28.01.2008/Sayı:171
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Hüseyin Adıgüzel

Türkçem! Benim ses bayrağım!

Türkçeyi doğru kullanıyor muyuz?

Dünya üzerinde Birleşmiş Milletler’e kayıtlı iki yüz kadar devletin varlığından söz ederler. Dolayısıyla iki yüz milletten ve iki yüz dilden... Bilim adamları, dünya insanlarının irili ufaklı üç yüzden fazla dille anlaştıklarını, ancak bunların dörtte biri kadarı bir dille sanat, edebiyat ve bilimsel çalışma yapıldığını söylerler. Ve beş büyük dilin dünya hakimiyeti için mücadele ettiğini eklerler. İngilizce, Fransızca, Arapça, Rusça ve Türkçe... Bunları neye dayanarak söylediklerini pek merak etmiyorum. Dayandıkları sağlam gerekçeler vardır elbette... Dilin eskiliği, insanlık kültürüne, sanatına, bilimine, medeniyetine katkıları, yaygınlığı, sağlam temele oturup oturmadığı gibi ölçüleri kullandıklarını zannediyorum.

Benim burada üzerinde durmak istediğim esas sorun, dünyanın en büyük beş dilinden biri olarak bilim adamlarınca da kanıtlanmış Türkçenin, yani bizim dilimizin, güzelliğini, büyüklüğünü, kullanım kolaylığını, anlatım genişliğini acaba biz biliyor muyuz? Daha doğrusu biz Türkçeyi biliyor ve doğru kullanıyor muyuz? Yoksa, Tanzimat’tan beri getirdiğimiz aşağılık kompleksi içerisinde kalıp dilimizi de yok farz ederek yabancı dillere mi yöneliyoruz?

Cumhuriyetimiz seksen beş yaşına girdi. Seksen beş yıl devletlerin ve milletlerin yaşamında uzun bir zaman dilimi sayılmaz. Fakat fertler için bir yaşam süresidir bu seksen beş yıl... Bu süre içerisinde dilimizi, yani benliğimizi, milli kimliğimizi korumak ve geliştirmek adına neler yapılmış? Bu zaman diliminden Atatürk dilimini çıkarırsanız hiçbir şey yapılmadığını, hatta dilimizin doğal süreci içerisinde gelişmesine dahi menfi müdahaleler yapıldığını kolayca söyleyebiliriz. Yani öyle şeyler yapılmıştır ki, dilimiz kendi doğal mecrası içinde bile gelişememiştir.

Cumhuriyetimizin kurucusu ve milletimizin kurtarıcısı Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’in ilk yıllarında dilimiz üzerine yaptığı çalışmalara şöyle bir bakıvermek, geriye kalan yetmiş yılda hiçbir şey yapılmadığını anlamak için yeterlidir. O dönem içerisinde Türk Dilini Tetkik Cemiyeti’nin kurulması, “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyasının devlet tarafından desteklenmesi, dil çalışmalarına bizzat Atatürk’ün katılması, bu çalışmaları yürütenlerin devlet tarafından desteklenmesi, Osmanlıcadan Türkçeye çok kısa bir zaman içinde geçilmesinin önemli nedenlerinden biridir. Osmanlıcadan Türkçeye geçiş sürecinin kısalığı Atatürk’ün dil politikası ile yakından ilgilidir. Bu politika sayesinde, yapma bir dil olan Osmanlıca tasfiye edilmiş, milletimiz ana diline yeniden geçmiştir.

O tarihlerden bu yana, dilimiz belki Doğu etkisinden kurtarılmış, ama bilerek ve isteyerek Batı etkisine açık hale getirilmiştir. Çünkü Atatürk’ün ölümünden hemen sonra, bütün alanlarda terk edilen milli politikanın, dil hususunda da terk edilmemesi mümkün değildi ve öyle yapıldı. Çok sıkı kültürel temas içerisinde bulunduğumuz Batı medeniyeti, siyasi, ekonomik ve sosyal çevresi oldukça geniş olarak toplumumuzu her alanda etkiledi. Edebiyatımızın ve dilimizin bu etkilenmeden ayrı kaldığını düşünmemiz olası değildir. Açılan pencereden girmeye başlayan anlayış ve anlatım farklılıkları, daha sonra, devletin yüzünü tamamen Batıya çevirmesiyle ilkokullara kadar indi. Toplumun tüm kesimi bu akımdan yeteri kadar etkilendi.

Yabancı dilde eğitim bir hastalıktır

Bugün Türkçeyi, kendi ana dilini bilmeyen analar, babalar; çocuklarını yabancı dil öğrenmeleri için teşvik etmeye ve yabancı dille eğitim yapan okullara sokmaya çalışıyorlarsa, bu durum etkilenmenin boyutu hakkında bir fikir verebilir zannedersem. Gittikçe artan bir hızla, bünyemizi sarmaya başlayan yabancı dille eğitim hastalığı, büyük bir tehlikenin kapımızın önünde olduğunun en büyük kanıtıdır. Bu hastalığa kapılanların büyük çoğunluğu, kendi ana dillerini öğrendikleri yabancı dil gibi konuşuyor, cümleleri o dilin gramerine uygun kuruyor. Çok kısa bir zaman sonra Türkçe konuşanın kalmayacağı gün gibi ortada iken önlem alması gerekenler, bu işi teşvik ediyorlarsa, bu işin içinde bir iş var demektir.

Bu iş nedir? Bu iş, yaygın bir şekilde yabancı dille eğitim yapılarak Türkçeyi tarihten silmek ya da çok küçük bir çevrede konuşulan basit bir dil haline getirmek isteğidir. Peki neden yapılmaktadır? Bunu yapmaya çalışanlar, dilin toplumların hayatındaki önemini çok iyi biliyorlar, dilin millet demek olduğunun farkındalar. Türk Milleti’ni tarihten silme planının bir parçası olarak dili kullanıyorlar. Tarihe şöyle bir bakıvermek, bu konu üzerinde bu kadar hassasiyetle çalışmalarının gerçek nedenini açık olarak görmek için yeterlidir. İhtiyar tarihin tozlu rafları, dillerini kaybettikleri için asimile olarak yok olan kavimlerin cesetleri ile doludur. Bu tarihi bir olgudur ve yanılırsanız bundan kaçış yoktur.

Dili olmayan toplum varlığını sürdüremez

Millet kültürün bileşkesidir. Dil, tarih, örf ve adetler, yaşamı anlayış ve uygulayış tarzı kültürü, dolayısıyla insan topluluklarını millet yapma işlevini yerine getirir. Millet kültürel bir bütündür. Dil, milleti millet yapan en önemli kültür elemanlardan biridir. Kendi dili olmayan toplumların bir kültür dairesi oluşturmaları ve millet olarak varlıklarını sürdürmeleri mümkün değildir. Var olan bir dili yitirmek, millet varlığının yitirilmesi, hatta o insanların tamamen asimile edilmesi demektir. Bulgar Türkleri, Kumanlar, Türgişler, son zamanlarda Haitililer bu söylediklerimizin kanıtlarıdır.

Eğitimi yabancı dille yapmak demek, bilim yapmamak demektir. Çünkü milletler, binlerce, yüzlerce yıldan beri oluşturdukları kültürel değerlerle kavramlaştırılmış sembolleri dilleri ile yani o sembollere verilen adlarla tanırlar, akılları ile idrak ederler ve beyninde anlam verdiği bilgileri, dilleri ile söylerler, anlatırlar. Bu dil ana dildir. Bu dil binlerce yılın süzgecinden geçerek gelmiş, sanatçılar ve dil bilimcileri tarafından olgunlaştırılmış, geliştirilmiş, anlaması ve anlatması kolay olan ana dildir. Yabancı dille eğitim görenler, kendi kültürünün getirdiği değerler sistemini algılayamazlar, toplumun değer yargıları ile kendi değerlendirmeleri arasında ilişki kuramazlar, kendi insanları gibi düşünemezler. Çünkü, dil düşünmedir. Dil ile beyin arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Olgular, nesneler önce gözle görülür, göz algıladıklarını beyine gönderir, beynin emri ile dil konuşur, algıladıklarını anlatır. Yabancı dille eğitim yapanlar, kendi ana dillerini yeteri kadar bilmedikleri için, yargı ve sentez yaparak neden-sonuç ilişkisini kuramazlar; kurabilseler bile, istenildiği şekilde anlatamazlar. Çünkü beynin algıladığı, o insanın kültürel varlıklarından biri olan dille anlatılacaktır. Beynin emri, bilinmediği için dil tarafından yerine getirilemez. Yabancı dille eğitim gören kişi, kendi kültürel değerlerini iyi bilmediği için o algılanan nesnelerin, olguların kavramlarını bilemez ve ne kadar düşünürse düşünsün ifade edemez. Bu çok önemli bir iştir. Kendi kültürel değerlerini bilmeyen kişiler, doğal olarak ifade edebildikleri kültüre yönelir. Kendi kültüründen, dilinden, tarihinden, sanatından, geleneklerinden utanır hale gelir, kendi toplumuna yabancılaşır! Bir nesil işte böyle yitirilir.

