| Gökhan Özbek |
İran mı oluyoruz?
Nereden çıktı bu PJAK? Türkiye aylardır Kuzey Irak’a operasyon yapılır mı, yapılmaz mı diye tartışırken 16 Aralık’ta başlayan Hava Operasyonuyla yeni bir sürece girmiştir. Fakat süreç bu operasyonla birlikte Türkiye aleyhine işlemeye başlamıştır. Oysa İran iki yılı aşkın süredir gerek kendi topraklarında gerekse Kuzey Irak’ta ayrılıkçı terör örgütlerine karşı en sert müdahaleleri hiçbir ülkenin istihbaratını kullanmadan gerçekleştirmiştir. Peki İran’ı bu kadar cesur kılan ve Türkiye’yi bu kadar aciz kılan gerçeklik ne? Aslına bakılırsa İran’ın cesaretinin başladığı nokta Türkiye’nin acizleştiren son noktadır. İran Kürt terörü ile mücadeleyi hangi zeminde, kiminle yapıyor? Türkiye mücadeleyi kime karşı konumluyor? Bu iki soru bugün içinde bulunulan durumun çıkmazlığını gösteren ve Türkiye’yi emperyalist kutba dahil eden cevapları barındırıyor. Birincisi İran PKK’nın uzantısı PJAK’la mücadele ederken doğrudan emperyalizme karşı vatan savunması hattında ve Türkiye’yi dahil ederek bir mücadele yolu seçmeye çalışıyor. İkincisi Türkiye PKK ile mücadele ederken ABD ile işbirliği yaparak mücadele hattını İran’a karşı konumluyor. Bu açıdan bakıldığında İran Türkiye’yi müttefikleştirmeye çalışırken, Türkiye İran’ı düşmanlaştırmaya çalışıyor. Bu tablonun çıkılmaz noktası ise gerek Türkiye’nin gerekse İran’ın PKK ve PJAK örgütlerine karşı mücadeleyi ortak zeminde vermeleri gereksinimi ki bu da Türkiye’nin yanlış tercihlerinden dolayı imkânsız gözüküyor. ABD Yeşil Kuşak Projesinden vazgeçip BOP çerçevesinde hareket etmeye başladığında tek ve öncül hedefi Türkiye-İran-Irak ve Suriye sınırları içerisinde Büyük Kürdistan’ı kurmaktı. Bunun için yıllardır ezilen ülkeleri birbirine düşman eden stratejisini bir ileri aşamaya taşıma kararı aldı. Türkiye 1984’den 1997 yılına PKK ile savaşırken, PKK’yı başta ABD olmak üzere İran ve Suriye desteklemişti. Hatta örgütün yönetsel faaliyetleri Suriye’den, eylemsel faaliyetleri İran’dan yapılır hale gelmişti. Bunun böyle olmasının en büyük nedeni ABD ezilen uluslar arasındaki çelişkileri artıracak politikaları Ortadoğu’da uygulamasıydı. Türkiye-İran arasında rejim farklılığı sorunu, Türkiye-Suriye arasında su sorunu, Irak-İran arasında Şattü-l Arap sorunu, Suriye-İran arasında Fars-Arap iktidarlığı sorununu kaşıyarak bu ülkeleri birbirine düşman eden hatta birbirleriyle yıllardır savaştıran emperyalizm bu bölgede istinasız bu üç ulusun aksine hep Kürtleri destekleyerek büyümesini sağladı. Ortadoğu’nun ezilen üç ulusu Araplar, Türkler ve Farslar emperyalizmin bu oyununa gelerek birbirlerine karşı kendilerini konumlamaktan çekinmeyerek kısa vadeli hedefler için başlarına daha büyük sorunlar aşmışlardır. Bugün İran’da faaliyet gösteren PJAK bunun en güzel örneğidir. İran 1974 yılında Irak’la olan yapay sınır sorunlarından dolayı Irak’ın yumuşak karnı olan Kürtlerle temas kurarak ilk hatasını yapmıştır. Barzani’nin partisi KDP’nin kuruluşuna tam destek olmuş, arkasından KDP’nin Irak’a karşı konumlanmasını sağlamış, İran-Irak savaşında Kürt aşiretlerini kışkırtarak Irak’ın üzerine salmış, yine savaşta Irak’tan kaçan Kürtleri kendi ülkesine alarak Kürtlerin İran içerisinde hareket etmesini sağlamıştır. Yine 1990’lardan itibaren Türkiye’ye karşı PKK’yı destekleyerek Kürtlerin İran’da siyasi taban yaratmasına olanak kılmıştır. Burada dikkat çeken bir başka gerçekte İran ve Türkiye’nin aynı anda KDP’ye destek olmasıdır. Yani Türkler Araplara karşı, Farslar Türklere karşı ve Araplarda Türkleri karşı hep Kürtleri desteklemesi başta PKK olmak üzere Barzani ve Talabani’nin güçlenmesini sağlamıştır. 1997 yılı sadece Türkiye için değil bütün Ortadoğu için milattır. 28 Şubat kararları Ortadoğu’da dengeleri ezilenler lehine altüst eden bir süreci doğurmuştur. Türkiye de ABD yanlısı şeriatçı iktidar devrilirken, ABD’ye rağmen PKK karşısında kararlı duruş örgütü önce Suriye’den çıkarmış, arkasından İran rejim farklılığı sorunlarında yeni mevzi kazınamayacağını anladığı için PKK’ya destek olmaktan vazgeçmiştir. Karadayı-Kıvrıkoğlu komutasındaki Türk Ordusu’nun ABD’ye rest çekmesi anlamına gelen 28 Şubat süreci sıradan bir rejim kaygısı taşıyan atak değil artık Ortadoğu’da yeşil kuşak projesinin iflas ettiğini ispatlayan karşı duruş anlamına gelmektedir. Bunun üzerine ABD, BOP’u devreye sokarak Kürtleri güçlendirmeye çalışmış ve PKK’yı sadece Türkiye’ye karşı değil İran ve Suriye’ye karşı bir terör örgütü şeklinde görevlendirmiştir. 1997 yılında PKK ve ABD’nin ortaklaşa kurdukları Özgür Yaşam Partisi (PJAK), İran’da faaliyet göstermeye başlamış daha sonra “Doğu Kürdistan Güçleri” (HRK) adlı sözde gerilla örgütüyle İran’a karşı silahlı mücadeleye başlamıştır. Örgütün kurucusu 2006’da İran ordusu tarafından öldürülen, Osman Öcalan’ın kayınpederi İsmail Socai’dir. Örgütün eylem ve örgütlenme stratejisi PKK ile birebir aynıdır. Zaten PKK’lı militanlar İran’da faaliyet göstermesiyle adı PJAK olmuştur. Örgütün temel stratejisi Türkiye’de PKK’nın, Irak’ta KDP ve KYP’nin başlattıkları bölme planını İran’da gerçekleştirmek ve bunları daha sonra Büyük Kürdistan adı altında birleştirmektir. PJAK kurulalı kısa bir süre olmasına rağmen İran’a karşı giriştiği mücadelede de 150’yi aşkın İran askerini öldürmüş, Yine Körfez Savaşı’nda İran’a sığınan Kürtler arasında örgütlenerek siyasi taban elde etmiştir. Zaten İran’ın Irak’la aynı hatayı tekrarlayarak yarı otonom Kürdistan eyaletini oluşturması bugün PJAK’ı uluslararası siyasi arenada KDP ile aynı konuma taşıyor. Bugün ABD’nin İran saldırısı öncesi PJAK’la temas halinde olduğunu itiraf etmesi, kendilerine biçilen ebedi işbirlikçilik rolünün en büyük göstergesidir. Ortadoğu’da taşlar yerine oturmaktadır. Kürtler işbirlikçidir. Fars-Arap-Türk ulusu ise kardeş ezilen uluslardır.
Kim kimin müttefiği olacak? Günümüze döndüğümüzde durum karmaşık gibi gözükse de tablo nettir. Türkiye PKK ile sınırlı şekilde ve ABD desteği ile mücadele ederek kendisini Pentagon’a bağladığı gibi Kuzey Irak’taki PKK varlığının PJAK’a kaymasını sağlamıştır. Daha da kötüsü ABD’ye diyet borcunu ödemek için İran saldırısında gerek ABD’nin gerekse PJAK’ın yanında hareket ederek İran’a karşı konumlanmasıdır. Peki bu ihtimalin gerçekleşmesi için Ortadoğu’da beklenen süreç nedir? Bu sorunun cevabı bir başka soruyla açıklamak daha yerinde olacak; Türkiye olası İran saldırısında nasıl kendini İran’a karşı konumlayacak? Burada plan üç aşamalı olarak işlemesi söz konusudur. Birincisi askeri, ikincisi siyasi ve üçüncüsü ise toplumsal aşama. Askeri olarak maalesef son süreçte Türkiye Pentagon stratejisinde hareket etmektedir. Karargah artık Ankara inisiyatifinden Washington inisiyatifine geçmiştir. Asker olası İran saldırısına istese de istemese de ABD’nin yanında tavır almaya hazırdır. Siyasi kanatta durum pek iç açıcı değildir. AKP iktidarı kuruluşundan itibaren ABD’nin iktidarı konumundadır. Daha da kötüsü AKP’ye muhalefet eden CHP ve MHP de çoktan ABD güdümüne girmiştir. Bu durumda siyasi arenada bütün köşe taşları tutulmuş iktidarından muhalefetine, STK’larından terör örgütlerine kadar hepsi ABD’nin yanında İran’a karşı tavır alacaktır. En son aşama ise toplumsal yapılanmaların İran’a karşı konumlanması. Durum bu açıdan bakıldığında biraz daha iyi görünüyor. Zira toplumsal yapı henüz İran karşıtı değil. Fakat toplumun İran karşıtı olması için yoğun bir propagandaya girişileceği şimdiden görünüyor. Peki Türkiye gerek siyasi, gerek askeri ve gerekse toplumsal yönden nasıl bir planla İran’a karşı kendini konumlayacak? Siyasi ve askeri alt yapının hazır olduğunu zaten tespit etmiş bulunuyoruz. Sadece bunları harekete geçirecek olaylar zincirinin doğması bekleniyor. Bu noktada Türkiye ile İran arasında çelişkiler doğuracak olgular tekrar masaya yatırılmış gözüküyor. Bugün Türkiye’de Atatürkçülere laiklik oltası atılarak İran’la çelişkiler derinleştirilmeye çalışılıyor. Ne de olsa İran Şeriatla yönetiliyor, baskı ve tehlike söz konusu. Ama aynı Atatürkçüler S. Arabistan’ı hiç mi hiç sorgulamıyor? Tabi konumuz Arabistan değil elbette ama bu sorunu bugün iki yönden Atatürkçülerin önüne servis ediliyor. Birinci yön İran tarafından kurulan ve 1998 yılında çökertilen Hizbullah terör örgütünün öne sürülmesi. İşin ilginç yanı 10 yıldır adından bile söz edilmeyen örgüte birden seri ve göstermelik operasyonlar düzenlenmesi ve MGK’ya Hizbullah tekrar canlanıyor diye rapor edilmesi Türkiye’nin yumuşak karnı laiklik konusundan İran karşıtı olmasını sağlayacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus bu örgütün tekrar canlanmasına yıllardır göz yuman emniyet teşkilatı yine hazırladığı ve kendi internet sitesinde İran destekli örgüt olarak belirtmesi ki bu oyunu bizzat AKP’nin oynadığını göstermektedir. İkinci yön ise İran’ın doğalgazı kesmesiyle başlayan ve arkasından medyanın birden İran karşıtı tutumuyla sanki İran’ı yeniden keşfedercesine şeriatçı, bağnaz ve zalim bir diktatörlük olarak göstermeye başlayacak olması. Tabi bu planlardaki amaç toplumun İran karşıtı kesilmesini sağlamak. Fakat iktidar burada daha farklı komplolara girişebilir gibi görünüyor. Yakında tanıdık bir Atatürkçü aydının katledilmesi bile söz konusu olabilir. Zira Kürt-islamcı faşistler yargıyı sindirmek için açık açık Danıştay’ı basıp terör estirmişlerdi. Yeniden böyle bir olaya girişme ihtimalleri geçmişlerine bakılırsa çok yüksek gözüküyor. Bu durumda sorulması gereken temel soru şu; kim kimin müttefiki o zaman? Cevap bu durumda net aslında. Atatürkçüler ya Tayyip’le birlikte İran karşıtı kesilecek ya da İran’ın yanında tavır alarak Tayyip ve ABD’ye karşı cephe alacaklar. Son söz… Bugün ABD İran’a saldırmayı düşünürken biz Milli Mücadeleciler düşen ne? Cevap net anti-emperyalist tavır geliştirmek gerek. İran’ı düşmanlaştırmak isteyen Kürt-İslamcı faşistlere inat İran’ı müttefikleştirmek. Peki İran nasıl müttefikleşecek? Kürt bölücülüğünün sadece Türkiye için değil bütün Ortadoğu için bir tehdit unsuru taşıdığını görerek mücadele hattını Kürt bölücülüğü eksenine taşımak İran’la ortak mücadele zemini yaratır. Bunun için her türlü faşizme karşı, ezilen ulusların emperyalizme karşı vereceği ortak mücadele zeminini yaratmak hepimizin öncül görevidir.
|