| Yekta Güngör Özden |
Günümüz Başbakanı alkışlamasa da (hiç önemi yok) 10. Yıl Marşı’nın hepimize (elbet “Ne Mutlu Türk’üm” diyen ve Atatürkçü olmakla onur duyanlara) kıvanç veren dizelerinde yansıyan atılımları, 1930’ların 10-12 dünya cumhuriyetinin en önündekilerden biri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü, gönencini, görkemini yüceliğini vurgulamaktaydı. Müdafaa-i Hukuk ruhunun, Kuvayı Milliye ateşinin zaferle sonuçlandırdığı Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın amacı tam bağımsızlık, özgürlük, ulusal egemenlik ve aydınlanma idi. “1930 Ruhu” denilebilecek soylu anlayışın temeli Anadolu İhtilâli bayrağının açıldığı 22 Haziran 1922 Amasya Genelgesi, Misak-ı Millî ve Başkomutan Meydan Savaşı utkusuydu. Mustafa Kemal Atatürk’ün öğrencilik yıllarından beri tasarlayıp 1905’de arkadaşlarına, 1908’de İvan Manilov’a, 1919’da Mazhar Müfit Kansu’ya anlattığı “Türkiye İzlencesi” cumhuriyeti, lâtin harflerini ve kadınlarımızın eşitliğini başa almıştı. 1930’da Muhtar Heyetleri ve Belediyelerde, 1934’de genelde seçme ve seçilme hakkı verilen kadınlarımızın şimdilerde, çok küçük yaşlarda az da olsa, kullanmaya başladıkları sıkmabaş anlayış değişikliğinin ve lâik cumhuriyet karşıtlığının simgesi durumundadır. Dinsel hiçbir zorunluluğu bulunmamasına karşın gerici iktidarın birleştirme ve dayanışma aracı olarak yandaşları arasında kullanılan bir gösteri örtüsüdür. Takke, uzun sakal, cübbe, şalvar, yakasız gömlek, kravatsız giyim de böyle. Şeriatçı medyanın yanında şeriat destekçisi medyada boy gösterenler “tosuncuk, dönek, besleme, çıkarcı, sapkın, işbirlikçi, destekçi, dinci, patron maşası vd.” olarak nitelendiriliyor. Yurdu kurtaran, lâik Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, Türk Mucizesi’nden sonra Türk Devrimi’yle çağdaş demokrasiyi yaşama geçiren Atatürk’ü, evrensel değerleri ulusallaştıran ilkelerini tutanları “Jakoben, baskıcı, lâikçi, lâikperest, statükocu, angut, zaptiye” diye suçlayan bozuklar türedi. Halkevleri, Köy Enstitüleri kapatıldı. Ezan Arapçaya dönüştürüldü. Demiryolları dışlandı. İmam hatip okulları çoğaltıldı. Başbakanlar kendilerinden beklenmeyen, düzeylerine yaraşmayan sözler ettiler. Tarikatçılar öne çıkarıldı. Devrim Yasaları yürürlükte olmasına karşın çiğnenmeleri umursanmadı. Aydınlar öldürüldü. Dünyadaki öbür müslüman çoğunluğun bulunduğu ülkelerdeki camilerin toplamından fazlası Türkiye’de yapıldığı için Diyanet İşleri Başkanı ve kimi müftüler artık okul yapılmasını önerdiler. Köktendinci terör büyük zararlara yol açtı. Tüm bu olumsuzluklar ve kötülükler tiksintiyle izlenirken irtica, iktidar yolunu tuttu. Gerekli, zorunlu yasal önlemler alınmadığı, yasama organındaki siyasal partiler kendilerini düşündükleri için kapatılan partilerin ardılları birbirini izledi. Kapatılacağı bilindiği için yedekleri hazır tutularak gericilik özendirildi. Silâhlı Kuvvetlere, Yargıya, Üniversitelere saldırıldı. Başta din ve vicdan özgürlüğü olmak üzere tüm hak ve özgürlüklerin en sağlıklı güvencesi olan lâiklikten ödün verildi. İhanet-i Vataniye Yasası (Cumhuriyetin 2 no.lu yasasıdır) ile Türk Ceza Yasası’nın inanç özgürlüklerinin güvencesi, sömürüsünün yaptırımı olan 163. maddesi kaldırıldı. Anayasa, seçim yasaları ve siyasal partiler yasası çağdaş içerikten, demokratik gereklerden yoksun olduğundan cumhuriyet karşıtları (elbet lâik cumhuriyet, biçimsel cumhuriyet değil) cumhuriyet yönetimini ele geçirdiler. Neden ve nasıl böyle olduk diye düşünmeye gerek var mı? Hiç kuşkusuz kimi aydınlar ve kendini aydın sananlar sayesinde. Tembellikleri, özseverlikleri, bencillikleri, aymazlıkları, kimi aşağılık duyguları, kimi boşluk ve bozuklukları, çıkarcılıkları, kıskançlıkları, ayrımcılıkları, gereksiz tartışmaları, yalnız görüş ve davranışlarına katılmadıklarına değil kendilerine karşıtlıkları, yalanları, iftiraları, yandaşlıkları, kavgaları, sapkınlıkları, bilgisizlikleri, bilgiçlik taslamaları, ukalâlıkları, gösterişçilikleri ve kimi düşkünlükleri nedeniyle. Barışçı değiller. Bırakınız tartışmayı, konuşmayı bilmiyorlar. Dayanışma duygusundan yoksunlar. Kimi yereceklerini, kimi öveceklerini belirlemeyi beceremiyorlar. İlkeli, tutarlı, kararlı, çalışkan değiller. Elbet hepsi için söylemiyorum. Çoğunluğu böyle bulduğum için eleştiriyorum. Onlar böyle olmasaydı bugün yakındığımız durumların çoğunu yaşamazdık, lâik Atatürk cumhuriyeti karşıtları iktidara gelemezdi, üniversitelerde, yargıda, yönetimde kadrolaşamazlardı. Kanımca sorumlular aydınlarla, aydın geçinenlerin, aydın sanılanların ortalıkta dolaşanlarıdır. Karşıdevrimcilerle açık-gizli işbirliği yapanlar, AB ve ABD dayatmalarını içlerine sindirenlerdir. Klik, hizip, ekip, grup vd. adlarla bölücülük yapanlar, dalkavukluğa soyunanlardır. Anlaşmayı, birleşmeyi, kaynaşmayı başaramıyorlar. Toplu çalışma, birbirini kıvandırma, özendirme güçleri yok. Birbirlerinin yüzlerine gülüp arkalarından konuşmayı mârifet sayıyorlar. Güvenilir değiller. Birbirlerine yer vermeyi, desteklemeyi, gençleşmeyi, yenilenmeyi yadırgıyorlar. Genelde, değerbilmezler. Toplum ve insan olarak bu duygumuz iyice bozuldu. Değerbilir olunsaydı en başta Atatürk’ün değeri bilinirdi. Her gün inkâr edip özel günlerde anmanın çelişkisi açık. Aydın, ilerici, Atatürkçü kesimdeki dağınıklık gericilerin gücünü oluşturmaktadır. Yoksa düşünsel ilkesel, bilimsel hiçbir ciddiye alınacak görüşleri yok. Hiçbir izlenceleri, projeleri yok. Ufuksuz, katı, değişmesi olanaksız bir topluluk. Kıskançlıkla, çekemezlikle engellemeler, kısıtlamalar, sınırlamalar, karşıtlıklar ve kimi çirkinliklerle birbirlerini güçsüz düşüren sözde aydınların, sözde ilericilerin, sözde demokratların, sözde milliyetçilerin, sözde Atatürkçülerin dolaylı katkısıyla lâik cumhuriyet karşıtları iktidar olabilmektedir. Kusur giderek dağılan kesimde. Suçlu bunlar. Sistem ya da Atatürkçülük suçlu değil. Sisteme ve Atatürkçülüğe yaraşır olmayanlar suçlu. Kendimize gelmezsek, usa, bilgiye, bilime, eğitime, ahlâk ve adalete insan hak ve özgürlükleriyle demokrasiye önem vermezsek, Atatürk’ü unutur, Atatürkçülüğü benimsemezsek, duyarlık ve özenden uzak kalırsak yarınlarda hiçbir şeyi koruyamaz, varlığımızı sürdüremeyiz. Şimdilerde kimi karşıtlar ve sapkınlar, hiçbir hukuk bilgisi olmayanlar kendilerinin yazdıklarını unutup her yurttaşın doğal hakkı bulunan eleştiriler için muhbirliğe soyunuyorlar. Kimileri de büyüklenme içinde gruplar oluşturup toplantılar, geziler düzenleyerek çıkışlar yapıyor. İlkelerde anlaşanların birleştirilmesi düşünülmüyor. Önce davranmak, önde olmak, üstünlük güdüleri yeni boşluklar ve zayıflıklar getiriyor. Dayanışma ve toplu-birlikte davranma duygusu yok. Çekemezlik ve kendini her şey sanma ilkelliği sürdükçe sorunlar bitmez, yakınmalar kesilmez.
|