| Prof. Dr. Hidayet Sarı |
Başarı birleştirir başarısızlık böler
16 devlet kurduk
Türklerin tarihine genel olarak baktığımız zaman büyük devletler kurup belli bir zaman başarıyla bölgesine hükmettikten sonra başarının devam ettiği sürece ayakta kaldığını, başarının sona erdiği zaman parçalanıp çöktüğünü görmekteyiz. Bu şekilde 16 Türk Devletinin Orta Asya’dan Güney Asya’ya, Ortadoğu’ya, Balkanlar’a, Kafkasya’ya ve Kuzey Afrika’ya kadar varan imparatorluklar kurduğunu ancak belli bir zaman diliminden sonra parçalanıp yok olduklarını görüyoruz. Genel olarak tarihimize baktığımızda 16 büyük Türk devleti kurduğumuzu görürüz ancak 16 devleti yıkmaktaki nedenlerimizi hatırlamak istemeyiz. En son olarak 1400 ile 1800 yılları arasında dönemin süper devleti Osmanlı’nın güçlü olduğu yıllarda Balkanlar, Anadolu, Orta Avrupa, Kırım, Kafkaslar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı da içine alan üç kıtada adalet ve şefkatle bu bölgeye hizmet ettiğini görmekteyiz. Osmanlı’nın güçlü olduğu bu dönemde idaresindeki etnik yapılar, cemaatler ve çeşitli dine mensup insanlar huzur ve barış içinde Osmanlı’nın egemenliği altında kalmaktan mutluydular. Bu dönemde Osmanlı siyasette, bilimde, sanatta ve askeri alanda dünyanın en büyük süper gücüydü. Bu imparatorluğun egemenliği altındaki insanlar da Osmanlı olmaktan dolayı mutlu ve huzurlu bir yaşam sürüyordu. Bu dönemde Osmanlı’nın başarısı bütün etnik grupları kavga etmeden, adalet içinde yaşamasına imkân vermesiydi. Osmanlı nasıl yıkıldı? Ancak 1800’lü yıllardan itibaren Osmanlı’nın bilimde ve teknik alanda gelişmeleri takip edememesi sonucunda imparatorluk duraklamaya ve geri kalmaya başladı ve öncelikle Fransız ihtilaliyle başlayan etnik ve dini ayrımcılık Osmanlı’ya da geldi. Bunun sonucunda Osmanlı’nın elindeki büyük toprak parçası çevresindeki Osmanlı’ya düşman devletlerin ilgi alanına girdi. Bunun sonucunda ya doğrudan Osmanlı’yla savaşla ya da Osmanlı’nın içindeki değişik etnik grupları ve dini cemaatleri kışkırtarak Osmanlı’yı dışardan ve içerden zayıflatmaya başladılar. Rusya Kafkaslar’da ve Balkanlardaki etnik grupları Osmanlı’ya isyana zorlarken; İngilizler Arapları, Fransızlar Ermenileri gene Fransız ve İngilizler Rumları aynı anda Osmanlı’ya karşı kullandı. 1800 ile 1918 yılları arasındaki 100 yıllık dönemde Kuzey Afrika ülkelerinden Cezayir, Fas, Tunus Fransızların saldırılarıyla elden giderken; Libya İtalyanların, Mısır ise İngilizlerin egemenliğine geçti. Rusların Slavlaştırma projesiyle Romanya, Bulgaristan ve Sırbistan ayrı bir devletçik haline geldi, Rumlar ise Mora Yarımadası’ndan başlayan isyanlarla şimdiki Yunanistan sınırlarını savaşta yenilmesine rağmen masada Avrupa Devletlerinin baskısıyla ele geçirdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında ise İngilizler Lawrence aracılığıyla Arapları Osmanlı’ya karşı kullandı. Batı Osmanlı’yı parçalamak için etnik yapıları kışkırttı Osmanlı’nın siyasi, ekonomik ve askeri yönden güçlü olduğu 1400 ve 1800 yılları arasında idaresindeki bütün etnik yapılar ve dini cemaatler Osmanlı tebaası olmaktan mutluyken Osmanlı’nın Hasta Adam ilan edildiği gerileme ve yıkılma döneminde adeta batan gemiden kaçan fareler gibi Osmanlı’dan ayrılış yolları arıyorlardı. Toprak parçası kopararak esasında içinde bulundukları Osmanlı gemisini delen ve parçalayan da zaten bu farelerdi. Ancak maalesef Osmanlı gemisi dışardan ve içerden delinmiş, su almaya başlamıştı. Türkler bu imparatorluk içinde etnik olarak geminin delinmemesi ve parçalanmaması için uğraşıyorlardı. Geminin deliklerini nasıl kapatacağını düşünerek Jön Türkler, Yeni Osmanlıcılık akımları Osmanlı’yı kurtarma yolları arıyordu. Bu da yetmeyince Batı’nın bize dayattığı Islahat Fermanları ve Tanzimat ilanıyla yani Batılılaşmayla kurtulacağı pompalandı. Şu andaki AB Uyum Yasaları gibi. Batı’nın bize dayattığı bu öneriler işe yaramadığı gibi geminin de daha hızlı batmasına neden oldu. Islahat ve Tanzimat Fermanlarında Batı’nın bize dayattığı ana düşünce etnik ve dini gruplara daha fazla hak, daha fazla demokrasi ve etnik gruplara özgürlük ile kurtulacağımız önerisiyle şimdi AB’nin yine bize dayattığı etnik ve dini gruplara özgürlük, özerklik ve federasyon isteğini yerine getirmemiz gibi. Osmanlı’nın bu son döneminde 1912-1913’te Balkan Harbinde Balkanlar’ı kaybettik. 1914-1918 yılları arasında Birinci Dünya Savaşı sırasında Türkler Galiçya’da, Kafkasya’da, Filistin’de, Irak’ta İngiliz Fransız ve Ruslarla savaşırken içerde Trabzon ve havalisinde Rum-Pontus, Doğu Anadolu’da Ermeni çetelerinin aynı sırtlanların yaralı bir aslana saldırması gibi ölüm-kalım savaşı verdi. Buradaki savaş sadece düzenli orduların savaşı değil içerdeki etnik yapıların da bu hasta imparatorluktan pay kapmak için ihanet savaşıydı. Zamanın başarılı bir güçlü devleti iken etnik gruplar ve milletlerin ayaklanmaları imparatorluk zayıflayınca aynı insan vücudunda yaşayan mikropların vücut zayıflayınca insan bedenini yemelerine benzetilebilir. Kurtuluş Savaşı Türkleri soykırımdan kurtardı 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla ordularımız terhis edilirken Sevr Antlaşması’yla Türk yurdu ve Türk milleti tarihten silinmek istenmişti ve Türk ulusu son 10 yılda oluşan savaşlardan yorgun, bitkin ve perişan durumda çıkmıştı. Buna karşı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde verilen ölüm kalım savaşıyla Türkler bir soykırımdan kurtulmuş oldu. Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti 1923-1938 yılları arasında başarılı iç ve dış politikası; ekonomik, kültürel ve sosyal yönden atılımlarıyla bütün dünyanın saygı duyduğu, can düşmanı Venizelos’un bile Nobel Barış Ödülüne aday gösterdiği bir lider konumuna geldi. Bu dönemde içimizden Yunanistan’la mübadele ile gidenlerin dışında kalan Rum, Ermeni ve Yahudiler azınlık olarak; Kürtler ve diğer etnik gruplar da TC vatandaşı olmaktan mutlu idi. Cumhuriyet döneminde bu cemaatlerin okulları, kiliseleri, hastaneleri, vakıfları ve havraları hep açık olup hiçbir baskı görmeden inandıkları gibi yaşadılar, hâlâ da yaşıyorlar. Kürtler ise TC’nin asli unsurları olarak kabul edilmiş, Türklerden hiçbir ayrım gözetmeksizin hatta Türklerden daha fazla olarak TC’nin imkânlarından yararlandılar. Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi yönettiler. Sevr’i canlandırma projesi Peki şu dönemde ne oldu da 1980-2007 Rumlar Fener Balat başpapazının ekümenik iddiasını ve Bizans’ın Konstantinapol olarak tapusunu isterken Ermeniler Osmanlı ve Türklere yaptıkları ihanetlerin ve katliamların bedeli olarak 1914’te oluşan tehcir olaylarını soykırım iddiasıyla karşımıza getirip, para ve toprak talebinde bulunmaktalar. Kürtler ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da özerklik, federasyon, ayrı millet, ayrı devlet kurmak isteklerine gittiler. Bu isteklerin esasına baktığımızda başlangıç olarak pek tabii AB ülkelerinin ve ABD’nin Türkiye’yi böl-parçala-yönet ve Sevr’i tekrar karşımıza getirme projeleri olduğunu görürüz. Ancak sonrasında, hani bir insanın kendi söylediği yalana zamanla tekrarlaya takrarlaya inanması gibi, bu dini cemaatler ve aşiretler de kendi söyledikleri yalana inandılar ve bu isteklerle karşımıza geldiler. Burada TC’den ayrılmak isteyen etnik yapıların sosyolojisini ve psikolojisini incelediğimizde bana göre şu sonuç çıkıyor: Eğer bir devlet sosyal, siyasal ve askeri yönden güçlüyse içindeki etnik yapılar da o milletin ferdi olmaktan mutlu ve huzurlu olabilir. Ancak bir devlet dünya ülkeleri arasında bu başarıyı yakalayamazsa bunun içindeki etnik yapılarda ayrılma isteği doğmaktadır. TC’nin kuruluş döneminde başarılı olduğu 1923-38 yılları arasında bu etnik yapılar dış senaryolar olmadığı sürece bir ayrılıkçı hareket olmazken 1970’lerden sonra Türkiye’nin siyasi, ekonomik, sosyal ve askeri yönden zayıfladığı dönemlerde aynı tedavi edilmiş bir verem mikrobunun vücut zayıf düştüğü zaman tekrar alevlenmesi gibi ayrılıkçı harekete geçmektedir. Burada ayrılıkçı hareketi çözmenin yolu nedir sorusu daha fazla özerklik, daha fazla demokrasi adı altında verilen tavizler değil TC’nin tam bağımsız ekonomik, sosyal, askeri ve bilimsel yönden çağdaş ülkelerin seviyesinin üstüne çıkmasıdır. Son dönemde yapılan AB Uyum Yasalarında verilen tavizler Türkiye’deki ayrışmanın ve bölünmenin önüne geçmemiş daha da arttırıcı bir rol oynamıştır ve oynayacaktır. Verilen her türlü taviz “taviz tavizi getirir” sözünün gereği olarak yeni tavizler ve yeni bölünmeler getirecektir. AB-ABD kuşatması Osmanlı’nın duraklama ve gerileme dönemlerinde nasıl ki Islahat ve Tanzimat Fermanları Osmanlı’nın parçalanmasını hızlandırmışsa AB dayatmalarıyla çıkarılan kanunlar ve uygulamalar da Türkiye’nin parçalanmasını hızlandıracaktır. Askeri yönden de ABD ve NATO’ya bağımlı olmamız etnik bölücü teröre karşı gerekli savunma ve önlemeyi yapmamızı da engellemektedir. IMF ile yapılan ekonomik antlaşmalarda Türkiye’nin özelleştirilmesi, topraklarının ve Cumhuriyetin en büyük kazanımları olan TÜPRAŞ, PETKİM, Türk Telekom gibi kuruluşların satılması ve Türkiye’nin borç batağına sürüklenmesi yine bölünmeyi hızlandıracak nedenlerdir. Sonuç olarak Türkiye askeri, siyasi ve ekonomik yönden başarılı, bağımsız bir politika güdemediği sürece içindeki etnik yapıları tutması mümkün değildir. Onun için Atatürk döneminde olduğu gibi tam bağımsız Türkiye için Milli Mücadele yapmaktan başka bir çıkar yolumuz yoktur.
|