21.01.2008/Sayı:170
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövMalezya’dan gözlemler(2)

Her yerde olduğu gibi, Malezya’nın bugünü ile geçmişi arasında birtakım bağlar var. Bu ülkenin yakın çağı Malakka (Melaka) Sultanlığının altı yüz yıl önce kurulmasıyla başlıyor. Ama aynı topraklar hemen ardından (1511) Portekiz sömürgeciliğinin eline düştü. Malakka o yörenin hem ticaret, hem ekin merkeziydi. Yaklaşık yüz yıl sonra (1641), Doğu Hint Adaları denen bu bölgede, bu kez, Hollandalılar ağır basmağa başladılar. Malakka’dan ayrı olarak güçlenen Malay devleti de yeni bir ticaret ve ekin merkezi nitelikleriyle sivrilmekteydi. Yaşamın içine yabancılar girip oturunca, yerlilerden kimileri çıkarlarını onlarla işbirliğinde buldular. Bu nedenle, Britanya sömürgeciliği buraya el atıncaya değin, yerliler arasında birlik de yoktu.

O “birliği”, bir anlama, daha sonra İngilizler oluşturdu, ama onu kendi güdümleri altına sokarak. Britanya sömürgeciliği önce (1786) yarımadanın kuzeyinde ve denize açık Penang’a ayakbastı, sonra (1795) ticaret ve askerî yönden göz ardı edilemeyecek olan Malakka Boğazında egemen oldu. 1826’da bu ikisini yarımadanın en güney ucunda bir ada olan Singapur’la birleştirdi. Bu durum Britanya Hindistanı’na bağlı olarak 1867’ye değin sürdü. Bundan sonraki yönetim Londra’da Sömürge Bakanlığına bağlandı. Britanya ile Hollânda arasında imzalanan bir antlaşma (1824) yarımadada egemenliğin İngilizlerde kalışını onaylıyordu. Malakka Boğazı’nın güneyi de Hollânda nüfuz bölgesi oluyordu. Ancak, James Brooke adlı bir İngiliz Borneo Adasına da uzanarak orada “Raca” oldu ve böylece yüz yıl sürecek olan “Beyaz Racalar” saltanatı başladı. Borneo’nun gene kuzeyinde Brunei Sultanının İngilizlere kömür alma durağı olarak bir liman vermesi (1847) ve ayrıca Britanya Kuzey Borneo Kuruluşu’nun burada yeni ödünler kazanmasıyla, Londra’nın etki alanı daha genişledi.

1840’larda yarımadanın batı kıyısında zengin kalay madeni bulunmuştu. İngilizler burada çalışmak üzere Çinli göçmen işçiler getirdiler. Yabancı kökenli bu rekabet, hele kimi Çinliler madenlerde söz sahibi olmak için gizli örgütler kurmağa başlayınca, yerlilerle çatışmalara neden oldu. Özel kuruluşlar bu eylemleri engelleyemeyince, Londra, Alman müdahalesinin buradaki boşluğu doldurmasından korkarak ve ayrıca kendi varlığını daha güçlendirmek için, askerî gücünü ileri sürdü. 1896’da dört yeni yerli Sultanlık daha Britanya kanadı altında “Birlikteş Malay Devletleri” diye bütünleştiler. Bu birliğe 1909’da dört kuzey Sultanlığı daha katıldı. Tümünün ortak başkenti Kuala Lumpur oldu. Geri kalan beş küçük Sultanlık bu birliğe yasal olarak girmemişti, ama uygulamada onun parçasıydı. Birinci Dünya Savaşına gelindiğinde, Britanya, yasal biçimler yer yer biraz değişik olmakla birlikte, her yerde egemendi.

***

Dört yaşındaki bu Çin kökenli Malezyalıyı hiç unutmayacağım.

Çocuklar her ülkede aynıdır- ilgi beklentileri, gülümsemeleri, neş’eleri ve ağlamalarıyla. Bu benzemeye ilişkin Ataol Behramoğlu’nun dizelerini bir daha okuyun. Dört yaşındaki bu Çin kökenli Malezyalıyı hiç unutmayacağım.

Gerçekte, tüm yarımada için orada “yerleşik” anlamına “Resident” unvanıyla bir İngiliz yönetici olan koruyucu devlet temsilcisi, (bu adı kullanmadan) bir çeşit genel vali vardı. Panghor Antlaşmasına (1874) göre, Britanya sömürgeciliği kalkanı altında birleşmiş olan yerli Sultanlar böyle bir yabancının varlığını onaylamışlardı. Her yapılan eylem görünürde Sultan adına oluyordu, ama gerçekte tüm yetki sarsılmaz biçimde tek başına İngilizin elindeydi. Perak’ta 1875’de bir yerli baş kaldırması olduğunda, Sultan bunu bastıran İngilize yardımcı olmaktan kaçınmadı. Göreceli olarak varlıklı yerli ailelerin siyasal yetki elden kaçırmış olmalarından yakındıkları yoktu. Britanya danışmanlığında “Malay yönetimi” masalını halkın gözünde canlı tutabilmek için, bu “yerleşik temsilci” Malay sarayındaki törenlerin eksiksiz biçimde ve her zamanki parıltılılarıyla yapılmasına dikkat gösteriyor, Malay Sultanı ile çevresine göz önündeyken saygılı davranmaktan geri kalmıyordu. Sultan ailesinin genç üyeleri de (ilk durak 1905’de başkent Kuala Lumpur’da kurulmuş olan ve İngilizce eğitim veren Malay Koleji olmak üzere) İngiliz eğitiminden geçip yönetimde görev almağa başladılar.

Ancak, 1870’lerden bu yana, Malaya kalay (ve ardından da kauçuk) üretiminde en öne geçtiğinde, bu zenginlikte ağır basanlar önce İngilizler ve onlara yakın azınlık olan Çinlilerdi. Her iki ürün de Güney Çin’den (ve zamanla Hindistan’dan da) gelen göçmen işçilere dayanıyordu. O denli ki, 1930’larda nüfusun yüzde 45’i yerli, yüzde 39’u da Çinliydi. Çinli (ve Hintli) azınlık dünya pazarına yönelik kalay ve kauçuk üretiminde, iç ticarette ve tefecilikte egemen oldu. Bugün de, yaşamın modern kesiminde ağır basıyorlar. Malayalıların kendileri ise, pirinç tarlalarında çakılıp kaldılar. Yabancılar da bunu istiyordu. Dışarıdan getirilen ve sayıları gitgide artan göçmenlere yerliler yiyecek yetiştirecek, karınları böylece doyan bu yabancılar da ülke ekonomisini ele geçireceklerdi. Böyle de oldu.

İki dünya savaşı arasındaki yıllarda (1919-1938) çevrende Malay ulusalcılığı belirdi. İngilizlerin kurduğu kolejde okuyup yetişen kimileri, 1922’de açılmış olan (Malay dilinde eğitim yapan) Sultan İdris Eğitim Okulundan çıkanlar ve İslâm düşüncesinde çağdaş yaşama ayak uydurmağa çalışan kimi yeni akımları irdeleyenler başı çekiyordu. Çin’deki Kuomintang yönetimi 1920’lerde Malaya’da yerleşmiş olan Çinli azınlıktan kendine destek isteyince, o azınlık da siyasetin içine çekildi. Ardından, Çin’e Japon saldırısı hem Çinlileri, hem de Hintlileri aynı yönde uyarmış oldu. Yerliler içinde ulusçu duygular bu nedenle de yükseldi. Önce, Japonya ile ticarete karşı bir direniş baş gösterdi. Malaya’daki Hintli azınlık, Hindistan’daki Britanya-karşıtı olarak gelişen akıma koşut olarak, bu direnişin aynı zamanda İngilizlere de yönelmesine aracı oldu

Ancak, bu yeni oluşumlar ne Malaya soyluluğunu, ne de ekonomide zengin Çinli egemenliğini sarstı. Britanya’nın yerleştirdiği sömürge düzeni ufak sallantılar dışında yara bile almadan sürüp gitti. Bu duruma karşı koyan ve yerleşmiş düzeni savunanların “aşırı” diyecekleri bir kemikleşme olmadı. Yalnız bir tanesi dışında: Malezya Komünist Partisi. 1930’da kurulmuş olan bu partinin yerli halk arasında kök salma gizilgücü vardı.

***

Kling Cami
Britanya emperyalizmi Malay topraklarını işgâl ederken Hintli Müslüman askerlerden de yararlanmıştı. Hindistan’dan getirdikleri bu kişiler bir süre sonra kendileri için cami istediler. İlk Britanya sömürgesi Pernang’da bir cami oluşturuldu da. Ancak, adı İngiliz komutanın anısına “Kling Camii” oldu. Gelecek kuşaklar için kimi yerlerde Bush ya da Rice camileri, Wolfowitz havraları ve Rumsfeld kiliseleri olabilir mi acaba?

Bu Çinli tapınağı, Malezya geçmişinin yapısal ve sanatsal başyapıtlarından olarak UNESCO koruması altındadır.
Bu Çinli tapınağı, Malezya geçmişinin yapısal ve sanatsal başyapıtlarından olarak UNESCO koruması altındadır.

Britanya emperyalizmininden arta kalan topla çevreyi kirletmeyen çağdaş bir ulaşım aracı.
Britanya emperyalizmininden arta kalan topla çevreyi kirletmeyen çağdaş bir ulaşım aracı.

Bu ortamda yeni bir olay Malaya’nın Japonya tarafından istilâsıdır. Bu işgâlle eski düzenin kimi özellikleri değişti. 1942’nin daha ilk haftalarında Malaya ve Singapur’daki Britanya egemenliği çöktü; onunla birlikte, “beyaz adamın yenilmezliği” söylencesi de. Yaklaşık üç yıl süren Japon yönetimi çok şeyin dolaylı olarak doğmasını sağladı. Yerli Sultan ve çevresi İngilizlerle birlikte çekilip gitmedi; ülkede kaldı ve Japonlarla işbirliği yaptı. Japonların (kendi sömürülerini gizlemeğe de yarayan) “Asya Asyalılarındır!” tekerlemesi benimsendi. Biraz bu tekerlemenin etkisiyle, biraz da baskı sonucu, birçok Hintli işçi Siam-Birmanya demiryolu yapımı tasarısında çalıştı. Gene birçok Hintli Japonların desteklediği Hint Ulusal Ordusuna asker olarak yazıldı. Hintli göçmenlerin bu tavrı Japonların onlara karşı göreceli olarak yumuşak davranmalarını da sağladı. Ama sonuçta, İngiliz-karşıtlığı güçleniyor ve örgütleniyordu.

Japonlara karşı gerçek direniş Çinli azınlıktan geldi, çünkü Japonya onların anayurdu Çin’e saldırmış ve orada kan dökmüştü. Malaya’daki Japon işgâli sırasında okkanın altına en çok gidenler de Çinliler oldu. Malaya Japon-Karşıtı Halk Ordusundaki en kalabalık birim de onlarınkiydi. Malaya Komünist Partisinin bel kemiğini de zamanla gene onlar oluşturdular. Söz konusu ordu de zaten bu partinin vurucu gücüydü. Bu nedenle, Ağustos 1945’in ortasında Malaya’daki Japon yönetimi çökünce ve İngilizler geri dönmeden önce, bu ülkede (asker gücü de olan) tek etkili siyasal örgüt Malezya Komünist Partisi’ydi. Geri dönen İngilizlerin bu kez yeni düşmanı bu partiydi,

Ancak, Malaya’dan yenilerek çekilmiş olan Britanyalılar kendi başkentleri ağır Nazi Alman bombardımanı altındayken bile, Malaya’daki gerçeklerin tam bir aymazlığı içinde, bu güney-doğu ülkesi için yeni anayasa girişimleri kaleme aldılar. Bu tasarıya göre, “Malaya Birliği” diye ortak bir yönetim kurulacak, ancak Singapur ayrı bir Taç Kolonisi olacaktı. Tüm yurttaşlar yasal anlamda eşit olacaklardı, ama egemenlik görünürde bile Malaya Sultanlarına ait olmayacak, Britanya Tacına geçecekti. Öte yandan, Japon işgâli boyunca, Çinliler tümüyle ve Hintliler de önemli ölçüde Britanya’dan yana olmuşlar, ancak görünürdeki yasal Malaya egemenliğine cephe almışlardı.

Londra’daki iktidar 1946 yılı başında “Malaya Birliği” dediği önerileri açıkladığında, önce Malaya yerlilerinden tepkiler doğdu. Malaya muhalefeti, bu kez, Birleşmiş Malay Ulusal Örgütü adı altında toplandı. Bu muhalefet önerilere karşı koyarken, Malaya Federasyonu Şubat 1948’de gerçekleşti. Sultanlara egemenlik haklarının sözü gene ediliyor ve sürekli geride tutulmuş yerli çoğunluk Malaylar’a birtakım ayrıcalıklar veriliyordu. İlk takışma Çinlilerden geldi. İngilizler onların Japon yönetimi yıllarında Londra’ya bağlılıklarını gereği gibi değerlendirmemişlerdi. Bu koşullarda, içinde Çinlilerin de yer aldığı Malaya Komünist Partisi Britanya’ya karşı silâhlı eylemden yanaydı. Bu parti ülkedeki çalışan kesimi de bu çatışmanın içine çekmek istiyordu. İngilizlerin geri dönüşünden sonra üç yıl boyunca hukuksal ve askerî muhalefeti bir arada yürüttü. Bu nedenle, o yıllar yaygın ve sık işçi eylemlerine tanık oldu. Yönetim ise, çalışanların sendikalarının gücüne darbeler indiriyor ve Malaya Komünist Partisi’nin sözü geçerliliğine sınırlar koyuyordu. Yerli Malaya yönetimi de sıkıyönetime başvurarak İngiltere’ye arka çıktı.

Komünist ayaklanması sömürge yönetimini güç durumlara soktu. Avrupalı toprak ve maden sahiplerini gerilettikten başka, Britanya Yüksek Komiseri Sir Henry Gurney’i de öldürdüler. Ne var ki, zengin Çinliler bu akımın kendi çıkarlarına uzun erimde yararlı olmayacağını düşünmeğe başladılar. 1950’lerin ortalarında komünist direniş kırıldı, ama sıkıyönetim 1960’a değin sürdü. Sol desteğin azalmasının bir nedeni de İngilizlerin Malaya’ya bağımsızlık sözü vermeleriydi. Değişen bu ortamda Çinli ve Hintli azınlıklar 1955 federal seçimlerinde Malaya Partisiyle (UMNO) ortak liste çıkararak oyların hep birlikte yüzde 81’ini aldılar ve 52 temsilcilikten 51’ini kazandılar. Anayasa tek bir yurttaşlık ve tek bir Malaya ulusu tanıyordu. 31 Ağustos 1957’de Malaya yerli dilde “Merdeka” denen bağımsızlığa kavuştu. UMNO başkanı Tunku Abdurrahman ilk başbakan oldu. Devlet başkanı ise Sultanlardan biriydi.

***

Minnacık Singapur adası bu birliğin dışında kaldı ve 1963’te tam bağımsız oldu. Sömürgeci İngilizlerin istedikleri de buydu. Öte yandan, Borneo Adasının kuzeyindeki Sarawak ve Sabah bölgeleri de 1963’de Britanya’dan bağımsızlıklarını kazandılar ve (o sırada Singapur’u da katarak) Malayalılarla birlikte “Malezya Federasyonu”nu oluşturdular. Yeni devlet bağımsızlıkla birlikte iç ve dış sorunlarla karşılaştı. İç sorunun en büyüğü Singapur’da (Li Kuan Yew’in öndeliğindeki) Halk Eylem Partisinin muhalefetiydi. Bu ada Malezya’dan 1965 ortasında ayrıldı. Dış sorunların başında güney komşular Endonezya ve Filipinler vardı. İkisi de Malezya’nın Borneo bölgesinden toprak istiyordu. Bu sorunlar hiç toprak yitirilmesi olmadan 1966’da çözüldü.

1957 Anayasası yönetimde Malay varlığı ile ekonomide (Çinli ve ardından Hintli) azınlığın ağır basmasını dengelemek istiyordu. Ekonomik yaşamda azınlık sultası törpülenecek, siyasal yönetim de azınlıklara açılacaktı. Kâğıtta kalan bu istekleri daha 1966’dan bu yana gösteriler izledi. Bundan da öte, dört gün süren sokak çatışmasında birkaç yüz (kimi kaynaklara göre birkaç bin) kişi yaşamını yitirdi. Kargaşaya son vermek için ulusal sıkıyönetim açıklandı ve yirmi yıla uzanan “Yeni Ekonomik Siyaset” (NEP) uygulamasına geçildi. Sayılan erekler içinde en önemlisi çoğunluğu oluşturan Malaylara hem ekonominin kapılarını açmak, hem de onları gerekli eğitimden sonra iş-güç sahibi yapmaktı. Hesaba göre, 1990’da iş dünyasının üçte-biri yerlilerin eline geçecekti.

Kanlı 1969 gösterilerinden sonra, yerli dilde “Rukurnegara” denen “ulusal ülkü” yumağı kimi konuların, bu arada çoğunluk Malaylar’ın dini olan İslâm’ın devlet dini olarak Anayasada yer almasının, tartışılmasını yasakladı. Bu durumda, belli başlı muhalefet partileri de Ulusal Cephe anlamına gelen “Barisan Nasional” çerçevesinde ve Tun Abdülrezzak’ın başbakanlığında iktidar ortağı oldular.

1970’den başlayarak, Malezya’da “Bumiputra”, yani “yerli Malay” varlığı güçlendi. Yalnız önemli yönetim sandalyelerine değil, özellikle kamu nitelikli ticaret ve endüstri yerlerine onlar oturdular. Eğitimin tüm aşamalarında da “Bahasa Malezya”, yani yerli dil kullanılacaktı. Yeni uygulamanın başında nüfusu yüzde 60’ı biraz aşan yerlilerin sermaye birimi yüzde ancak 1.5’ti. Kentte de, kırlık alanda da ticaret, endüstri ve tarım Çinlinin egemenliği altındaydı. Yeni uygulama ekonomi yaşamına yerli çoğunluk yararına kotalar getirdi. Azınlık Çin kuruluşları paylarının en az yüzde 30’unu yerlilere açacaklardı. Bu sayede, elle tutulur bir Malay orta sınıfı belirdi. Kazançlı işlerde, doktorlar, diş hekimleri, mimarlar ve mühendisler arasında yerlilerin oranı arttı. Devlet desteği, hattâ yasal zorunluluk olmadan ve yalnız pazar ekonomisinin kendi işleyişi çerçevesinden bu sonucun doğması olanaksızdı.

Bu dönüş ülkede İslâm’ı da güçlendirdi. Gerçi, bu dinin kendinde yaşamın her alanına girme, giderek egemen olma ve onunla uyuşmayanı sözde Müslüman ya da genelde din-karşıtı görme eğilimi vardır. Ancak, Müslüman olmayan Çinlilerle Hinduların ekonomide geleneksel olarak ağır basmalarına karşın, İslâm dini ulusalcılığın sanki bir yedeğiymiş gibi sunuldu.

Öte yandan, özellikle (Müslüman olmayan) Çin azınlığın ekonomideki konumu biraz daralmışsa da, ortadan kalkmadı; hattâ bugün de, güçlü biçimde sürüyor. NEP’in ereklerinden biri olarak açıklanan “yoksulluğu yok etme” istendiği ölçüde gerçekleşmedi. Üstelik, palazlanmaya yüz tutan Malay orta sınıfının yakın gelecekte varlıklı Çinlilerin sınıfsal çıkar birliğinde birleşmesi söz konusudur. Bu durumda, her ikisinin de aşağı sınıflarla ilgilenecekleri, daha doğrusu, yoksulun haklarına sahip çıkıp onları koruyacakları uzak olasılıktır. Nitekim, yapılagelenler Malay çoğunluğunu yoksulluktan gene kurtaramadı. Varlıkları artan Malaylar’ın onlarla olsa olsa ortak din çizgisinde birlikteliği söylenebilir. Yoksul Müslüman Malay’ın payına da şimdilik hiç değilse şunu düşünmek düşüyor: “Önceden yalnız varlıklı Çinlinin hizmetine koşuyordum; şimdi ise, zengin Malaylar için de çalışabilirim! Bu ikinciler hiç değilse kendi budunumdan, kendi dinimden ve kendi dilimden.”

***

Bu noktada 2000’li yılların özelleştirme ve küreselleşme furyasının Malezya’yı ve onun içinde Çinli azınlığın konumunu giderek nasıl güçlendirdiği üstünde durmak gerekir. Doğu blokunun ortadan kalkmasıyla daha belirgin olan ve ABD’nin tekelci sermaye adına başını çektiği pazar ekonomisi fırtınası hemen hemen tüm ulus-devletlerde azınlıkları öne itmiş ve onları daha çok ekonomide ve ardından olabildiğince siyasette de söz sahibi yapmıştır.

Bir ülkeyi azınlıklar yoluyla yönetmek sömürgeciliğin ve emperyalizmin geleneksel bir uygulamasıdır. Bu uygulama geçmişte (Osmanlı toplumu dahil) üç anakarada ve günümüzde küre çapında (bu arada çağdaş Türkiye’de de) görülüyor. Emperyalizmin azınlıklar yoluyla yönetme siyaseti, üstünde gereği gibi durulmamış konulardan biridir. PKK ile bağlantılı Kürtçülüğün günümüzde öne çıkışı da benzer bir uygulama ürünüdür. Hele Irak’ta olduğu gibi, petrolü ve suyu bol kuzey topraklarının bu ülkede bir azınlık olan Kürtlere (Amerikan güdümünde) peşkeş çekilmesi bu oluşumu emperyalizmin işbirlikçiliği konumuna sokar. Küreyi önemli oranda (parasal, budunsal ya da başka türlü) azınlıkların yönettiğine ilişkin (ve PKK bağlantılı Kürtçülüğü de bu çerçevenin içinde yerine yerleştiren) küçük boyda bir kitap düşünmekteyim.

Gene Malezya’ya dönelim. NEP uygulaması bir yandan sürerken, “serbest pazar” dayatması Çinli azınlığın yerini daha sağlamlaştırdı. Gerçek şu ki, pazar ekonomisi yöntemi budunsal farklılıkları yok etmez, daha da öne çıkarır, azınlıkları güçlendirir, ayrımcı duvarları pekiştirir, mevzileri daha sertleştirir, toplumsal uyumu daha da bozar ve çatışmaları körükler. Eğer devlet ve iktidardaki yönetim budunsal ve ekinsel farklıları ortadan (ayrım öğeleri olarak) kaldırmak istiyorsa, serbest pazar yöntemi bu düzeltici, kaynaştırıcı ve dengeleyici siyasete karşı direnir. Tüm güney-doğu Asya’da en kalabalık Çin azınlığı olan Malezya Çinlileri nüfusun üçte-birini oluşturmalarına karşın, pazar sermayesinin yaklaşık dörtte-üçünü ellerinde tutuyorlar. Bu dörtte-üçün önemli bölümü azınlıktan Robert Kuok’un elindedir. Bu kişi (otel zinciri dahil) her türlü mülkten kitle iletişim araçlarına değin, birçok şeyin tek başına sahibidir. Örneğin, 2002 yılında sermayesi 4 milyar dolardı.

Bu durumda, birçok başka gelişmekte olan ülke örneğinde de görüldüğü gibi, serbest pazar ekonomisi Malezya’ya yaramıyor. Azınlığı daha palazlandırmakta, ülke bütünlüğünü bozmaktadır. Müslümanlığın kendinden doğan özellikler bir yana, dışarıdan kabul ettirilen özelleştirme ve serbest pazar olmasaydı, ekonomide tarihi boyunca geri bıraktırılmış olan Malay çoğunluk kimliğinin parçası olan İslâm’ı “devlet dini” diye Anayasasına koyma gereğini belki de duymayacaktı.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe