14.01.2008/Sayı:169
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Serap Yeşiltuna

İçimizde hainler mi var?

İçimizde hainler mi var?

“İçimizde hainler mi var?”

21 Ekim gecesi Hakkari’nin Dağlıca bölgesinde PKK’nın gerçekleştirdiği saldırının ardından Türkiye 12 askerimizin şehit edilmesi olayıyla büyük bir sarsıntı yaşamıştı. Binlerce insanı sokaklara döken bu saldırı sonrasında PKK’nın eline geçen 8 askerin durumları konusunda da önemli tartışmalar yaşadık.

Askerlerin başına ne geldiğini Türkiye ilk önce PKK’nın kanalı Roj TV’den öğrendi. Onlarla ilgili ilk fotoğraflar PKK’nın sitelerinde yayınlandı. Sonrasında asker aileleri, DTP milletvekili Akın Birdal’dan yardım istedi ve akabinde olayın muhatabı DTP’li vekiller oluverdi. Tüm Türkiye DTP’nin arabuluculuk yapmasını ve askerlerin teslim edilmesini konuşuyordu. Ve gerçekten de kısa bir süre sonra askerler DTP’nin girişimiyle ve Kuzey Irak’ta bir PKK kampında gerçekleştirilen “törenle” Türkiye’ye teslim edildi.

Askerler, üzerinde Apo posteri olan bir masanın etrafında, teslim eden konumunda Barzani’nin istihbarat şefi Sincari ve Kuzey Iraklı Bakan Mahmut Osman ve Dağlıca’daki saldırının emrini veren PKK’lı terörist Kadri Çelik ile teslim alan konumunda DTP’li vekiller Aysel Tuğluk, Fatma Kurtulan ve Osman Özçelik eşliğinde Türkiye’ye verilmişti verilmesine ancak, bu olayla ilgili kafa kurcalayan başka bir şey vardı. Askerlerin kamptaki ve teslim edilirkenki fotoğraflarında herhangi bir sıkıntı yaşadıklarına dair bir görüntü yoktu. Gülüyorlar, eğleniyorlar, şakalaşıyorlar, yere uzanıp çay içebiliyorlardı. Giderken de PKK’lı teröristlerle el sıkışıyor, öpüşerek vedalaşıyorlardı.

İşte bu süreç Türk Ordusu’nun içinde hainler olabilir mi tartışmasını başlattı. TÜRKSOLU’nun 5 Kasım tarihli başyazısında Gökçe Fırat, “İçimizde hainler mi var” diye sorarak bu konuyu gündeme getirmişti.

“Son beş yıldır ABD ordusu PKK’lı teröristleri eğitmekte, onlara yüksek teknolojili silahlar sunmakta, Türk Ordusu’na ait bilgileri ve koordinatları vermektedir. Hatta bugün PKK’nın ana karargahını bizzat ABD’li özel harp subayları yönetmektedir. Ancak son saldırılarda bu propaganda hedef karartmak için ortaya konmaktadır. Çünkü Türk Ordusu’na ait bilgiler muhtemelen Ordu içinde askerlik yapan kişiler tarafından PKK’ya iletilmektedir. Yani koordinatları veren ABD uyduları değil, Türk Ordusu’nda askerlik yapan PKK’lılardır.”

Bu tartışma 8 asker olayıyla birlikte açılmıştı. Çünkü Dağlıca saldırısı sırasında “Burası zayıf, buradan saldırın” uyarısının yapıldığı, birilerinin teröristlere bilgi sızdırdığı ve ortada bir hainliğin olduğu çok açıktı. Askerler doğum yerleri itibarıyla Kürt kökenli idi ve “esaretleri” süresince herhangi bir kötü muameleye maruz kalmıyor, PKK’lılarla adeta kardeşçe vedalaşıyorlardı. Birileri elbette, “Aman canım doğum yerinin ne önemi var? Her Kürt PKK’lı değildir. Onlar da PKK’ya karşı savaşan Mehmetçikler” demeye devam ediyordu ama aklı başında her Türk bu olayda bir masumiyetin olmadığını görmüştü. Üstelik Türk Ordusu içinde de bir zafiyetin olduğu ortadaydı. Bilinen ve pratikte uygulanan gerçeklik şuydu ki, Güneydoğu doğumlulara bu bölgede hiçbir biçimde askerlik yaptırılmaz, Batıya gönderilirdi. Hele hele sınırda ya da önemli operasyonlarda asla kullanılmazlardı. Ancak bu olay belli kuralların aşındırıldığını göstermekteydi.

Ordu o dönem bu konu ile ilgili çok ayrıntılı bir açıklama yapmadı. Hatta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, 9 Kasım’da yaptığı basın açıklamasında 8 askerin köstebek oldukları iddiasına verdiği cevabında şöyle demekle yetinmişti:

“Bu konuda bana ulaşmış bilgi yok. Mehmetçiklere doğduğu yer mülahazasıyla şüphe ile bakmak tehlikeli ve yanlış. Biz etnik kökene bakan insan değiliz. Benim için Diyarbakırlı, Vanlı, Hakkarili, İstanbullu hiç fark etmez. Hepsi Mehmetçiktir. O güvene sahibiz”

Dağlıca haini PKK propagandası yapmaktan yargılanıyor

Ancak geçtiğimiz günlerde bu 8 askerle ilgili hazırlanan iddianame tamamlandı. Askeri savcının hazırladığı 19 sayfalık iddianamede 6 ayrı suçtan yargılanacak er Ramazan Yüce için ömür boyu hapis cezası, diğer 7 asker için de 3 ile 5 yıl arasında değişen hapis cezaları isteniyor. Elbette kimsenin doğum yeri ya da etnik kökeni üzerinden bir yargıya varılamaz ama iddianamede Mardin doğumlu ve Kürtçe konuşan er Ramazan Yüce ile ilgili ciddi suçlamalar var:

“Suç ve suçluyu alenen övmek, büyük zararlar doğuran emre itaatsizlikte ısrar, Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak suçuna yardım etmek, yurtdışına firar, zincirleme olarak basın ve yayın yoluyla bölücü terör örgütünün propagandasını yapmak, basın ve yayın yoluyla halkı askerlik hizmetinden soğutacak beyanlarda, telkinlerde bulunmak, propaganda yapmak...”

Bu gibi nedenlerle yargılanan Ramazan Yüce’nin Kürtçe bildiği belirtilerek teröristlerle samimi bir ilişki içinde olduğu vurgulanıyor.

Olayla ilgili en önemli gelişmelerden biri de, Ramazan Yüce’nin askere gitmeden önce Türk bayrağını yakmaktan ve PKK’ya destek vermekten dolayı; amcasının, dayısının ve yeğeninin de PKK’ya yardım ve yataklık etmek suçlarından tutuklanmış olmaları. Ramazan Yüce, 2002 Nevruz kutlamalarında da PKK lehine gösteri yapmak suçundan tutuklanmış.

Kürtçülükle mi yoksa PKK ile mi mücadele edeceğiz?

PKK’lı olduğu bilinen ya da PKK’ya yakınlığı bilinen bir erin PKK’nın en yoğun saldırı bölgesinde ve sınırda görevlendirilmiş olması belli mercilerde inisiyatif kalmadığının bir göstergesi. Ancak burada asıl tartışılması gereken şey, çizginin Kürtçülükle mücadeleden PKK ile mücadele noktasına kayması ve bunların farklı imiş gibi gösterilmeye çalışılması.

TÜRKSOLU sayfalarında daha önce de defalarca yazıldı. PKK ile mücadele etmek için askeri yöntemler elbette önemli ancak bunu yapıyorken bile bu işin kaynağının Kürtçülük olduğunu ve bunun da Kürtlükten beslendiğini artık görmek gerekiyor. Atatürk döneminde Kürt isyanlarına karışanların değil o bölgede askerlik yapmalarına, o bölgede yaşamalarına bile izin verilmiyordu. Oysa şimdi sınır güvenliğimiz onlara teslim ediliyor.

Bazıları hâlâ çıkıp itiraz edebilir. “Kürtler Kurtuluş Savaşı’nda bizimle birlikte savaştı ve bugün de pek çok Kürt, Türk Ordusu içinde PKK ile mücadele etmektedir” diyebilir. İstisnai örneklerini de gösterebilir. Ancak durum ortadadır. Dağlıca’da Türk askeri en hain saldırılardan biriyle karşılaştı ve en hain şekilde katledildi. Çünkü içeride bir takım hainler vardı. PKK’ya teslim olup hainlerle vakit geçirdiler ve başka hainlerin de yardımıyla Türkiye’ye geri döndüler. Onların hain aileleri de yine devleti ve Ordu’yu suçlayarak diğer hainlere teşekkür etti. Olay bu kadar basit ve net aslında. O hainlerin hepsi Kürttür. Kürt kimliğini savunmakta ve Kürtçe konuşmaktadır.

Ve bu tartışma dikkat edilirse Türk Ordusu içindeki bir kısım askerin doğum yerinin Diyarbakır, Mardin olmasından değil, Türk Ordusu’na ihanet içerisinde olan bir kısım askerin “tesadüf” eseri olarak bu bölgelerde doğmuş olmasından açılmış bir tartışmadır.

Bu olay bize bir gerçeği bir kez daha hatırlatmıştır. Daha önce “Predator’lara ve AWACS’lara mı yoksa Mehmetçiğe mi güveneceğiz” diye sormuştuk. O gün de dediğimiz gibi, biz Amerikan istihbaratına ya da Amerikan ajanı Kürtlere değil Mehmetçiğe güvenmeyi tercih ediyor ve içimizdeki hainlerin temizlenmesini istiyoruz.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe