılayın, küstürmeyin, kızdırmayın” denmiyor mu? Bugün ülkemizi yöneten zihniyetin, ABD ve AB’nin sadık uşağı olduğunu ve bu uşaklık madalyasını gurur duyarak boyunlarında taşıdıkları, bu madalyaları alabilmek için yarıştıkları gözükmüyor mu? Şu an ülkemizi yöneten Cumhurbaşkanı ve AKP hükümetinin yönetim anlayışına baktığımızda Vahdettin ve Damat Ferit’ten bir farkları var mı? Şunu hiç unutmamamız gerekir. Vahdettin ve Damat Ferit’in yönetimindeki Osmanlı yok oldu. Manda olmayı şeref sanan anlayış bilmelidir ki, sömürgeler sömürge kanunlarına göre yaşarlar. Hiçbir sömürgeci güç, sömürgesini geliştirmez. Sadece sömürdüğü toplum içerisinde, kendisine işbirlikçi bulur ve bunları biraz yemler. Ama bu işbirlikçiler, o sömürgenlerin her zaman birer uşağı olarak kalır. Bu işbirlikçi uşaklar, ne yazıktır ki, Türk halkına, bunu yaşatmaya çalıştılar. Aslında bu kafaların Türk Milleti’ni hiç tanımadıkları da böylece ortaya çıkmış oldu. Mustafa Kemal “Bağımsızlık benim karakterimdir” derken, aslında O, bunu sadece kendisi için değil, bütün Türk Milleti’nin karakterinin bağımsızlık olduğunu da söylemektedir. Türk Milleti’nden uşak yaratma düşüncesi, Türk Milleti’nin içine bir şekilde sızmış hinlerin başarabileceği bir iş değildir. Fakat bütün güçleriyle, hiç bıkmadan çalışmaktan da geri kalmayacaklardır. Çukurova’nın işgali ve sömürge yönetimi Sömürgen büyük devletler, çeşitli bahaneler uydurup gerçek planlarını uygulamaya koydular. Ve Anadolu’yu işgal etmeye başladılar. Sömürgeciler için doğal olarak Çukurova’nın başka bir anlamı vardı. General Allenbey kumandasındaki İngiliz Doğu Ordusu, Suriye, Çukurova, Antep, Maraş, Urfa ve Musul’u, 8 Kasım 1918’de İskenderun’u alarak Payas’a kadar geldi. 11 Aralık 1918’de Fransızlar Dörtyol’u işgal etti. Fransız işgal birlikleri içerisinde Ermeniler de vardı. 17 Aralık 1918’de Fransızlar, Mısır’da bulunan Doğu Lejyonu’na bağlı 1.500 kişiden oluşan bir askeri birliği Mersin’e çıkardılar. Bunların ancak 450’si Fransız, diğerleri ise Fransız üniforması giydirilmiş Ermenilerdi. Kafkasya’da Türklere karşı çarpışmış olan Antranik çetesinin Ermeni fedaileri ve silahlandırılmış Ermeni kamavorları, Çukurova’ya dolmaya başladılar. Fedailer ve komitecilerin arkasından sivil Ermeniler de Çukurova’ya akın etti. 100.000 Ermeni getirildi. Bunlardan 70 bini Adana’ya, geri kalanı da Kozan, Haçin, Osmaniye, Dörtyol, Haruniye, Ceyhan ve Kadiri’ye yerleştirildiler. Maraş, Urfa ve Antep bölgesine de 50.000 Ermeni yerleştirilmişti. Bir tek gayeleri vardı: Çukurova’da Bağımsız Ermeni Krallığı kurmak. Krallarının adını bile tespit etmişlerdi: Haçinli Çavdaryan Avadis. Fransızlardan cesaret ve destek alan Ermeniler, bu rüyalarını gerçekleştirebilmek için de silaha sarılmışlardı. Baskı, işkence, gasp hep bu nedenle yapılıyordu. Amaçları, bu bölgedeki Türkleri yok edip, uyduruk bir oylama yaparak, sandıktan çıkacak oylarla da bu bölgenin çoğunluğunu kendilerinin oluşturduğunu, sömürgeci ülkelere göstermekti. Fransızlar, Albay Bremond’u Adana’ya, Yüzbaşı Taillard’ı Kozan’a, Üsteğmen Suby’i Kadirli’ye, Arrikhi’yi Ceyhan’a, Yarbay Kostilliere’yi Tarsus’a ve Binbaşı Anfre’yi Mersin’e askeri yönetici olarak atadılar. Bu il ve ilçelerde Türk valileri ve kaymakamları ise birer kukla durumuna getirilmişti. Zorunlu olarak göç ettirilen Ermeniler, eski köy ve kasabalarına tekrar dönmüştü. Şehir merkezlerinde Tesviyei Mesalih komisyonları kuruldu. Bu komisyonlar, iki yalancı tanık bulunduğu takdirde, talep edilen evin, arsanın, bağın Ermenilere verilmesine ve daha da ileri giderek eskiden satmış oldukları mallarının dört beş yıllık kira bedelinin ödenmesine karar veriyordu. Fransız sömürge yönetimi, komisyonun bu kararlarını zor kullanarak uyguluyordu. Para cezalarının tahsili için Türklerin bütün mal varlığını sattırıyor, ödeyemeyenleri hapse attırıyordu. Bu kararlara karşı gelenler kurşuna diziliyor ve cesetleri fırınlarda yakılıyordu. Çukurova’da ilk direniş ve ilk kurşun Kamavorlardan oluşan Fransız üniformalı Ermenilere “intikam alayı” diyorlardı. Türkler hava karardıktan sonra evlerinden dışarı çıkamaz olmuşlardı. Çünkü, intikam alayları dedikleri bu Ermeniler, karanlıkta yakaladıkları Türkleri öldürüyorlar ve cesetleri ortalık yerde bırakıyorlardı. Bu duruma katlanamayarak karşı koymaya çalışan, Özerli Köyü muhtarı ve iki arkadaşı elleri bağlı olarak Fransız komutanının kapısı önünde süngülenerek şehit edildi. Bu cinayetten sonra Dörtyol’un güneyindeki Karakese Köyü’ne saldırdılar. Buradaki halk, kendilerini savunmak için Özerli Köyü’ne ve Dörtyol’a giden yolları barikatlarla kapattılar. Saldırıya geçen Fransız ordusuna karşı direnmeye başladılar. Fransızlar, saldırıya geçtiklerinde herhangi bir direnişle karşılaşacaklarını tahmin etmemişlerdi. Bu direniş karşısında şok yaşadılar. 15 kayıp vererek geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu direnişte Kara Hasan çetesinin de katkısı büyük olmuştur. 19 Aralık 1918’de gerçekleşen bu olay, Çukurova bölgesinde ve hatta bütün Türkiye genelinde düşmana karşı ilk silahlı direnişin başlangıcıdır. Fransızlara karşı yapılan bu direniş, işgal güçlerinin yenilmez olmadığını göstermiş ve Milli Mücadele’nin de kıvılcımı olmuştur. Ayrıca bu olay, Çukurova halkının mücadele ruhunu da güçlendirmiştir. Kara Hasan Paşa Kara Hasan sıradan bir vatandaştır. Dört kardeştirler. Fransız işgalinden sonra cesaret bulan Ermenilerin yaptıklarına çok kızmaktadırlar. Bazen kendi aralarında dağa çıkıp bunlarla mücadele etme fikrini de tartışırlar. Bir gün Ermeni askerler, Türk çiftçilere ateş ederek eğlenirken, Kara Hasan’ın kardeşi Mustafa, bu olayı içine sindiremez. İki Ermeni askerini döverek kaçar. Ermeni askerler Mustafa’yı takip eder ve yakalayıp öldürürler. Kara Hasan, kardeşi Mustafa’yı öldüren üç Ermeni askerini takip edip öldürür ve dağa çıkar. Daha sonra yanına birçok katılım gerçekleşir ve güçlü bir birlik haline gelir. Kara Hasan Çetesi diye bilinir. Bu birlik, Fransız ve Ermenilerin korkulu rüyası olur. Birliğin başı olmasından dolayı, bölgenin en yaşlı ve sözü dinlenen kişileri; Kara Hasan’a, “Hasan Paşa” adını uygun görmüşlerdir. Kara Hasan Paşa adıyla ün salmış ve Milli Mücadele’ye çok büyük katkıları olmuştur. Kara Hasan sıradan bir vatandaş durumundayken Kara Hasan Paşa olmuştur. Bu olayı gerçek Atatürkçülerin iyi anlaması gerekmektedir. Vatanı ve onuru için emperyalizme karşı savaş verenleri Türk Milleti hep bağrına basmış, saygı göstermiş ve hiç unutmamıştır. Onları kimsenin çıkamayacağı yükseklere çıkarmıştır. Oysa, Osmanlı’nın o adı büyük paşaları ne olmuştur? Nerededirler? Hangi isimlerle anılmaktadırlar? Eğer adının yaldızlı harflerle, bu milletin yüreğine, beyninin en ücra köşesindeki hücresine kadar yazılmasını istiyorsan, vatan ve bağımsızlığın söz konusu olduğunda her şeyi bir tarafa bırakıp mücadeleye katılmak zorundasın. Yoksa gerisi, Mustafa Kemal’in söylemi ile teferruattır. Fransız komutasındaki Ermeniler Türk halkına baskıyı her gün biraz daha arttırmaktadır. Bu baskılara katlanamayan bazı Türkler kenti terk etmek işin şehrin dışına çıkarlar. Ermeniler bunların yolunu keser ve bir çiftliğe götürürler. Erkekleri ve kadınları ayrı bölmelere girdirip hepsini burada katlederler. Bunu duyan masum halk kendilerinin de aynı durumla karşı karşıya kalacaklarını düşünerek Toros Dağları’na doğru kaçmaya başlarlar. Bu olaya halk arasında “kaçkaç” ismi verilmiştir. Mustafa Kemal o günlerde Sivas’tadır ve bu olaya çok büyük tepki gösterir. Zamanın Fransız komutanı General Gouraud nezdinde olayı protesto eder. Katliamı yapan Ermeniler olmasına rağmen onları suçlar. Gerçek suçlu hiç kuşkusuz Ermenileri cesaretlendiren Fransızlardır. Çukurova’da Milli Mücadele için örgütlenme çalışmaları Çukurova’nın İstanbul’daki aydın fikirli insanları bu felaketin geleceğini düşünerek,1918 yılının Kasım ayında İstanbul’da Kilikya Müdafai Hukuk Cemiyeti’ni kurdular. Senato Başkanı Rifat Menemencioğlu’nu başkanlığa getirdiler. Dışişleri eski Bakanı Nabi Menemencioğlu, Bayındırlık eski Bakanı Ali Münif Yeğenağa, Halep Milletvekili Ali Cenani, sefirlerden Rüstem Bey kurucu üyeler idiler. Ancak cemiyet büyük bir etkinlik gösteremedi ve bunların bir kısmı Malta Adası’na sürüldüler. Adana’da ise Suphi Paşa (Ramazanoğlu), Ferid Cemal Güven, Dıblanzade Mehmet Fuat, Turhan Cemal Beriker, Hulusi Akdağ, Kemal ve Ziya Akverdi, Hasan Ataş ve Tarsus’tan Necmettin ve Şadi Eliyeşil ve Muvaffak Uygur gibi zamanın aydın gençleri önce Şammatzade Vehbi Bey’in evinde, yerleri belli olunca da Tevfik Kadri Bey’in Tepebağ’daki evinde gizli toplantılar yapmaya başladılar. Ermeniler gizli toplantılar yapıldığını Fransız sömürge yönetimine ihbar ettiler. Tevfik Kadri Bey’in evine baskın yapıldı. Silah taşıdığı ve yönetim aleyhinde gizli toplantılar yapıldığı bahanesi ile Tevfik Kadri Bey yakalanarak üstü açık bir kamyonete bindirildi. Köprübaşı’nda (şimdiki Çiftçi Birliği’nin bulunduğu yerde) elleri kolları bağlanarak sırtı soyuldu, bir ağaca bağlandı ve tel saçaklı kırbaçla kendinden geçinceye kadar dövüldü. Tevfik Kadri Bey’in sırtı çizgi çizgi yarılmıştı ve kanlar akıyordu. Bu olay milli direnişin daha da güçlenmesine neden oldu. Artık yorgunluk, bitkinlik, açlık ve susuzluk önemli değildi. Türk Milleti için artık padişahın öğütleri hiçbir anlam taşımıyordu. Padişahtan bir ümit olmadığına göre halk başka bir güce ümit bağlamalıydı. İşte o ümidin kaynağı Mustafa Kemal oldu ve Türk Milleti’nin gözü kulağı Sivas’a çevrildi.
|