| Ali Özsoy |
Atatürkçü
milliyetçi
sosyalist 24 Ocak 1993’ün üzerinden 15 yıl geçti. Kemalist Devrimin en önemli şehitlerinden biri olan Uğur Mumcu tam 15 yıl önce katledildi. Uğur Mumcu’yu katleden gerçek failler bunca yıla rağmen bulunamadı. Cezalandırılamadı. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’ni bugün yıkan ve parçalayan failler ortada. Hepimizin gözü önünde vatanımızı satıyorlar. Cumhuriyeti yıkıyorlar. Gizlileri saklıları yok. En tepedeler. Bu yüzden “Uğur Mumcu’nun hesabını soracağız, failleri bulacağız” diyenler bugün ortada yok. Çünkü bugün Türklüğü ve Türkiye’yi yok edenlerden hesap sorma mücadelesini ve iradesini gösteremeyenler, Uğur Mumcu’yu o gün yok edenlerden hesap soramaz. Düşünün bir kere, Amerikancı Rabıta’nın yarattığı sermaye gruplarının parasıyla “Cumhuriyet”çilik yapanlar, ırkçı-bölücülüğün kucağında “solculuk” yapanlar, ABD ve AKP’nin emri altında “Atatürkçülük” yapanlar artık gösteriş amacıyla bile olsa Uğur Mumcu’nun anısına sahip çıkabilir mi? Nitekim çıkmıyorlar da... Başka bir soru: Acaba Uğur Mumcu neden yok edildi? Veya O bugün yaşasaydı ülkemizi yok etmek isteyen ABD ve Kürt-İslamcı faşistlere karşı nasıl mücadele ederdi? Uğur Mumcu’nun hedef seçilmesi bu açıdan çok anlamlıdır. Onun şahsında bir gelenek ortadan kaldırılmak istendi. Amaç Kürt-İslam’ın önündeki taşları temizlemekti. Ulusal Sol’un bayrağını biz gençlere devretti Mustafa Kemal Atatürk’ten, Deniz Gezmiş’lere, Avcıoğlu’na teslim edilen bayrağı teslim almıştı Uğur Mumcu. Bir nevi bu çizginin temiz kalmış, halkın gözbebeği olarak 21. yüzyıla taşınan son fikirsel önderlerindendi. O’nun ortadan kalkmasıyla birlikte herkesin sorduğu soru onun gibi cesur ve devrimci bir mücadeleyi artık kimin verebileceğiydi. Gerçekten de 1993 ile 2000 yılları arasında Ulusal Sol gelenek bayraktarsız kaldı. TÜRKSOLU’nu kuran Atatürkçü devrimci gençlik tarihteki bu sapmaya son verdi. Ulusal Sol bayrağı yine Türk halkının saflarında yükseliyor. Halk pusulasız değil. Ama gelenekteki 7 yıllık kopuş bile emperyalistlere ve Kürt-İslamcılara büyük güç kattı. 1993’ten bugüne değişenlere bakalım. Uğur Mumcu’nun önceden gördüğü, halkı uyardığı her tehlike gerçekleşti. Bağımsız ve üniter Türkiye’nin, Türklüğün ve Atatürk’ün tüm düşmanlarının ipliğini pazara çıkarırdı. Şimdi hepsi iktidarda... Ve hepsinden önemlisi Uğur Mumcu gerçek kurtuluş yolunu, Atatürk Devrimciliğini her fırsatta ortaya koyardı. İkinci Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimciliği yeniden canlanmadan bastırılmalıydı. Emperyalistler ve kiralık katillerinin hedefi doğal olarak Uğur Mumcu’ydu. Çünkü O Atatürkçüydü, milliyetçiydi ve sosyalistti. O’nu katledenlerin ve bugün Türkiye’nin başına bela olanların da tüylerini diken diken eden buydu. İhanet planlarının ve katliamlarının nafile olduğunu TÜRKSOLU Geleneği geri dönerek gösterdi.
O Atatürkçüydü Uğur Mumcu her şeyden önce Atatürkçü’ydü. Atatürk onun için sadece Ulusal Önder değildi. Aynı zamanda çağımıza ışık tutan, emperyalizmi yıkacak yolu gösteren bir devrimciydi. Tüm mazlum ulusların önderiydi. Bu yüzden hem emperyalizmin uşağı gericilere hem de Atatürkçülüğü çarpıtarak yok etmek isteyen Batı uşağı sahte “Atatürkçülere” karşı hayatının her anında hiç taviz vermeden savaşım verdi. O’nun temsil ettiği gerçek Atatürkçülük, mücadeleci, antiemperyalist ve devrimci Atatürkçülüktü. Kuvayı Milliye’nin, Milli Mücadele’nin içinden doğan bu ideolojik gelenek tarihin en büyük devrimlerinden birini gerçekleştirmişti. Emperyalizme karşı ezilen ulusların ilk mevzisini açmıştı. Bu yüzden gerçek Atatürkçülük hep yok edilmek istendi. Amerikancı 12 Mart ve 12 Eylül faşizmine karşı gerçek Atatürkçülüğü savunan hep devrimciler oldu. Kimisi bu uğurda ipe gitti. Kimi Ziverbey Köşklerinde işkencelere direndi. Kimi de Uğur Mumcu gibi alnının akıyla, dönekleşmeden ve hatta daha da bilenerek ve bilinçlenerek faşizmin zindanlarından geçti. Uğur Mumcu bu yüzden sadece gericilerin değil, gardrop Atatürkçülerinin ve 12 Eylül sapkınlığının da baş düşmanıydı. Beyaz Saray’da peydahlanan 12 Eylül çocuklarının, ABD’nin deyimiyle “bizim oğlanların” iç yüzünü ortaya sermişti. Sivil veya değil, dinci veya “laik” hiç fark etmez. Kimisi Rabıta dolarlarıyla kimi Pentagon düşkünlüğüyle ABD’nin günah yatağına girmişti. Aralarında bir fark yoktu. O günkü adları Türk-İslam’dı. Bugün Türklük takıyyesini de bıraktılar. Apaçık Kürt-İslamcı kimlikleriyle ortadalar. O adeta Atatürkçülüğün turnusol kâğıdıydı. Devran döndükçe Atatürkçü uyanışın er ya da geç ortaya çıkacağı kesindi. Zamanında Amerikancı NATO “kurmaylarının” zulmettiği “sakıncalı piyade” yıllar sonra Harp Okulu’na davet edildi. O günlerde Soğuk Savaş yeni bitmişti. Irak’ın parçalanması ve ABD’nin Ortadoğu’ya girmesi, Türk Ordusu’nun tüm bünyesiyle karşısındaki gerçek düşmanı görmesine neden olmuştu. Güneydoğu’da şehit edilen her Türk erinin, her Türk subayının kanından PKK’ya açıkça destek olan ABD sorumluydu. Bu nasıl gizlenebilirdi? Sakıncalı Türk piyadesi, Atatürk’ün yeni kurmaylarının öğretmeni oluverdi birden. Harp Okulu’nda verdiği Atatürkçülük dersi bitince dakikalarca ayakta alkışlandı. Havanın Türk ulusundan yana döndüğünün en önemli ve en erken işaretiydi belki de bu. Atatürkçüler ve emperyalistler arasındaki tarihsel bir hesaplaşma anı yaşanıyordu. NATO süreci bitmekte, Atatürk süreci başlamaktaydı. Bu yüzden Uğur Mumcu katledildi. Çünkü O gerçek Atatürkçüydü ve yeniden kurulan Ordu-Millet birliğinin genç kuşakları için paha biçilmez bir öğretmendi. Uğur Mumcu sadece gerçek Atatürkçülüğün değil, gerçek milliyetçiliğin de temsilcisiydi. Mazlum ulus milliyetçiliğinin antiemperyalizmi ve devrimciliği şart kıldığını hep yinelerdi. Türk milliyetçiliği bu yüzden ancak Atatürkçü ve devrimci olmak zorundaydı. Uğur Mumcu doğal olarak, Atatürk’e rağmen ve Atatürk’e karşı ABD tarafından üretilen ne idüğü belirsiz sözde milliyetçi özde faşist akıma karşı amansız bir mücadele verdi. ABD’nin çizdiği “ülkü” için devrimci ve gerçek milliyetçi Türk gençlerinin kanına girenlerin, 1980’den sonra nasıl doğrudan CIA’nin kiralık katili, tetikçisi olarak Avrupa’da provokasyonlar düzenlediklerini ortaya çıkardı. Uğur Mumcu Türk vatanına göz diken her düşmanın karşısına dikilirdi. Gerçek bir Türk milliyetçisi olarak Kürt bölücülüğüne karşı son nefesine kadar savaştı. PKK’yı yaratan ve besleyen esas gücün ABD emperyalizmi ve kontrgerillası olduğunu yılmadan usanmadan ortaya koydu. Bölücü terörün arkasındaki Batılı devletlerin ve terörün finans kaynağı olan uyuşturucu baronlarının maskesini indirdi. Bugün herkesin yaşayarak gördüğünü Uğur Mumcu yıllar öncesinde uyarılarıyla gündeme getiriyor, insanları yükselen Kürt-İslam bölücülüğüne ve onu destekleyen emperyalizme karşı mücadeleye çağırıyordu. ABD’nin ilk Irak saldırısı sonucunda ortaya çıkan Kürt tehlikesini görmüştü. Sorunun emperyalizmin Türklükle hesaplaşması sorunu olduğunu biliyordu. Sevr yeniden gündemdeydi. Önce Irak’ın bölüneceğini ardından da sıranın Türkiye’ye geleceğini, bunu engellemenin tek yolunun Atatürkçü ve antiemperyalist bir mücadele olduğunu vurguladı. İstiklal Savaşı ve Atatürk dönemindeki Kürt-İslam ayaklanmalarını bir bir ele alıp, bölücülüğe karşı gerçek Atatürkçü çözümü yani yeniden Türk milliyetçiliğini egemen kılmayı gündeme getirdi. Bugün “Kürt sorunu” denen “emperyalizm ve bölücülük sorununun” ilk ve en doğru teşhisini O yapmıştı. Aradan yıllar geçti. 2008 yılında koskoca Türkiye’de “emperyalizm ve Kürt istilası sorununun” adını doğru koyan ve doğru Atatürkçü çözüm yöntemini öneren bir tek TÜRKSOLU var. Atatürk’ün milliyetçi çözümü neydi dillendiren başka kimse yok. 1993’te Uğur Mumcu bu yüzden susturuldu. Onun Kürt bölücülüğüne karşı mücadelesi emperyalistler açısından çok tehlikeliydi. Çünkü ortaya belgelerle koyduğu Atatürkçü çözüm yolu uygulanırsa bugün adına BOP denen yeni sömürgeci saldırı tamamen çökecekti. Uğur Mumcu, Atatürk’ün milliyetçi çözümünü 1990’lara taşıyordu. Emperyalistler ve bölücüler onu yok ederek bu çözümü unutturabileceklerini sanıyorlardı. Yanıldıkları yine ortaya çıktı. Bir Uğur Mumcu şehit edildi. Türk örgütlenmesi ve programı Milli Mücadele olarak vücut buldu. Atatürk milliyetçiliği örgütüne kavuştu. Emperyalistlerin ve bölücülerin karşısında artık yalnızca devrimci bir aydın değil, devrimci bir Türk örgütü var. O Sosyalistti Uğur Mumcu, Atatürkçü ve milliyetçi olmanın ilk koşulunun kapitalizme ve emperyalizme karşı olmaktan geçtiğini biliyordu. Aynı zamanda Türkiye’de sosyalist ol manın ilk koşulunun da Atatürkçü ve milliyetçi olmaktan geçtiğinin farkındaydı. O, kişiliği, düşünceleri ve mücadelesiyle adeta Ulusal Sol’un canlı bir manifestosu gibiydi. Savunduğu sosyalizm Türk Sosyalizmiydi. Tıpkı Mustafa Suphi’lerin, Sultan Galiyev’lerin, Deniz’lerin, Avcıoğlu’nunki gibi ulusa dayanan, ulusu savunan ve ulus için şart olan gerçek sosyalizm mücadelesini yürütüyordu. Sosyalizm O’nun için Kuvayı Milliye’nin, Atatürk devrimciliğinin, devletçiliğin, halkçılığın antiemperyalizmin en doğal ve çağdaş sonucuydu. Moskova, Pekin ve Avrupa damgalı komprador “sol” anlayışlara karşıydı. Bu tür sözde “radikal” ve dış kaynaklı akımların nasıl ulusun ve ulus devletin düşmanı olarak bizzat emperyalizmin oyuncağı olabileceğini gösteriyordu. Kürtçülük ve terörizm batağına saplanan “sol”un aslında sağcılık ve hatta faşizmden ibaret olduğunu vurguluyordu. Sömürgecilerin, Batıcıların kafasıyla değil, kendi kafasıyla düşünen bir Türk Sosyalistiydi. Enternasyonalist değildi. 20. yüzyılda ezilen dünyayı ayağa kaldıran her iyi sosyalist gibi milliyetçiydi. İyi bir sosyalist olduğu için bugün sermayenin oyuncağı olan sözde Atatürkçüler gibi kapıkulu değildi. Yıllarca emek verdiği gazetenin emperyalizme ve sermayeye teslim olduğunu gördüğü gün tek tabanca kalma pahasına oradan ayrıldı. Atatürkçü düzeni yıkanın, sermaye düzeni olduğunu bildiği için Batı kaynaklı kapitalizme hep karşıydı. Bu yüzden 12 Eylül “Atatürkçüleri”, mason “Atatürkçüleri”, TÜSİAD “Atatürkçüleri”, AB “Atatürkçüleri”, ABD “Atatürkçüleri” ondan nefret ederdi. Türk ulusunun içinden çıkan, Türk ulusu için mücadele eden ve bu uğurda şehit olan bir Türk sosyalistiydi. Bu yüzden halkına yabancı ve hatta halkına düşman, düşkünleşmiş, dönekleşmiş “solcu” ile Uğur Mumcu arasındaki farkı Türk halkı çok iyi anladı. Tıpkı Nazım Hikmet’e ve Deniz Gezmiş’e sahip çıktığı, kalbinin farklı bir köşesini açtığı gibi, emekçi Türk halkı Uğur Mumcu’yu başının tacı yaptı. O’nun şahsında Türk Sosyalizmine ve Türk Solu’na sahip çıktı. Cenazesine milyonlar aktı. Değil Türkiye’de belki de tüm dünyada bir devrimci için düzenlenmiş en kalabalık törendi. Millet hem sosyalist evladına sahip çıktı hem de gerçek solun yani Ulusal Sol’un Türkiye’deki büyük potansiyelini ortaya koydu. O’nu katledenler bu sol geleneği yok etmeyi amaçlıyorlardı. Yine yanıldılar. Bugün Uğur Mumcu çizgisinin gazetesi, programı ve örgütü var. Ne Deniz’in ne de Uğur’un gözü arkada kalmadı.
Katili ABD emperyalizmi ve PKK Uğur Mumcu, Kürt-İslam faşizmini gören ve karşısına dikilen ilk devrimciydi. Bu yüzden katilinin kim olduğunu bugün çok iyi biliyoruz. Uğur Mumcu’nun son yılları özellikle Kürt bölücülüğüne karşı mücadeleyle geçti. Büyük medyanın yansıttığı gibi kendisi sadece bir laiklik savaşçısı değildi. O ulusa ve Atatürk’ün ulus devletine düşman olan tüm akımlara karşı mücadele ediyordu. Ulus düşmanı ana iki akım ise 100 yıldır değişmiyordu: Gericilik ve Kürt bölücülüğü. Emperyalizmin bu ikisini yeniden tek bir akıma dönüştürdüğünü ilk gören O’ydu. Hedef Türk Ulusu, Devleti ve Ordusuydu. Kürt-İslam birliğini bizzat ismiyle birlikte anan ve bu millet düşmanı akımın arkasındaki ABD emperyalizmini açığa çıkaran oydu. Bu yüzden özellikle 1990’dan sonra ona en çok saldıranlar Kürtçüler ve gericilerdi. Özellikle Özgür Gündem, İkibine Doğru gibi yayınların hedef tahtasındaydı. O’nu derin devletin adamı olmakla suçluyorlardı. Oysa O Türklerin ve dolayısıyla Atatürk’ün Cumhuriyetinin adamıydı. Kendileri yabancı devletlerin ajanı olanlar bunu anlayamazdı. Son yazılarında PKK’yı ve Abdullah Öcalan’ı ABD’nin nasıl yarattığını, ABD güdümündeki kontrgerillanın bölücü terörü nasıl desteklediğini hatta örgütlediğini açığa çıkardı. 12 Mart ve 12 Eylül’de Abdullah Öcalan’ın nasıl korunduğunu, Türkiye’de her türlü sol muhalefete kan kusturan 12 Eylül faşizminin, bölücü terör örgütüne nasıl yol verdiğini halka belgeleriyle gösterdi. Uğur Mumcu’nun son çalışmaları PKK’nın ve bölücülüğün niçin bastırılamadığını çok net ortaya koyuyordu. Çünkü ihanet ve bölücülük zaten Amerikancı iktidarlarca yürütülüyordu. Bu çok önemli saptamalar bazı çevrelerce aşırı tehlikeli bulundu. PKK yayın organlarından Uğur Mumcu’ya yönelik yağdırılan tehditler her geçen gün artıyordu. ABD-PKK-Kontrgerilla bağlantılarını kitaplaştırmadan onu susturmaya karar verdiler. Uğur Mumcu’nun katliamını bizzat ABD kontrası yürüttü. Taşeron PKK idi. Her ikisiyle birlikte yürüyen devlete sızmış Kürt-İslamcı güçler gözcülüğü üstlendiler. Bugün aynı güçler ABD’nin İran için kurduğu Haçlı Ordusu’na yazılıyorlar. Kimisi Kürtçülük davası için, kimisi Sünni Şeriatçılığını bahane ederek. Türklere ise laiklik ve milliyetçilik oltası atılıyor. Uğur Mumcu’nun kendisi hem Kürtçülüğe, hem gericiliğe, hem de ağababaları ABD’ye karşı mücadeleden ibaretti. Eğer yaşasaydı Haçlı Ordusu’na karşı mazlumların antiemperyalist ordusunun başına bizzat kendisi geçerdi. Uğur Mumcu’nun katledilmesinin üzerinden 15 yıl geçti. Gerçekler apaçık ortada. Birileri hâlâ bulanık suda balık avlamaya ve aslında onun anısını kirletmeye çalışıyor. Molla katiller Kürt-İslamcı ve ABD uşağı. Ve ne yazık ki adresleri Ankara... Hesap sorma mercii de orası. Mücadele dükkânının kepenklerini hiç indirmedi Uğur Mumcu’nun hayatı ve şehadeti bile bizlere ve bugünlere çok büyük dersler verdi. İlk olarak tek kişi bile kalsa mücadeleyi asla bırakmamayı bize öğretti. İkinci olarak bir devrimcinin gücünün ve iradesinin sınırsızlığını gösterdi. Uğur Mumcu’nun hiçbir mevkisi yoktu. Hiçbir mal varlığı yoktu. Hiçbir yetkisi de yoktu. Tıpkı Erzurum’daki Mustafa Kemal gibi çıplak bir devrimci irade ve tavırdan ibaretti. Sadece bu tavır, bu irade ve bu yol göstericilik milyonları sokağa döktü. Atatürkçü, milliyetçi ve devrimci direniş potansiyelini ortaya çıkardı. Ama bugün mevki, yetki, mal-mülk sahibi olanlar ve bu mevkileri ve yetkilerini yitirmemek için hep taviz verenler, Türk milleti ve Atatürkçülük için tek bir tuğla örmüş müdür? Halkın gözündeki yerleri acaba nedir? Tek başına emperyalizme meydan okurken ölüme yürüyen Uğur Mumcu mu güçlü ve kalabalıktı, yoksa ABD ve AKP’nin emri altında Atatürkçülüğü (!) kendine yediren mevki ve “güç” sahipleri mi? Sizlerin mevki ve yetkileri halkın hiçbir işine yaramadı ve yaramayacak. Bari halka kendi rahatınızın faturasını çıkarmayın. Uğur Mumcu’dan hâlâ gerçek Atatürkçü olamayanlara son bir ders budur. En önemli mevzi halkın mevzisidir. En güçlü bomba da halkın bombasıdır. Uğur Mumcu halkın mevzisinde halk bombası olmayı seçti. Uğur Mumcu biz Milli Mücadelecilere de bir ders bıraktı: O, “mücadele dükkânının” kepenklerini hiç indirmedi. Bir günde, bir yenilgide beyaz bayrak çekenlerden olmadı. Yaşamı boyunca halkın hafızası ve vicdanı oldu. Uğur Mumcu’yu unutmak, hafızasından çıkarmak bizlerin değil, ancak 22 Temmuz “Atatürkçülerinin” vicdanına sığabilir. . Onun için bize düşen de teslimiyet değil mücadeledir.
|