| Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
Taktikleri yanlış algılamak ABD’nin stratejisine dışarıdan bakıldığı zaman, değişik taktiklere doğru yönelmiş hareketlerin Amerika’nın stratejisinde zikzaklar oluşturduğu düşüncesi akla gelebilir. Fakat bu stratejilere derin bir perspektifte baktığımız zaman ve taktiklerinin nedenlerini yanal olarak analiz ettiğimizde bu taktiklerin aslında aynı stratejinin değişik varyasyonları olduğunu görürüz. Varılan noktada yeni bir döneme girildiği zaman eski taktik terk edilerek yeni taktiğe geçilir. Bu, taktikler arasında zıtlık varmış gibi bir görünüme neden olabilir. Fakat esas olan stratejik hedeftir. Son günlerdeki “Amerika taktik olarak PKK’yı bitiriyor” söylemi de en önemli yanlış algılamalardan birisidir. Buradaki yanlış algılamanın nedenlerinden biri, PKK’nın yalnız Kandil Dağı’nda ve Kuzey Irak’ın diğer dağlarındaki gruplarla sınırlı olduğunu düşünmektir. Teröristlerin dağdan inmesi, PKK’nın silahlı mücadeleyi sürdürmeyeceği anlamına gelmez. Dağda yapılan silahlı mücadele, 1930’larda Mao’nun Çin’de yaptığı ya da Che’nin Bolivya dağlarında yaptığı romantik ve geçmişte kalan bir mücadele türüdür. Bugünkü modern teknolojiyle “Biri Bizi Gözetliyor” evi durumuna gelen kır mücadelesinin artık bir anlamı ya da kazanma şansı kalmamıştır. 1970’lerde kır mücadelesini savunan grupların yenik düşeceği daha o günlerde belirgindir. Bu boyutuyla PKK’nın dağlardaki gruplarına yapılan saldırı, politik bir propaganda anlamını taşımaktadır. PKK kırlarda egemen olma çabasında bir örgüt olma niteliğini 20 yıllık süreç içinde değiştirmiştir. PKK’nın dağdaki yapısı, buzdağının görünen kısmı gibidir. “Ulusal Sol’da Örgütlenme Sorunu” adlı kitabımda anlattığımız modeli esas alırsak, PKK bu modeli kendi stratejisi açısından hayata geçirmiştir. PKK şehirlerde milis kuvvetler örgütlerken, köylerde de bölge ve alt bölge yürütme komiteleri örgütlemektedir. Ekonomik ve ticari olarak gelir getirecek her türlü kaçakçılık işini örgütleyen PKK, limanlardaki ticari bölgelerde de komprador tarzda bir örgütlenmeyi sürdürmüştür. Bu örgütlenme Meclis’te de değişik bir biçimde gerçekleştirilmiştir. Şu anda kırlardaki grubun tasfiye edilmesi aslında mücadelenin yalnızca bir aşamasının terk edilmesi sürecidir. Dağlardaki mücadelenin yerini şehirlerin ele geçirilmesi, şehirlerde kurtarılmış bölgeler oluşturulması ve bu bölgelerin uluslararası müdahaleye açık hale getirilmesini hedefleyen bir strateji almıştır. Bu başarılamayınca, PKK 1990’lı yıllardan beri her Nevruz’da barış politikasını gündeme getirmiştir. Barış politikasındaki amaç, şehirlerdeki örgütlenme biçiminin yolunun açılmasıdır. Barzanici Nakşi-Şafi geleneğinin başaramadığı bir olguyu, Nakşi ve Şafilerin dışında Türkmen Alevileri de Kürlerin safına katarak başarmaya çalışmaktadır Büyük şehirlerde ise Türk ve Kürtlerin örgütsel bütünlüğünü savunan sol örgütlerin dağılmasıyla bu örgütlerin militanlarını kendine katmıştır. “Salt bir Türk partisinden bahsedilemez. Her Türk partisinin içinde Kürt, Alevi, Çerkez gibi unsurlar vardır. Doğuda bir Kürt partisinden bahsedilebilir. Fakat Batıda Türk ve Kürtlerin ortak partisi PKK olabilir” söylemiyle bir bütünleştirme oluşturmuştur. Bu boyutu görmeden, kırdaki PKK’nın bitirilmiş olduğu kuşkuludur. ABD Türk ulus devletini tasfiye edecek Kırdaki PKK’lıyı dün Türk Ordusu’na saldırtan güçler, bugün onu devreden çıkararak kendi amaçlarına uygun yeni bir taktiği uygulamaya koymuştur. Bu taktikle de, “PKK’ya karşı işbirliği yapıyoruz, o halde bu işbirliğimizi Avrasya planına yaymamız gerekir” tezi savunulmaktadır. Bu, Amerika’nın Türkiye’ye getirdiği bir taktiktir. Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, Amerika BOP’un yapılandırılması sürecinde Türk ulus devletinin Kemalist yapısını tasfiye edecektir. Türkiye’nin küresel İslamcı bir devlet olarak yapılandırılması projesi değişmemiştir. Amerika aslında kendi stratejisinde bir değişiklik yapmıyor. PKK’nın Ordu’ya karşı yaptığı saldırıları belli biçimde öne çıkardıktan sonra Türk Ordusu’na çok sınırlı bir destek veriyor. Bu aslında çok sınırlı bir destektir. Sonuç almayı sağlayacak olan bir kara harekatının önünü kesen, samimi olmayan bir destek olmasına karşılık PKK’nın bitirilmesi ABD ile işbirliğine bağlanmaktadır. Şimdiye kadar Amerika’ya karşı olan ulusalcılık bu temele indirgenmiş, kabalaştırılmış, vulgarize edilmiş ve birdenbire Amerikan severliğe dönüştürülmeye çalışılmıştır. Gerçekte ise bu tehlikeli anlayış PKK’nın örgütlü yapısını görmeyen, örgütlü yapısını görmediği için de bu yapının siyasallaşmasının aslında Türkiye için risk oluşturmadığını sanan bir anlayışı getirmiştir. Gerçekte ise bu, Amerikan stratejisi doğrultusunda Türkiye’nin, İran’ın, Afganistan’ın ve Çin’in yeniden yapılandırılması, buradaki ulus devletlerin tasfiye edilerek Amerika’nın küreselleşme taleplerine uygun olarak yeniden yapılandırılması adımının bir parçasıdır. Yapılan yanlış yorumlar Türkiye’de Amerikan karşıtlığından Amerikan severliğe geçiş aslında bu sürecin bir adımını oluşturmaktadır. ABD’nin Türkiye’nin müttefiki olduğu noktasındaki yanlış yorumlar bizi iki hatalı noktaya götürmektedir. Birincisi, Türkiye’de etnik ayrılıkçılığı temel alan politik hareketin, PKK’nın silahlı saldırılarını eleştirmesiye başladı diye meşru hale getirilmesidir; bütün şehirlerimizde, kırlarda ve köylerde örgütlenmiş bu yapıya meşruiyet kazandırma çabasıdır. Varılan diğer yanlış nokta ise, meşruiyetini tanımadığımız, Türkiye için risk oluşturduğunu kabul ettiğimiz Kuzey Irak’taki kukla devletin tanınmasının yolunu açma noktasındaki bir adımdır. Bu adım da PKK’nın kırdan tasfiyesidir. Oysa silahlı mücadeleler aslında politik mücadelenin bir aracıdır. Silahlı mücadele ise devrini çoktan tamamlamış bir araçtır. PKK’nın kırlardaki mücadelesi, Abdullah Öcalan’ın teslim edilmesiyle başlayan bir süreç dahilinde tasfiye edilmiştir. Bu mücadele, şehirlerde sürdürülecek bir ayrılma hareketi haline döndürülmüştür. Bu ayrılma hareketi de esas olarak Kuzey Irak’a tabi bir hareket olarak karşımıza çıkınca, PKK Kuzey Irak’taki Barzanici hareketlere karşı çıkan, Türkiye ile bütünleşmeyi savunan, federasyon ve özerkliği reddeden taktik söylemlerle öne çıkmıştır. PKK’nın kırdaki yenilgisine karşılık şehirlerde giderek güçlenmesi, Barzani’nin ABD ve Kuzey Irak’tan aldığı destek ile Türkiye’de öne çıkmasını engelleyen bir çelişki oluşturmaktadır. PKK’nın kırdaki yenilgisini sağlama noktasında Türkiye’ye yardım eder görünen ABD, diğer taraftan ise asıl taktik olarak Barzani’nin tanınmasını ve Barzani’nin tanınmasından da öte PKK’nın kır gerillası olmayan şehir milislerini de içinde barındıran yapısının legal olarak tanınmasını sağlamıştır. Türkiye’de PKK’nın örgütlülüğü Barzani’nin örgütlülüğünden daha yaygındır. PKK, Kürt aşiretlerinin dışında Kürt kimliğini yitirmiş kesimlerin kimliğini politik mücadele ile sağlamış ve bunun dışında Alevileri de Kürt kimliğine entegre etmiştir. Türk sol örgütler de PKK’ya entegre edilerek birleştirilmiştir. Yeni kuşak stratejistlerin en büyük korkusu Bu boyutuyla ABD için Barzani’nin Türkiye’deki devamlılığını oluşturacak yeni bir örgütlenme tarzı ortaya çıkmıştır. Yani Barzani ile PKK’nın tabanı birleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu anlamda PKK’nın Kandil’deki merkezinin dağıtılması bu politikaya hizmet etmektedir. Fakat bu politikanın birinci ayağını oluşturan Türkiye’deki yapılanmanın devamını İran’da sürdürme zorunluluğu vardır. İran’daki yapılanma daha karmaşık bir süreci içermektedir. Tarihe baktığımızda İran 1970’lerde ABD’nin bölgedeki en büyük müttefikidir. İran 1920’lerde ise Rusya’ya karşı İngiltere’nin en büyük müttefiki konumunda olmuştur. Bunun mükafatı olarak da halkı Şii olan Huzistan bölgesi İran’a verilmiştir. Buna karşılık olarak da Sovyetler Birliği Azerbaycan’a el koymuştur. ABD’li genç kuşak stratejistler, özellikle “Pentagon’un Yol Haritası-2” adlı kitabıyla Barnett, Panarabik birliğe karşı Panşii birliğini savunmaktadır. Yani Lübnan’dan başlayan, İran’dan İslambabad’a kadar uzanan Şii yarım hilali, Panarabik-Sünni-Selefi gruplara karşı ABD’nin en büyük destekçisi olacaktır. Amerika’nın yeni kuşak stratejistlerinin petropolitik anlamda en önemli korkuları ise önümüzdeki 50 yıl içinde Rusya’da Putin’le sembolleştirilmiş bir gaz çarının sistemden kopması ve Suudi Arabistan’da Ladin ve Selefilerin petrol kralı olarak iktidar olmalarıdır. Bu iki hedef ve iki düşman, Amerikan stratejisi açısından bakıldığında mutlaka elimine edilmesi gereken hedeflerdir. Yani Türkiye, İran, Afganistan ve Pakistan’dan oluşan bir eksen, gaz çarı Rusya’ya ve petrol kralı Selefilere karşı bir yeni bir kuşak olarak yaşama geçirilmelidir. Bu kuşakta Şii hilali olarak İran, ılımlı küreselci İslam olarak da Türkiye yapılandırılmalıdır. Ana strateji bu olmalıdır. Sistem, haydut ideolojileri tasfiye etmeye çalışıyor Bu anlamda İran’la olan ilişkilerin geliştirilmesi ABD açısından son derece önemlidir. Pakistan ve Türkiye de yeni kuşak stratejistler açısından bu plan doğrultusunda bağlantı devletler olarak değerlendirilmektedir. Buna karşılık Türkistan, Arabistan, Kuzey Afrika ve Latin Amerika bölgesi ise boşluk denilen ve sisteme entegre edilememiş bölgelerdir. ABD startejisi açısından bu bölgelerdeki haydut devletler, bu bölgelerdeki haydut ideolojiler sistem tarafından mutlaka tasfiye edilmek zorundadır. Bu tasfiye sürecinde bütün emperyalist saldırılan mubahtır. Bu bölgelerin demokratik bir biçimde ya da demokratik olmasa bile sisteme entegre bir biçimde yeniden yapılandırılmaları esas koşuldur. Büyük Ortadoğu Projesi’nin gerçek ruhu budur. Amerikalı stratejistler açısından Türkiye’nin, İran’ın, Afganistan’ın, Pakistan’ın bir köprü göreviyle Avrupa ve Çin arasındaki bağlantıyı koruyarak gaz çarı Putin’in ülkesini yeniden çevirme noktasında bir araç olarak yapılandırılması gerekmektedir. Bunun ötesinde, küreselleşmenin üçüncü kuşağını oluşturan bu bölgelerin sisteme entegre edilmesi gerekmektedir. Küreselleşmenin birinci kuşağını ABD, Avrupa ve Japonya oluştururken, ikinci kuşağını ABD’ye entegre olmuş Rusya ve Çin oluşturmaktadır. Sisteme entegre olmayan Türkistan, Arabistan, Afrika ve Latin Amerika etnik ve kültürel düşmanlar olarak Samuel Huntington’un fay hatlarında yer almaktadır. Bu bölgelerdeki düşman veya haydut devletlerin tasfiyesi, boşluk denilen bölgedeki yoksulluğun kaldırılması için bu bölgelerin sisteme entegre olması gerekmektedir. Küreselcilik, ulusalcılığı baş düşman olarak seçmiştir. Baş düşman olarak alınan ulusalcılık, ulus devletler ve uygarlıklar biçiminde formüle edilmektedir. Ulusal çıkarları savunan ideolojiler, devletler ve iktidarlar ise haydutlar olarak tanımlanmaktadır. Burada ileri sürülen nokta, esas anlamda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi olarak sunduğu bölgedir. Burada Rusya’nın dağılmamış olarak kendini bütünleştirmesi ve Türk dünyasına egemen olmaya başlaması Amerika’nın bu bölgede başarısız olmasına neden olduğundan, ABD, stratejisini yeni taktiklerle yeniden biçimlendirmiştir. Keza aynı şekilde Şii hilali olarak savunulan çizgi de esas olarak bugunkü İran iktidarı ile değil ama Şah’a benzeyen bir iktidarla sağlanacaktır. Bunun başarılması için de manipülasyonlar gerekmektedir. Doğrudan bir askeri operasyonun şansının azaldığını gördüğümüz bu dönemde ABD, değişik taktiklerle İran’la ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Türkiye’den sonra diğer bir bağlantı devleti olan Pakistan bu boşluğu doldurmak için kullanılacaktır. Bunun dışında Turan eksenli bir strateji, yani Türkiye, İran, Türkistan, Azerbaycan, Moğolistan ve Yakutistan’la Rusya’yı çevreleyecek bir Türk birliği sistem için karşı bir blok oluşturacağından, olası böyle bir birliği mümkün olduğunca alt birliklere bölme çalışmaları sürecektir. Kırgızistan’daki turuncu devrim, Özbekistan’a yapılmak istenenler gibi Amerikancı hareketlere karşı Rusya’nın da kendi politikalarını uyguladığını görmekteyiz. Türk dünyasının bir eksen olarak var olması, hem Rusya’nın, hem de ABD’nin karşı çıktığı bir noktadır. Bu nokta da bizim ikisine karşı mücadelemizi sürdüren bir noktadır. Bütün taktiklerin gerçek hedefi: BOP O halde ABD’nin birbiri ile çelişik görünen stratejileri gerçekte Büyük Ortadoğu Projesi’nin alt taktikleridir. Bu anlamda özetle vurguladığımız gibi ABD için en önemli iki düşman Putin’in gaz çarlığı ve Ladin ailesinin eline geçmiş Selefi petrol krallığıdır. Geçmişte böyle bir olasılıkta askeri bir operasyon düzenleyecek olan ABD’nin, Irak’ta uğradığı başarısızlıktan sonra böyle bir yeteneği kalmamıştır. Bu yüzden de İran’la olan ilişkilerini yeniden kurmak için İran’ı yeniden yapılandırması gerekmektedir. Bu da İran’la yaşanan sürtüşmeleri doğurmaktadır. ABD, bu sürtüşmeler için yeterli askeri gücü olmadığından farklı taktikler geliştiriyor. Oysa Panarabik birliğe ve Selefi İslam’a karşı İsrail’den Hindistan’a kadar uzanacak Şii hilalinin bir güç olarak kendi yanlarında olması gerektiğini saptamışlardır. Fakat ABD bizim anladığımız gibi bir Panşii ya da Pantürk birliğini değil, içi boşaltılmış, kendisinin biçimlendirdiği bir birliği istemektedir. ABD, Pantürk birliğini ve Panşii birliğini bizim anladığımız manada savunmamakta, Amerikancılaştırılmış ve kendi yapısına yabancılaştırılmış bir yapı tarzında ele almaktadır. Günümüzde bu perspektiften olaya baktığımız zaman birçok olgu daha net anlaşılabilecektir.
|