Yabancı dil eğitimi bunun için yaygınlaştırılmaya, anaokullarına kadar indirilmeye çalışılıyor. Yabancı dil eğitimi, sömürge eğitimidir. Emperyalistler, bir ülkeyi silah zoru ile de işgal etseler dahi, ilk el attıkları konu her zaman ve her yerde eğitim işi olmuştur. 1800’lü yılların başına kadar tek bir Türkistan ve Türk Milleti vardı. 1865 yılında Ruslar Taşkent’i işgal ederek Türkistan’ın işgalini tamamladılar. O günden bugüne geçen yüz altmış sene içerisinde, iki Türkistan ve iki Türkistan üzerinde dört Türk devleti ortaya çıktı. Yani Türkistan dörde bölünerek parçalandı. Bu parçalanmanın en önemli nedenlerinden birisi, Rusların ana dili üzerine oynadıkları oyunlardı. Hepsi Türkistan Türkçesi konuşan halklar, Rusların sistemli çalışmaları ile Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler ve Türkmenler olarak dört ayrı halk olarak tanıtıldı ve dört ayrı lehçe ortaya çıkarıldı. Bunlara öyle alfabeler yapıldı ki, önce yazı dili, sonra konuşma dili ayrıştırıldı. Dün birbiri ile her zeminde kendi ana dilleri ile anlaşan Türkmen Türk’ü ile Özbek, Kırgız, Kazak Türk’ü anlaşamaz hale getirildi. Ve Türkistan parçalandı.

Rusların yaptığı ilk iş Rusça eğitim veren üniversite açmak oldu

Çuvaşistan küçük ve Moskova’ya çok yakın bir Türk ülkesidir. Rusların işgal ettikleri ve yerleştikleri ilk Türk toprağıdır. Çuvaş Devlet Üniversitesi profesörlerinden Atner Huzangay, “Çuvaşistan’a giren Rusların ilk yaptığı iş, Rusça eğitim veren pedagoji üniversitesi açmak olmuştur. Rusça öğretmenleri yetiştirerek Rusçayı yaygınlaştırdılar. Neredeyse, Çuvaşların tümü ana dillerini unutuyorlardı. Bu ise Çuvaş halkının asimile edilmesi sonucunu getirecekti” diyor. Çuvaşistan 1551 yılında işgal edilmişti. Yani Ruslar, dilin insan toplulukları üzerindeki etkisini ta o yıllardan iyi biliyorlardı.

Bugün Afrika ülkelerinin birçoğunda resmi devlet dili ya İngilizcedir ya da Fransızca... Çünkü onlar uzun yıllar sömürge olarak yaşamak zorunda bırakıldılar. Hâlâ o sömürge anlayışını, güçlü bir dile sahip olmadıkları için söküp atamadılar. Sovyetler Birliği yıkılır yıkılmaz, bağımsızlıklarına kavuşan diğer cumhuriyetlerin ilk işi ana dillerini devlet dili haline getirmek olmuştur ve Rusçayı kaldırıp bir kenara atmışlardır. Bütün eğitim kurumlarında eğitim dili Rusça iken, şu anda hepsinde kendi ana dilleri eğitim dili olmuştur. Dünya üzerinde kendi ana dilinden başka dille, hem kendi ülkesinde, hem de dış ülkelere giderek okul açan tek ülke herhalde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Başka bir örnek gösteremezsiniz. Herkes Mersin’e giderken biz neden tersine gidiyoruz? Bizim çok akıllı(!) yöneticilerimiz bu işi herkesten iyi mi biliyorlar?

1947 yılından itibaren Türkiye’de yabancı dille eğitim yapılmaktadır. 1953 yılına kadar sadece yabancıların açtığı okullarda yapılan bu eğitim, o tarihten itibaren Milli Eğitim Bakanlığı tarafından TED Koleji’nde deneme olarak başlatılmış ve kısa bir zaman içerisinde Anadolu Liseleri faciası ile bütün yurt sathına yayılmıştır. Artan ilginin gün geçtikçe yoğunlaşması, özel okul sahiplerini de harekete geçirmiş ve onlar da bu kervana katılmışlardır. Bugün yabancı dille eğitim yapılmayan tek bir tane özel okul gösteremezsiniz.

Osmanlı döneminde 1869 yılında çıkarılan “Maarif Nizamnamesi” ile yabancılara özel okul açma izni verilmiş, o tarihten 1915 yılına kadar yabancılar tarafından bin yedi yüz yirmi dört (1724) tane yabancı dille eğitim yapan okul açılmıştır. ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya, Rusya, Bulgaristan başta olmak üzere Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler de bu tip okullar açmışlardır. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra imzalanan Lozan Antlaşması ile bu okullar kapatılmış ve milli eğitim hamlesi başlatılmıştır. Atatürk’ün erken ölümü bu hamlenin tam olarak yerleşmesine olanak tanımamış ve yabancılar 1947 yılından itibaren yeniden ülkemizde okullar açmaya başlamışlardır. Bugün artık ipin ucu kaçmış, yabancıların okul açmasına gerek kalmamış, benim Milli Eğitim Bakanlığım ve özel okulların patronları yabancı dille eğitimi anaokullarına kadar indirmişlerdir.

Yurtiçinde ve yurtdışında yabancı dille okul açan en büyük kurum Fethullah cemaatidir. Bu cemaat aldıkları emir gereğince misyonunu en iyi şekilde yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Televizyonlarında bol bol okullarının reklamı yapılmakta, Rus çocuklarına bile Ulusal Marşımızı söylettikleri için gururlanmaktadırlar. Bilmemeleri mümkün değil... Rus çocuğu değil, dünyanın her hangi bir milletinin çocukları da Ulusal Marşımızı şiir olarak ezberleyebilir, söyleyebilir. Bu, kupkuru bir söylemedir. O marşın vermek istediği ruhu, heyecanı, şuuru söyleyenin hissetmesi esastır. Acaba o çocuklar bunları anlayabilir mi? Anlamaları, hissedebilmeleri bilimsel olarak mümkün değildir. O zaman söylenen o marşın herhangi bir söz yığınından ne farkı kalır? Yaptıkları iş sadece aldıkları emri yerine getirmekten ibaret olan bu cemaat, Türk Milleti’ne değil, ekmeğini yiyip suyunu içtikleri Türk devletine değil, sadece yabancılara hizmet etmektedir. Türk ülkelerinde Anglo-Sakson kültürünü yaymaktan başka bir iş görmemektedirler. Ha bir de Türkçeyi yok etmekten. Konu dışına gitmemek için bu cemaatin okulları hakkında söyleyeceklerimizi burada bitiriyorum. Çünkü bundan ötesi ayrı bir yazı konusudur ve inşallah yakın bir zamanda bunu da yazacağız!

Burada bir çelişkiye de değinmek istiyorum. Yabancı dil öğrenmek başka bir şey, yabancı dille eğitim yapmak başka bir şeydir. Bu farkı iyi anlamak gerekir. “Eğitim bir ulusu ya toptan yok eder, ya da istikbalini yükseklere kaldırır.” Yabancı dille eğitim bir ulusu bütünüyle yok etmenin en akılcı yollarından biridir. Bu yüzden her Türk’ün en önemli görevlerinden biri, yabancı dille eğitime karşı çıkmaktır.

Türkçem! Benim ses bayrağımdır. Türklerin, ben Türk’üm diyenlerin ses bayrağını yükseklere kaldırmak, hiç olmazsa dalgalandığı yerde tutmak hepimizin en başat görevidir. Öyle ise Türkçe konuşmalı ve yazmalıyız. Türkçe konuşmayanı uyarmalı ve Türkçe konuşmasını sağlamalıyız. Türkçeyi güzel kullanmalıyız. Sözcüklerin her zaman Türkçe olanını seçmeliyiz. Dilimize girmiş Doğu ya da Batı kökenli sözcüklerin yerine Türkçelerini kullanmalıyız. Türkçe, bizim varlığımızın en önemli kanıtıdır. Bu kanıtı yok etmek isteyenlerle mücadele etmeliyiz!

Dil düşünmedir, dil milletin en önemli kültürel varlığıdır, dil millettir!


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe