21.01.2008/Sayı:170
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Umut Yalım

Kitap (3)

Merhaba Sağdıç, nasılsın ve nerede kalmıştık. Biliyorum, başladık bu konuşmaya ancak sonunu bir türlü getiremedik. Buna, Ali Emiri Efendi’nin hastalığı ve keyifsizliği etkili oldu. Şöyle güzel bir masa kuramadık o günden beri. Kadehler tokuşmadı. Taksimler konuşmadı. Neyse, Ali Emiri Efendi aramıza döndü de, konuşmaya başlayabiliriz artık. Velhasıl, konuşmamız gerek.

Sağdıç Bey’ciğim, hastalığım esnasında, epey düşündüm. Bu Osmanlı, bu Nizam-ı Alem neden böyle birden battı. Vardığım şu: Ya hiç dinlememekten, ya da çok dinlemekten birilerini. İsterseniz, biz de aynı hataya düşmeyelim. Konuşmamız sırasında, Hamdi çocuğa söz hakkı tanıyalım. En isabetlisi bu olacaktır. Nerede kalmıştık, Sağdıç Bey?

“Sizin o metruk hanede ilk Hamdi’iyle tanışmanız ve Hamdi’nin sürekli bir biçim kendini anlatmaya çalışması, o bugün bile kim olduğunu bilmediğiniz adama karşı...”

Evet, Sağdıç Bey. Benim de hatrıma geldi şimdi. O an’a dönüyorum yine. Adam, Hamdi’yi haşlıyor. Hekim Rüstem Bey daimi bir vaziyette çocuğun başında. Makbule Hanım hadiseleri anlamaya çalışıyor. Ziya Bey sırılsıklam. Kitap birden sankiyse hadiseden müstakil, masanın üzresinde sükunlu bir vaziyette bekliyor. Ben de, sankiyse 5 ayrı gözüm var imiş gibi, her hadiseyi ayrı ayrı seyrediyorum. Adam, Hamdi’yi haşlamaya devam ediyor. Hamdi ise kendini izah gayretinde:

“Abi, hani izah şansı verecektin bana? Ali Emiri Efendi de iyileşti bak!”

“Zevzek zevzek konuşma, nereden çıkardın Ali Emiri Efendi’nin hastalığını?”

“Abi, hasta değildi de, neden biz böyle birkaç haftadır aynı vaziyette duruyor ve ben derdimi bir türlü anlatamıyorum sana; izahımdan önce, sen izah etsene bunu, ha niye?”

“Alırım lan ayağımın altına!!! Anlatacaksan anlat. Kafayı tulumba ettin zati, hadi anlat. Anlatsana, bak hala duruyor yerinde!!!”

“Anlatıyorum Abi...”

“Anlat, anlat. Neden buralara kadar tek başına geldin buralara, elinde kitap. Ya seni depikleyen ben değil, İngiliz olaydı, n’apcaktın ha? N’apcaktın?”

“Abi.... Anlatacağım ya işte. Anlatıyorum.”

“Tamam, tamam. Anlat bakalım.”

“Ali Emiri Efendi, siz Makbule Hanım’ı yollamıştınız ya...”

“Evet.”

“Takip ettim. Nereye gittiğini anladığımda da, kafasına indirdim tokmağı.”

“İyi haltettin”

“Özür dilerim, Makbule Hanım. Ancak kimdir, nedir, ne işiniz vardır kitapla; bilemedim. Affedin beni, Makbule Hanım.”

“Tamam, tamam. Affettim seni, Hamdi.”

“Sağolun, Makbule Hanım. Neyse, nerede kalmıştım? He, Makbule Hanım’ın vurdum kafasına ve taşıdım kapısına kadar. Kuytuya çekildim. Bekledim, kimdir ve nedir diye. Bunları derken tam, siz: Ali Emiri Efendi ve Ziya Bey’ler kapıyı açtınız. Sizi, sahaftan hemen tanıdım ancak Ziya Bey’i çıkaramadım birden. Sahafa dönüş yolunda bunu düşündüm uzun uzun. Tam sahafa geldim. Koltuğum altından çıkardım kitabı. Yerine koydum ve bir mecbuada gördüğüm bir resim geldi aklıma o an ve o resim: Büyük münevver, büyük Türkçü Ziya Bey’in resmiydi. Elim, ayağım tutmadı bir an. ‘Başkaları almadan, hemen size getirmeliyim’ diye düşündüm. Kimselere çaktırmadan, yine kitabı koltuğumun altına saklayarak, geldim kapınıza. Tam çalacaktım ki ancak, Abim depiği indirdi ense köküme...”

“Aferim be o zaman, Hamdi!!!”

“Yabana gitmesin dedim, Abim”

“İyi yapmışın, iyi yapmışın.”

“Sağolun, Ziya Bey.”

Konuşmalar böyle sürerken, Sağdıç Bey’ciğim, kitap hala bir heykel sükununda masa üzre duruyor idi. Bütün hadiseler kitap etrafında cereyan etse de, kitap bir an için, aklımızdan gitmişti. Hekim Rüstem Bey, Hamdi’nin kafasına bir daha baktı: ‘Geçmiş olsun Hamdi’ dedi, ‘Artık ayaklanabilirsin...’; Hamdi kalktı ayağa. Odada birkaç kere döndü, durdu. Adam da, hafif bir mahçubiyet içresinde, Hamdi’ye bakıyordu durmadan. Hamdi de zaten, birkaç dakika içresinde oturdu koltuğa. Artık sıhatine epey kavuşmuştu. Ziya Bey çenesiyle oynadıktan sonra, doğruldu yerinden, ancak o an kapı çalındı. Herkesler bir telaşa kapıldı: Adam ve Hamdi hariç. Ancak Adam nerede idi, Sağdıç Bey? Bir baktık ki yine ortalarda yok. Kapı bir daha çalındı ve akabinde bir ‘Aaah!!!’ sesi. Bir de açtık ki kapıyı: Biri yine uzanmış yere yüzükoyun ve arkasında bizim Adam. Adam: ‘Taşıyalım içeriye’ dedi ve biz de hemencecik taşıdık içreye. Ziya Bey, bir çevirdiki adamın yüzünü; bu: Köprülü Fuat Bey. Ziya Bey bir ‘Aman!!!’ çekti. Bizim Adam dudağını ısırdı. Hamdi muzip bir tebessüm attı. Makbule Hanım gözlerini açtı; Ben de bütün bunları yine 5 göz olup, seyrettim. Hekim Rüstem Bey, yine lazım olan müdahaleyi yaptı. Adam yüzü kızarık bir biçim Köprülü Fuat Bey’in gözlerini açmasını bekliyordu. Hamdi: ‘Beni anladık da, bu Bey’den ne istedin, Abi?’ dedi, Adam da, Hamdi’nin enseye ‘Sus ulen’ gibisinden bir şaplak attı. Şaplağın sesinden midir, nedir? Köprülü bir anda gözlerini açtı. Açar açmaz gözlerini, gözleri Ziya Bey’i aradı ve buldu. Ziya Bey de tam ‘Kitap...’ diyecekken, Köprülü lafa atıldı ve ‘Ziya Bey, Istanbul kaynıyor’ dedi. Ziya bey de:

“Nasıl yani, Fuat Bey?”

“Etrafta kan gövdeyi götürüyor. Sizleri uyarmak için geldim.”

“Ben de kitabı duydunuz da, geldiniz sanmıştım, Fuat Bey?”

“Ne kitabı? Ali Emiri Efendi’nin evine misafir olduğunuzu duyunca geldim. Arz ettiğim gibi, sizi ve arkadaşlarınızı uyarmak için.”

