| Yekta Güngör Özden |
Türkiye’mizin itildiği, içine sürüklendiği durumları izleyip söylemekten öte bir şey yapmayan yurttaşların ilgisizlik ve umursamazlığı yeni sorunların nedeni olmaktadır. Enflâsyon rakamlarının aldatıcılığına kanarak ekonominin iyiye gittiği sanısıyla sesini çıkarmayanlar, çıkarlarına dokunulmaması için sinenler, muhalefeti ağız dalaşı ya da öğrenci münazaraları gibi algılayıp lâf yarışına kalkışanlar iktidarın kusurlarının ve azgınlık-taşkınlığının sorumlularıdır. Bıktıran tutumlar, güven vermeyen oluşumlar, umut ve güven vermekten uzak örgüt girişimleri (özellikle siyasal alanda) iktidarı karşısında yurttaşların içine su serpecek bir belirti vermemektedir. Gençlik ve öğrenci kesimi de 1950-1960 döneminin etkin güçlerinden biri olmak niteliğini taşımamaktadır. Okuduğunu, dinlediğini anlamayan, çocukça alınganlıklara kapılan kimileri de iktidar karşısındaki duruşları, kimileri çıkar güdüleriyle tutuk ve donuk durumdadır. Kadrolaşma, partizanlık, kayırma, kendilerinden saymadıklarını ayırma için ellerinden geleni yapmayı beceri sayan insanlık ve hukukdışı davranışlar sürmektedir. İnat ve zıtlaşma Medeniyetler İttifakı Eşbaşkanı olarak İspanya’da bulunan günümüz Başbakanı RTE’ın sıkmabaş inadı, yargıyla zıtlaşması Anayasa dayatmasını yinelemekle kalmamış hukukdışı kimi görüş ve tutuma ilişkin belirtiler de vermiştir. Neresinden bakılırsa bakılsın çarpıtarak, saptırarak, yanıltarak sürdürülen konuşmaların gerçekte ciddiye alınacak bir yanı yoktur. Ne Anayasa ile, ne hukukla ne de gerçeklerle bağdaşmayan, kabalık ve ilkellik içeren çıkışlar kabadayılık göstergesidir. Bilim adamı sanını taşıyanlar bile Anayasa Mahkemesi’nin yorumlu red kararını “istemi red” olarak yansıtmakta, algılama bozukluklarını yadsımaktadır. Türkiye ile örnek olarak gösterilen ülkelerin ayırdında olmayan, geriliği ve kapanmayı özgürlük savunmasıyla gündeme getiren anlayışın düzeltilmesi olanaksızdır. Değişme savı tıpkı sıkmabaşı bireysellik, özgürlük, bağımsızlaşma, kişilik gelişmesi, uygarlaşma göstermeye çalışan eski faşist yapay yeni-sözde liberallerin görüşleri gibi temelsiz ve asılsızdır. ABD, İngiltere ve Fransa’da İslâm köktendinciliği, bunu savunup desteleyen, gerçekleştirmeye çalışan partiler, dernekler, vakıflar, bu doğrultuda terör olayları, şirketler var mı? Oralarda İslâm dininin-şeriatın iktidar olması hedefiyle bu yolda çabalar var mı? Devlet kurucusunu karalamak, cumhuriyetin ilkelerini yıkmak, özellikle lâikliği geçersiz kılmak, bunun için toplumun tüm kesimlerine sıkmabaşı yaygınlaştırmak isteyen bir yönetim anlayışı var mı? Oralarda köktendinci terör, ırkçı terör, dinci örgütlenme, kadrolaşma, partizanlık, bilim düşmanlığı, halifelik ve saltanat düşkünlüğü, din-inanç sömürüsü var mı? Devrimleri, ilkeleri geçersiz kılmaz, ilericilerle kavga, sıkmabaşlı olmayanları Müslüman saymama, lâikliği savunanları düşman görme aymazlığı var mı? Sıkmabaş bir akımın flaması-bayrağı gibi kullanılıyor mu? Siyasal bir simge sayılıyor mu? Oy için, iktidar bir araç mıdır? RTE’ın verdiği örnekler örnek sayılmaz. Hukuk devletinde dinsel ayrıcalık yerleşip kökleşemez. Devrim amaçlı düzenlemeler dışında sıkmabaş hukuksal düzenleme konusu olmaz. Anayasa’ya taşınamaz ve asla konulamaz. Gerçek demokrasilerde, gerçek hukuk devletlerinde kararların dayanağı olan ilkeler durdukça mahkeme yargılarını geçersiz kılacak düzenlemeler yapılamaz, önerilemez. Özellikle rejimi korumakla başlıca görevli iktidarlar rejim karşıtlığı yapmaz, korumakta örnek özen gösterir. Ama iktidarın amacı ve kavgası ne yazık ki rejimledir. Dinsel hiçbir gereği olmayan sıkmabaş sorununu yerel seçimler için malzeme olarak ele almışlardır. Bu nedenle Anayasa ile oynuyorlar. Taşeronları, işçileri, şakşakçıları alkışlıyor. Oysa girişim Anayasa’ya, Siyasal Partiler Yasası’na, Devrim Yasalarına, Türk Ceza Yasası’na aykırılıklar içermektedir. İşin aldatmaca-yanıltma, hukuku dışlama, yargıya saygı, Anayasa’ya bağlılık yanı ayrı. Milletvekili ve cumhurbaşkanı andlarını unutmasalar iyi. Bilimselliğe, uygarlığa, çağdaşlığa, inanç temizlik ve özgünlüğüne aykırı, inanç sömürüsü çabalarını herkesin kınaması, Türkiye’nin lâiklikle yaşadığı barışı, inanç mutluluğunu koruması gerekir. Bu nedenlerle bir kez daha yineleyelim: Beyni sarıkla ve sıkmabaşla örtülü olanlardan, akılla inancı ayıramayanlardan saltanat ve hilâfetçilerden, fetvacı ve fermancılardan, Atatürk’ün, bilimin, lâikliğin, Türkiye’mizin değerini bilmeyenlerden, tarikatçılardan hiçbir yarar beklenemez. Hoşgörünüz Söyleye yaza bıkkınlık uyandıran sıkmabaş konusunu Başbakanın gerçekdışı ve hattâ usdışı anlatımlarıyla yeniden gündeme getirmesi nedeniyle ele alarak kısaca değinmek zorunda kalmamızı lütfen hoşgörünüz. Toplumsal duyarlık ve tepki olmazsa biçimsel oluşumlar, oldubittiler karşısında kalmak tehlikesi giderek büyür. Nice iç ve dış sorun çözüm beklerken yarım metre bez için uğraşmak, kafanın içine önem vermemek günümüzün işi olmamalı. Lâiklik olmasa, inanç ayrılıklarını somutlaştıran simgeler kullanılırsa yükseköğretimdeki durumu düşünmek bile üzer. Lâiklik varken bunları yaşayabiliyoruz, bir de olmadığını, sözde ve kâğıt üzerinde kaldığını düşünelim. Atatürk’ü unutturmak, silmek ve yıkmak çabası kimbilir daha nelerle karşılaştıracak? Siyaset hukuka karşı çıkıp onu dışlayarak değil, ona uyup onun gereklerini yerine getirerek geçerlik kazanır. Demokrasi, çoğunluk diktasına dönüşürse direnme hakkı doğar. Kötülükler Diyarbakır kıyımını dağdan inenler gerçekleştirdi. Dağdan inenlerin dağla ilişkileri kopmuyor ki. Yeterince izlendikleri bile kuşkulu. Üç kuruşluk ceza için yargıya sataşan, sıfatıyla bağdaşmayan biçimde davranan Başbakanın düşündüğü açıklanan dağdan indirme önerileri önemle ele alınmadıkça yeni sorunlar yaşanır. Meclis’teki yandaşlarının konuşmaları, destekçilerinin bildiri ve tutumları ortada. PKK konusundaki sakıncalı sözleriyle gerginlik yaratıp tırmandıranlara anlayışla davranışın anlamı yoktur. Hizbullah, El Kaide çabaları da ibretle izlenmektedir. Gericilerin “Çalışan kadın aldatır” türü saçmalık ve safsatalarının artması boşuna değildir. İktidar güvencesi azgınlıkları artmaktadır. İçtikleri andı unutup “Ulus devlet aşılmalı” diyenlere karşı hoşgörü de, Türk Ceza Yasası’nın 301. maddesi değişikliği de birer ödündür. Yeni kitaplardan Anılarının bir bölümünü içeren “Pişman Değilim” adlı yapıtından sonra 104 mektuptan oluşan “Kendime Sürgün” adlı ikinci kitabıyla duygu coşkusu yaratarak düşündüren Şen Sahir Sılan’ı kutlayarak yeni eserinin okurlarımıza salık veriyorum. Hulki Cevizoğlu’nun “1919’un Şifresi” adlı uyarıcı, Türkiyemizin değerini her sayfasında bir kez daha vurgulayan belgeli yeni kitabını da okumak gereğine değiniyorum. Günümüz için aydınlatıcı özelliği var. Salık veririm.
|