| İlyas Salman |
Deniz’i gördüm düşümde. Mahir’i gördüm düşümde. Hemen sarılasım geldi. Sordum, yanıt alamadım. Bana benim sesim geldi. 2008 11 Ocak... Yine aynı terane... Şafakta uyanmışım, Deniz’lerin asıldığı saatte. Acı ölüm genç ölüm. Kendimi hep 6 Mayıs şafağında düşünürüm. Yargıcı, avukatı ve celladıyla korkar mıydım derim kendime. Elbet de korkarım. 7 Mayıs’ı görememek ne büyük acı! Boğazımı sıkan ip, daralan nefesim damarlarımı zorluyor. Korkmak acıkmak gibi değildir. Gülmek, ağlamak gibi değildir. Onlar 30 Mart’ta da, 6 Mayıs’ta da yarınların güzel geleceğini düşünerek öldüler. Güneşe gömüldüler. Nazım Usta, “Vaktimiz yok onların matemini tutmaya” demişti. Hayır, Nazım o anki coşkusuyla söylemişti. Her zaman vakit var. 6 Mayıs’ta üç asılmışların da, 30 Mart şafağında 10’ların da matemini tutmaya artık zamanımız kalmadı. Ankara’da Bahçelievler’de boğazı ölüm telleriyle sıkılarak öldürülen çocuklarımız ölümden korkmuyorlar mıydı? Daha güzel bir yarın için savaşanlar ölümden en çok korkanlardır. Erdal Öz “Gülünün Solduğu Akşam”ı yazarken bunu düşünmüş olsa gerek. O kitabın yayınlandığı yıllarda sevgili Erdal Öz’ü yerden yere vurmuştuk; devrimciler ölüme korkmadan giderler diye. Hangimiz Deniz’in, Yusuf’un Hüseyin’in ya da Dersim eteklerinde işkence çeken İbrahim Kaypakkaya’nın çektiği acının canhıraş çığlıklarıyla uyandık. Evet! Ser verdi, sır vermedi. Ama hangimiz düşündük o sırları nereye sakladığını? O sırları saklarken yüreğinin ana damarlarının ne kadar sıkıştığını? Acaba söylesem mi diye hiç düşünmedi mi? Hiçbiriniz onlarla yaşamadığınız için, onlar adına yazılmış şiirlerle, türkülerle, onların kahramanlıklarıyla kendinize pay çıkardınız. Biz de öyleyiz dedik. Hayır yalan! Billahi yalan. Biz öyle değiliz. Bir kez kültürel anlamda onlar gibi davranmayı beceremedik. Benim gibi düşünen herkes, her bebek, her çocuk, her genç, her moruk yaşamının daha da güzel olmasını ister. Güzel derken, güzelliği yanlış yorumlamadığımızın ayrımına varmak zorundayız. Hem kendi yaşamamızı, hem de etrafımızdaki insanların yaşamını. Açıkçası dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, her varlık özgür, uzun ve onurlu yaşasın dedik. Kendi dışımızda yaşayan insanların özgür, uzun ve onurlu yaşamasını isterken kendi ömrümüze nasıl sınırlama koyabiliriz? Şimdi ben vallahi de, tallahi de, billahi de kendi yaşamımı düşünüyorum. Kendime diyorum ki, “İlyas, evinin 1 km. aşağısında Bostancı sahili var. Belediye oraya yürüme parkuru yapmış. Gidip orada biraz yürüyebilirsin. Sigaradan zehirlenmiş akciğer bronşlarını koruyabilir, kaslarını çalışır hale getirebilirsin.” Ama Bostancı sahiline inip yürümekten korkuyorum. İki metre yürürsün, biri dost gibi sarılır, karnına bir bıçak saplar ve gider. Bu biçimde oluşan yaşam gerçeği odur ki insan acıkır. Her insan sığınacak, oturacak bir yer bulmak ister. Her insan evine ekmek götürmek ister. Her insanın yaşlandığı bir limana ihtiyacı vardır. Ve her insan uzun yaşamak ister. Ben 60’ına merdiven dayamış bir insan olarak, bin yıl yaşasam bin birinci yılı yaşamak isterim. Erdal Öz’ü bu yıl kaybettik. Aslında o kayıp değil. Bilinçsizliğimizle yok etmek istediğimiz insanlardan biriydi. 18 Mart’ta Ordu’yla, polisle karşılaştığı zaman Mahir’ler ne kadar korktular ise, idama giden Deniz, Yusuf, Hüseyin o kadar korktular. Yaşamını paranın ve mülkün garantisiyle sürdüren insanlar bu sorunu kolay kolay anlayamazlar. Yaşamın bütün güzelliklerini yaşamadan, aşık olmadan, çocuk sahibi olmadan gidenlere helal olsun. Ayıpladığım tek şey, biraz da kendileri için yaşasaydılar. Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Bağışlamak biraz teslimiyetçiliktir, biraz da kendini bağışlamaktır. Bu yazımda biraz devirmecilere takıldım. Anladılarsa helal olsun onlara. Gözlerinden öpüyorum, saygılar sunuyorum.
|