Bu ara da, yine kapı çaldı, Sağdıç Bey. Hemen gözlerim bizim adamı aradı ve tahmin ettiğim üzre yine ortalıkta yoktu. Kapı bir daha çalındı ve yine o tanıdık: ‘Aaah!!!’ sesi. Yalnız bu defa daha farklı bir ‘Aaah!!!’ sesi. Kapıyı açtık. Yine birisi boylu boyunca yatıyor yerde ve arkasında bizim Adam; yüzünde ‘Ulen bu defa doğru adamı haklamış olayım’ ifadesi. Divana taşıdık adamı. Bir de ne görelim: Elinde bir tabanca. Hekim Rüstem Bey’den bir iki tokat ve adamın kendisine gelişi. Kendine gelir gelmez de, ecnebice sayıklaması. Ecnebice sayıklayınca, bizim Adam’ın yüzünde bir ‘Ooooh!’ güleri açtı. Ecnebi adam yavaş yavaş kendine geldi ve gelir gelmez de ürktü. Tepesinde hiddetli gözlerle bakan 7 şahıs. Hemen İngilizce- Türkçe yalvarmaya başladı. ‘Zaten kapı çalınınca, casus olduğunu hemen anladıydım gavurun’ dedi bizim Adam. Der demez de, güldü Hami ve bir şaplak daha yedi ensesine. Bu şaplağı görünce, ecnebi bin beter korktu. Ecnebi korktukça, bülbül misali Türkçe konuşmaya başlıyordu. En sonunda da, bizler kadar temiz bir lisana kavuştu. Ancak korkusundan yine de eveliyor- geveliyordu. Makbule Hanım bizim ecnebi casusa şöyle iyiden iyiye baktıktan sonra, bana dönerek: ‘Ali Emiri Efendi, bu bey benim hala kızının hizmetlisi olarak çalıştığı: Ali Ekber Efendi’ dedi. ‘Ne saçmalıyorsun, Makbule Hanım? Adam görmüyor musun, düpedüz İngiliz!’ dedim ben de. Sonra da bizim Adam:

“Adın ne lan senin?”

“Bilmiyorum”

“Nasıl bilmezsin ulen!!! İnsan kendi adını unutur mu?”

“Başıma vurduğun da, hafızamı kaybettim herhalde....”

“Şimdi başka yerden de vururum, o yerini de kaybedersin. Çabul konuş ulen!!! Kimin, kimler için çalışıyorsun?”

“Yahu, kimin için çalıştığı var mı? İngilizler için çalışıyor herif.”

“Öyle de Ziya Bey, yine de bu tür sualleri sormak icap eder. Söyle bakalım kimin için çalışıyorsun?”

“Bilmiyorum, unuttum.”

“Ali Emiri Efendi, beni şunla, şu odada bir dakika yalnız bırakın, doğduğu an dahi hatrına gelir deyyuzun!!!”

“Luzüm değil, lüzum değil.”

“Ne yapalım peki Ali Emiri Efendi’ciğim?”

“Düşünüyorum Fuat Bey.”

“Bence benim hala kızını getirelim ve hakikat ortaya çıksın.”

“Bu ara da, hadiseler buraya doğru cereyan ediyordu. Ayaklanma buraya kadar ulaşır. Belki de 1 saate kadar...”

“Merak buyurmayınız, Fuat Bey. Ali Emiri Efendi bir şeyler düşünür şimdi.”

“Tamam, Ziya Bey.”

“Tamamdır. Şimdi Hamdi, sen kitabı yine koltuğunun altına al. Biz de, madem hadiseler buralara doğru cereyan ediyor, Makbule Hanım’ın söylediğine uyalım ve İngiliz hazretlerinin (!) yahut nam-ı diğer Ali Ekber Efendi’nin evine gidelim. Biz giderken de, sen Hamdi, en iyi yaptığın işi yaparak, bizi takip eder ve eve gelirsin. Hem böyle bize bir şey olsa da, kitaba bir şey olmaz. Sen onu can pahasına muhafaza edersin zaten. Ne dersiniz, beyler?”

“Tamamdır”

“O vakit, düş önümüze Makbule Hanım, götür bizi götüreceğimiz yere.”

“Peki, bu herifi ne yapacağız? Bağırır, çağırır...”

“Sen daha iyi bilirsin susturmasını, değil mi?”

Cidden de biliyordu, Sağdıç Bey. Bunu der demez, yine indirdi bir depik ecnebinin ense köküne. Ecnebi de hemen bayıldı. Aldık biz bunu yanımıza, kolaltlarından tutarak yürütüyoruz. Makbule Hanım önde, Hamdi arkada. Bu ara da, arkamızdan büyük uğultular var. Köprülü Fuat Bey’in söylediğinden daha ciddi olayların cereyan ettiği bir vaka. Bakalım başımıza neler gelecek idi? Anlatırken dahi heyecanlandım. Neyse, biz yürümeye devam ediyoruz. Bir gözümde arkamda. Hem Hamdi de, hem de hadiselerde. Yanlış hatırlamıyorsam, bir 30-40 dakika kadar yürüyoruz. Bizim yaşlardaki kişiler için zor ancak insanın içresinde bir fikir, bir iman olunca, hiçbir şeyler etkilemiyor insanı. Eve vardık. Makbule Hanım kapıyı çaldı ve söylediği üzre hala kızı Aliye Hanım açtı kapıyı. Bir sarıldılar, bir öpüştüler. Sormayınız, Sağdıç Bey. Sankiyse, asırlardır görmemişler birbirlerini. Bu kadınlar? Bu kadar cefa içresinde, sefayı nasıl da düşünürler? Bu da onların huyu. İyi mi, şer mi? Bunu tarih gösterecek. Neyse, iki hanım uzun uzun öpüşüp, koklaştıktan sonra Aliye Hanım bizi içreye buyur etti ve buyur eder etmez de, bir ‘Aman!!!’ patlatıverdi:

“Makbule, n’oldu Ali Ekber Efendi’ye?”

“Yahu kız... Ne Ali Ekber Efendi’si!! Bu herif, az daha bizi vuracaktı. İngiliz’in herifi...”

“Ne İngiliz’i yahu? Kırk yıllık Ali Ekber Efendi bu ya!!!”

“Ayılırken görürsün Aliye, hangi Ali’ymiş bu Ali.”

“Demek iş yine bana düştü.”

“Size düştü Rüstem Bey.”

“İş size düşerken, biz de biraz istirahate çekilelim de, şu sedire oturalım.”

“Tabi, tabi buyrunuz, Efendim.”

“Yahu nerede kaldı bu çocuk?”

“Gelir, Ziya Bey’ciğim, gelir O. Merak buyurma sen.”

“Öyle diyorsun da, sende de endişeli gözler var.”

“Bu devirde kimde yok ki, Fuat Bey?”

“Siz de haklısınız”

“Bir şeyler alır mısınız?”

“Bana bir bardak su, lütfen.”

“Ben de alayım.”

“Ben de.”

“Hemen getiriyorum, Efendi’m.”

“Ben de sana yardım edeyim, Aliye’ciğim”

“Ne yardımı yahu? Altı üstü su.”

“Olsun, olsun. Son havadisleri alırım bu ara da”

“Ah! Ne kadın yahu, iş- güç ‘havadis’”

“Fuat Bey, son gidişat ne halde acaba?”

“Siz çıkarken hadiseler nasıldı.”

“Sormayın. Sanırım, İttihak ve Terakki’ye karşı, Abdülhamit tarafından çıkarılan bir ayaklanma. Daha bilinmiyor tam olarak.”

“Bence, Selanik’deki 3. Ordu yola çıkmalı hemen. bastırsa bastırsa onlar bastırır...”

“Kimler, Ziya Bey?”

“3. Ordu’daki bütün komutanlar. Özellikle de, Mirliva Mahmut Şevket Paşa ve Selanik Redif Fırka Kurmay Başkanı: Mustafa Kemal...”

“Nereden çıktı, nereden biliyorsun, Ziya Bey?”

“Buraya gelmeden önce, Selanik’de olduğumu biliyorsunuz, Fuat Bey. Bu orduyu gözlerimle gördüm. Hakikatli bir vücudu var ve civanmert kurmaylar.”

“Öyle mi?”

“Öyle. Yalnız bir sorun var. Bu ordu, 1 haftadan önce Istanbul’a varamaz.”

“Varamazsa, ne yaparız, Ziya Bey?”

“Bilmiyorum. Bilmiyorum.”

“Siz ne diyorsunuz, Ali Emiri Efendi?”

Ne mi diyordum, Sağdıç Bey; ne mi diyordum? Diyarbekir’de doğdum. Ömrümün 30 yılı bu devlete hizmetle geçti. Memuriyetlerim sırasında, Selanik, Adana, Leskovik, Kırşehir, Trablusşam, Elazığ, Erzurum, Yanya, İşkodra, Halep ve Yemen’i 30 yılda katettim. Tam dünyanın en güzel şehrine gelmiştim ki, Osmanlı harap oldu, bitap düştü. Şu an camda, yanan ve bağıran bir şehir. İşte bunları diyor idim içremden ve kendi kendime. Ancak, içremden de olsa, dediklerimi o kadar yüksek demiş olacağım ki; Ziya bey:

“Üzülmeyin, geçer. Bu millet neleri geçti. Üzülmeyin, geçer. Yeter ki, bizler geçmeyelim. Yeter ki, bizler...”

“Doğru buyurdunuz, Ziya Bey.”

“Yahu bu çocuk nerede kaldı? Rüstem Bey’ciğim, kendine gelemedi mi bu yahu?”

“Daha gelemedi Fuat Bey. Birazdan gelir.”

“Yahu bir de bu Aliye Hanım nerede kaldı? Alt tarafı 3 su getirecek. Kahve değil, bir şey değil.”

“Makbule Hanım’la konuşmaya dalmışlardır, Fuat Bey; kızmayınız.”

“Yok, kızma değil ancak...”

“Sularınız da geldiiiiiii”

“Hele şükür kızım.”

“Af buyrunuz, Efendi’m. Konuşmaya dalmışız.”

“Önemli değil.”

“Aliye Hanım, Makbule Hanım nerede?”

“İçerde efendim. Biraz uzanıyor.”

“Nereden çıktı şimdi bu uzanma? Çağırınız, gelsin lüften!”

“Biraz uzansın. Ne çıkar ki?”

“Olur mu, Ziya Bey? Ya birden gitmemiz icap etse?”

“O da doğru ya...”

“Peki o hafiye arkadışınız nerede?”

“Bilemiyorum, Fuat Bey. O’nun ne zaman olup, ne zaman olmadığını cidden bilmiyorum.”

“Hala da yok Hamdi”

“Gelir, Fuat Bey. Gelir.”

“Beyler, ‘hastamız’ da kendine geliyor.”

“Geliyor mu? Aman, Ali Ekber Efendi’ciğim, aman, aman, aman! Başınıza neler de geldi? Neler de oldu?”

Tam gözlerini açmış bir şeyler diyecekken şaşkın bakışlarla İngiliz, kapı çaldı. Hem de çok sert bir biçim, Sağdıç Bey. Çalıyor da, çalıyor. Gözlerimizle, İngiliz’e ses çıkarma, Aliye Hanım’a da, sakın kapıyı açma diyoruz. Ancak, çalıyor da, çalıyor. Ben, kapının arkasına geçtim. Ziya Bey de benim yanıma geldi. Fuat ve Rüstem Bey’ler de, Aliye Hanım’ı alıp içerki odalara gittiler. Bizim Adam ve Hamdi hala piyasada yok. Vaziyetimiz bu idi, Sağdıç Bey. Kapıya bir kez daha vuruldu ve artık dayanamadılar ki vuranlar; kapıyı bir güzel kırdılar. Kırar kırmaz da, bizim ecnebiyi görüp, bir bağırdılar. Ecnebiye söz hakkı tanımadan, tam adamlara girişecektik ki Ziye Bey ile, birden Hamdi belirdi kapı eşiğinde ve belinden çektiği bıçakla ikisini de hakladı o an. Artık önümüzde yatanların ve kafasını birkaç kere yardığımızın İngiliz casusları oldukların şüphelerimiz kalmamış idi. Ecnebi, bütün hızıyla korkuyordu bizden. Yerde yatanların ‘Ah!’ seslerini duyar duymaz, Fuat ve Rüstem Bey’lerde yanımıza katıldılar. Aliye Hanım da geldi. Hamdi kapıyı yerine koydu ve kolunun altından kitabı çıkardı yeniden. Hamdi kitabı ortadaki masaya koydu. Hepimiz Aliye Hanım’dan yine sular istedik. Bir de ip. Hamdi: ‘Bende var’ dedi ve çıkarttı ipi. Ecnebiyi bağladık. Ağzına da bir mendik doladık. Tam artık kitaba bakalım der iken:

“Kaldırın ellerinizi!!!”

“Aliye Hanım?”

“Ama siz?”

“Nasıl?”

“Ali Emiri Efendi, bizi kandırdılar...”

“ ‘Kaldırın ellerinizi’ dedim; duyamadınız mı?”

“Ama neden?”

“Neden mi?”

“Evet, neden?”

“Çünkü Biritanya İmparatorluğu’nun bakiyesi ve Türk Devleti’nin çöküşü için.”

“Nasıl bir Türk bunu yapar?”

“Bir Türk yapmaz elbet. Ben, İngiliz’im. Adım, Emili.”

“Emili mi? Nasıl olur? Makbule Hanım bize...”

“Eeeee, ne olmuş? Beni eğitip, buraya getirenler O’na öyle dediler. O da kandı.”

“Ne zaman geldin ki buraya?”

“11 yaşında. Beni köyünden gelen hala kızı sandı”

“11 mi? Daha çocukken... Hayret?”

“Hayret değil mi? İşte casusluk böyle olur, Ali Emiri Efendi. Çocuktan. Bu yüzden Dünya’yı biz yönetiyoruz, değil mi?”

“Ne yazık ki.”

“Şimdi şunun bir ağzını çözelim.”

“Aferin, Emili. Şimdi beni çöz ve silahı bana ver...”

“Bence sana iyi kefen olur o ipler.”

“Ne demek bu, Emili?”

“İşi başaramadın Aleks. Talimata göre, cezan infaz. Hem dediğim gibi, iyi kefen olur o ipler. Zaten ne demiş Türkler: ‘Asılacaksan İngiliz sicimiyle...’ değil mi?”

“Yanıldın, Emili. O sicimler, Türk malı.”

“Neler oluyor? Aaaah!!!”

İşte Sağdıç Bey... Bizim Adam yine çıktılar sahneye ve tabanca kabzasıyla bu sefer, indirdi Emili’yi yere. Sonra da: ‘Asıl senin cezan infaz kahbe!’ diyerek, sıktı 3 kurşunu kadının kafasına. Emili doğdu, Aliye olarak öldü; kayıtlara göre... Sonra da Aleks’e dönerek: ‘Seni öldürmüyorum deyyuz. Öldürmüyorum ki, ölüm hep ensende olsun.’ dedi. Biz de kitabı alarak hemen çıktık dışarı. Çıktık ki, birden geri döndü bizim adam ve yine 3 el silah sesi; dan, dan ve dan. Aleks’in yüzünde rahatlamış bir ölüm tebessümü.

“Makbule Hanım’a ne oldu?”

Emili- Aliye O’nu, büyük ihtimal, biz ilk su istediğimizde öldürmüş idi. Bir daha göremedim O’nu. Öylece bırakıp gittk. Ruhu şad olsun. Neyse... Kitabı aldı yine Hamdi koltuk altına. Etraf hırla ve gür. Ateşler ve kanlar. Tarihe geçen 31 Mart Hadisesi idi bu yaşanan. Bu barut ve kan dumanında, Hamdi önde biz arkada gidiyoruz. ‘Nereye?’ sorularına, ‘Bildiğim emniyetli bir mekana...’ diye cevap vererekten, bizi, beni bayılttığı o metruk eve getirdi. O barut ve kan dumanı epey ırağımızda kalmış idi. Hamdi, kitabı aldı. Metruk evin ortasına koydu. Ziya Bey, Ben, Fuat Bey, Rüstem Bey, Adam ve Hamdi kitabı açtık ve kitabı açar açmaz, sankiyse, binlerce Anka havalandı sayfalardan. Ziya ve Fuat Bey’ler sevinçten ağlamaya başladılar. Ben şaşkınlıktan dona kaldım. Bu o kitap idi. 1072’de yazılmış ve 13. yüzyıl’dan beri kayıp olan Türklüğün en mühim kitabı. Ziya Bey, kitabın sayfalarını zardan yapılmış gibi yavaş ve sükunet içresinde çeviyor, biz de her sayfalar .evrildiğinde yeniden doğuyor idi. Hamdi ne olduğunu anlamamıştı ancak bizim sevincimiz en çok O’nu mutlu etti. O’nu, yani asırlarca, nice yokluklara direnerek, kitabı bugünlere ve asıl sahibi olan Türk Milleti’ne geri vermek için 7 ceddi baş musalla gezen bu çocuğu memnun etti bu vaziyet. Bu huşu içresinde dalgalanırken biz, barut ve kan dumanı hal-i hazırda devam etmek de idi. Bizim Adam kapının başında, sankiyse Peygamber Efendi’mizin mukkades bir eşyasını bekler gibi nöbet tutuyordu. Zaten bu kitap, müjdelenen Türk Milleti’nin en mukaddes kitabı idi. Belkiyse, kapıda bir ordunun beklemesi en tabi şekliydi. Barut ve kan dumanı altı gün boyunca geçmek bilmedi. Etrafımızda hep bir boğazlanan insan sesleri. Kurşun tadları. Zar zor, bizim Adam sayesinde, ötedeki çeşmeden su alabiliyorduk. Yediğimiz de ot idi. Dışarı çıkamadık. Bu hengame içresinde kitaba zarar gelebilir idi. Velhasıl, bir Hicri 6, Miladi 19 Nisan günü, barut ve kan dumanı dağıldı. Yine de çıkamıyorduk. Sonra bizim Adam yine kayboldu ortadan. Kapıda sisler içresinde bir adam göründü. Yaklaştı bize ve yaklaştı daha. Gözlerimiz artık karanlık olmuştu. Tam seçemiyorduk geleni. Tam biraz aydınlanmıştı ki yüzü, bizim Adam yine depiği hazırlamıştı. O da tam indirecekken, Hamdi Bağırdı: ‘Abiiiiiiiiiiii! Dur, yapmaaaaaaaaaa!!! Bu o adam, bu o kolağası. Bu, Mustafa Kemal....’, bizim Adam şaşkınlıkla durdu ve yere yığıldı. Mustafa Kemal’in bacaklarına sarılarak ağlamaya başladı ve ‘Artık güvendeyiz’ dedi. Mustafa Kemal de: ‘Ben verdiğim sözü tutarım Hamdi, Manastırlı Hamdi. ‘Görüşeceğiz’dedim ve görüştük; işte bak!”. Hamdi de ağlamaya başlamış idi. Fuat, Rüstem ve Ziya Bey’ler hala şaşkındılar. Mustafa Kemal, Ziya Bey’i görünce sarıldı ve: ‘Halletmemiz uzun sürdü. Hareket Ordusu’yla ancak gelebildik Mahmut Şevket Paşa ile. Uzun sürdü ancak hallettik, Ziya Bey. Hallettik’ dedi. Ziya Bey ne söyleyeceğini şaşırmış idi. Tebrik mi etsin, kitabı mı desin? Önce tebriğini etti ardından:

“Mustafa Kemal Bey?”

“Buyrun, Ziya Bey.”

“Size çok önemli bir eser göstereceğim. Tarihlere sığmayan, tarih yazan, tarih yapan bir eser...”

“Buyrun, gösteriniz.”

“Ama bu...”

“Evet. Bu kitap, o kitap...”

“Evet, Ziya Bey. Evet. Bu kitap, o kitap. Ve bu kitap, yeni Türkiye’nin önsözü olacak. Türk, seciyesini işte bu kitapla hatırlayacak.”

“İşte böyle, Sağdıç Bey; işte böyle. Uzun bir macera.”

“Ama kitabın adını demediniz daha, Ali Emiri Efendi!”

“Daha demeye lüzum var mı, Sağdıç Bey?”

“Ben daha çıkartamadım, üzgünüm, Efendi’m”

“Daha bir çokları unuttu ya, haydi neyse...”

“Demiyecek misiniz?”

“Söyleyeceğim pek tabi.”

“Nedir o zaman bu kitap?”

“Bu kitap, Sağdıç Bey, bu kitap: DİVAN-I LÜGATİ’T TÜRK’dür!”

Yaaaa, Sağdıç... Koskoca anıtı bilemedin. Neyse, öğrenmiş oldun artık. Değerli zamanınızı ayırdığınız için, çok sağolun Ali Emiri Efendi. Daha fazla söze gerek yok zaten. Ne diyorduk? Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim, Sağdıç. Kolay ve rastgele. İyi yaşamlar, iyi akşamlar... Haydi hayırlısı...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe