3 Kuruş bile çok...
Tayyip Erdoğan 2000 yılında bir konuşmasında aziz şehitlerimiz için “kelle”, teröristbaşı Apo için de “sayın” kelimesini kullandığı için mahkum oldu. 14 Ocak 2000 tarihinde Avustralya’da SBS radyosuna verdiği bir röportajda kendi mahkumiyeti ile Apo’nun mahkumiyetini karşılaştırarak, “Şimdi ben burada sayın Öcalan’ın durumuna gelmek istiyorum. Sayın Öcalan düşüncelerinden değil, şu an almış olduğu kellelerin hesabını veriyor. Bense düşüncemden dolmayı dört ay hapis yattım. Aramızdaki fark çok büyük” demişti.
Avukat Kemal Kerinçsiz’in 60 şehit ailesi adına yaptığı suç duyurusu üzerine açılan davayı karara bağlayan Kartal 2. Sulh Hukuk Mahkemesi, Tayyip’i 3 Ykr’lik tazminata mahkum etti. Mahkemede avukatı, Tayyip’in ettiği lafları “dil sürçmesi” olarak savunmaya çalışırken, dava açan şehit ailelerini de “fırsatçı” olarak niteledi. Mahkeme, Tayyip’i 3 kuruşluk tazminata mahkum ederken yazdığı gerekçeli kararla da ders verdi. Gerekçeli karar özetle şöyle:
“Şehitlik bu toplum için bu kadar önem arz ederken, toplumu yönetme iddiasıyla ortaya çıkan insanların, bu vatanın şehitlerinden ‘kelle’ olarak bahsetmesinin toplumda büyük infiale yol açtığı anlaşılmıştır. Çanakkale Savaşlarında ölen insanlar için her yıl Çanakkale’de anma toplantısı düzenleyen Avustralya gibi bir ülkede, bir siyasetçinin, ülkemizin şehitlerinden bahsederken daha itinalı konuşması gerekirken ve aynı konuşma bütünü içinde teröristbaşı Abdullah Öcalan’dan bahsederken sürekli ‘Sayın Abdullah Öcalan’ derken, Türkiye Cumhuriyeti’nin devamı için can veren ve artık Türk halkından sadece saygı bekleyen vatan şehitleri için toplum içinde hakaret içeren bir söz olarak nitelenen ‘kelle’ tabirinin kullanılması dil sürçmesi olarak kabul edilemez. Çocuklarını bu vatan için şehit olarak vermiş insanların devletten ve devlet adamlarından tek beklentisi, şehitlerine saygı gösterilmesidir.”
Mahkemenin yukarıda özetlediğimiz karar gerekçesi, okuduğunu anlayabilecek kapasitedeki her insan için bir ders aynı zamanda. Ama Tayyip bu karardan pek ders almışa benzemiyor. Kararın ilan edilmesinden sonra AKP’nin grup toplantısında kararı değerlendiren Tayyip, verilen cezayı beğenmezken mahkemeleri de zan altında bıraktı. “Siyasetçiye hakaret, hep ‘ağır eleştiri’ olarak değerlendiriliyor. Ben, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıyım. Şahsımla alakalı dava açıldı. Neymiş, birisine ‘sayın’ demişim. Bundan dolayı açılan dava da, 3 kuruşluk manevi tazminat davası. Niye? Acaba diğerleri tutar mı tutmaz mı? Şu olaya bak, 3 kuruşluk manevi tazminat. Ne demek bu? ‘Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını ben manevi tazminata mahkum ettirdim.’ Olmaz böyle şey” derken, kararı veren mahkeme ile ilgili olarak da, “Ceza alıyorsam, bu cezaya inanmalıyım. Demeliyim ki ‘Bu ceza haklı, çekmeliyim.’ Hukuk bu kadar zedelenmemeli. Eğer ben manevi tazminata mahkum edileceksem, bunun hakkı verilir. Yoksa nefislerimizi tatmin için bu tür kararlar verilmez” dedi.
Tayyip’in yargı ile ilgili daha önceden yaptığı açıklamaları da bildiğimiz için bu tavır bizi pek şaşırtmadı. Ama verilen 3 kuruşluk tazminatı niye beğenmediğini anlayamadık doğrusu. Demek ki dava açanlar sizi değerlendirip ona göre bir talepte bulunmuşlar.
Bir de kalkıp, “Birisine ‘sayın’ dedik diye bize dava açıyorlar” diyorsunuz. Birisi dediğiniz kişinin 24 yıldır ülkeyi kana bulayan bir terör örgütünün başı olduğundan haberiniz yok mu?
Aslında size üç kuruşluk tazminat bile çok ama ne yaparsınız aziz şehitlerimizin aileleri böyle uygun görmüşler. Siz hâlâ gidip Diyarbakır’larda “Kürt vatandaşlarım” diye halka hitap edip bölücülüğe devam edin.
Bunun da hesabı mahkemelerde sorulur elbet.
Ama bu mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesi mi olur yoksa İstiklal Mahkemesi mi, onu zaman gösterecek.
Ama bunun bir başlangıç olduğunu sakın unutmayın.
|
Yüksek Öğretimi Katletme (YÖK) Başkanı
Gerek atanması gerekse de atandıktan sonra yaptığı çıkışlarla gündemden hiç düşmeyen yeni YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, yaptığı son çıkışla da oldukça tartışılacağa benziyor.
Göreve atandığının ertesi günü yaptığı “Tüm yasaklar kalkacak” açıklamasından sonra rengini belli eden “ılımlı” başkan Özcan, daha sonra da TBMM Başkanı Köksal Toptan’ı ziyareti sırasında açık kalan mikrofonların azizliğine uğrayarak Gül ve Tayyip’le aralarında geçen bir diyalogu -istemeden de olsa- bizimle paylaşmıştı. Toptan’ın, zaman zaman eleştiriler konusunda Özcan’ın konuşma yapmasını isteyerek, “Arada sırada bu konularla ilgili katılım için cevap da vermek lazım” şeklindeki sözlerine Özcan’ın cevabını hepimiz hatırlarız: “Aynısını konuştuk bunların. Sayın Cumhurbaşkanı tavsiye etti. Başbakan ‘Aman hocam’ dedi. ‘Dikkat’ dedi, ‘Bir şey söylersin, ipimizi çekerler.”
YÖK Başkanı’nın son icadı ise devlet üniversitelerini paralı eğitime geçirmek. Devlet üniversitelerini paralı yapmak istediklerini söyleyen Özcan, “Amaç, sadece belli sayıda insanı üniversiteye taşımak olabilir” demiş. YÖK tarafından kurulan Ulusal Öğrenci Konseyi’nin genel kurulu sonrası bir öğrencinin sorduğu “Herkes üniversite mezunu olmalı mı?” sorusunu yanıtlayan Özcan, “Hayır olmamalı, okullar bedava. Bu hiçbir yerde görülmemiştir. Şunu yapmak istiyoruz: Üniversiteleri paralı yapalım, isteyene de kredi ve burs verelim. Hiç olmazsa üniversiteler ayağının üzerinde dursun. ABD’de olduğu gibi, mezuniyetten sonra ödesin. Bunun ideali belli sayıda insanı üniversiteye taşımak. Diğerlerini yüksek teknik okullara ve yüksek meslek okullarına yönlendirmek, böylece ara eleman ve istihdam sorunu da çözülür” cevabını vermiş.
Şimdi YÖK’ün yeni “patron”unun laflarını neresinden düzeltsek bilemiyoruz. Adam bütün sorunu kafasında çözmüş. Üniversiteyi paralı yapalım ki herkes yükseköğretim hakkından eşitçe faydalanamasın. Bu çıkışı, YÖK Başkanı’nın ve temsilcisi olduğu zihniyetin halk düşmanı karakterini ortaya koyan önemli örneklerden biri olarak tarihe geçecektir. İlla ki üniversite okumakta direniyorsa en az yıllık 8-10 bin YTL para alalım. Bunu karşılayamayanlara kredi veririz, onlar da mezun olunca bize geri dönerler. Kredi ve Yurtlar Kurumu’ndan burs ve kredi alanlarla, onların birkaç katı alamayan öğrenciyi karşılaştırdığımızda zaten bu önerinin gerçekleşemeyeceğini anlıyoruz. Bu bir kere eğitimde eşitlik ilkesine aykırıdır. İkinci olarak da Anayasa’da yer alan ve devletin niteliklerinden biri olan sosyal hukuk devleti ilkesiyle de çelişen bir açıklamadır. Öğrenciler arasında ayrıcalıklı bir sınıf yaratacak ve öğretimin de kalitesizleştirilmesine neden olacaktır. Ayrıca üniversiteler üzerindeki devlet denetimini de ortadan kaldırarak üniversitelerde türbanın da önünü açacaktır. Nasıl ki özel Fatih Üniversitesi’nde öğrencinin türbanına karışılmıyorsa, yarın bir gün özel İstanbul Üniversitesi’nde de öğrencinin türbanına karışılamayacaktır. Hem böylelikle Şeriatçılar çocuklarını ABD üniversitelerine değil, daha ucuz olan Türkiye’deki özel üniversitelere gönderecekler.
Parası olanı üniversiteye alıp, parası olmayanı da meslek yüksek okullarına yönlendirme niyetinde olan YÖK “patronu”na bir de hatırlatma. Meslek liselerinden mezun olanların, mezun oldukları bölüm doğrultusunda tercih yapmaları halinde bu öğrencilerin meslek yüksek okullarına girmeleri için her türlü kolaylık sağlanıyor. Türkiye’de bir istihdam sorunu olduğu doğru ancak bu sorunun nedeni bir tek nedeni, üniversitelerin yeterince ara eleman yetiştirememesi değil. AKP iktidarının uyguladığı ekonomik programdan kaynaklanıyor. Ülkeye yatırım yapmak yerine var olan kurumların özelleştirilmesine dayanan bir ekonomik programınız varsa, yetiştirmeye çalıştığınız ara elemanı nerede değerlendireceksiniz ki?
Yani Özcan’ın yeni getirdiği öneri bir bakıma YÖK zihniyetini yansıtırken, diğer yandan da AKP’nin zihniyetine ayna tutuyor. Çünkü paralı eğitim tartışması öteden beri neredeyse her yıl yapılır. Daha önce YÖK Başkanlığı yapan o pek Atatürkçü zatlar bile paralı eğitimi savunmuşlardı. Ancak yeni YÖK “patronu”nun bu çıkışı ile birlikte ilk defa bir YÖK Başkanı bu kadar açıktan Amerikan sistemine geçilmesi gerektiğini belirtmiş oldu. Biz de bu son çıkışından sonra Yusuf Ziya Özcan’ı Yüksek Öğretimi Katletme (YÖK) Başkanı ilan ettik.
|
Özkök yine sahnede
Hangi Özkök mü? Tabii ki Genel Kurmay eski Başkanı Hilmi Özkök. AKP’nin ne zaman başı sıkışsa imdadına koşan komutan. Son dönemin kadrolu Milliyet gazetesi röportajcısı. Özkök’ün AKP’ye son desteği ise hepimizin malumu olan sınırötesi operasyon ve PKK’ya af tartışmalarında oldu.
Operasyon konusunda haftalardır yürütülen Amerikancı propagandayı tekrar eden Özkök, hükümeti de yürüttüğü başarılı diplomasiden dolayı kutluyor.
“Hükümetin bu son süreçte yaptığı girişimler diplomatik yönden başarılı olmuştur. Dünya kamuoyunun desteği bizim için ne kadar olumlu ise, PKK açısından o kadar olumsuzdur. PKK ilk kez kendisine ümit veren çevrelerden tepki almıştır. Onların desteğini yitirmiştir. Aslında hata üstüne hata yapıyor. Bu şiddet eylemleriyle içeride hâlâ güçlü olduğu mesajını verdiğini sanıyor ise de uluslararası kamuoyunda büyük tepki topluyor. Milli bir davada olması gereken durum ne ise şu anda tam o oluyor. İtidalle, başarıyla yürütülen bir süreç görüyoruz şu anda. Bu arada 3-5 terörist öldürülüyor gibi yaklaşmamak lazım. Şu andaki süreç, diplomatik, politik ve stratejik bir başarıdır” diyen Özkök, hükümetin ABD ile ortaklaşa PKK’nın siyasallaştırılması harekatına bu kez de dışardan destek oluyor.
2004 yılında askerlerinin kafasına ABD tarafından çuval geçirilirken susup oturan ve kendi tabiriyle “kötünün iyisi”ni tercih eden Özkök, anlaşılan bu kez de Amerikan planına karşı Türk Milleti’nin değil Türk düşmanlarının yanında saf tutuyor. Ordu’nun ABD-AKP planına dahil olmasını, “Hükümetle Silahlı Kuvvetler’in birlikte çalışması, tam olması gerektiği gibi gidiyor. Hükümet ve Silahlı Kuvvetler büyük bir hükümete yakışır şekilde davranıyor” sözleriyle onaylayan Özkök, “PKK’nın idam fermanı onaylandı” türünden Amerikancı propagandalara da kanmış gözüküyor.
AKP hükümetinin teröristlere yönelik çıkarmayı planladığı af yasasına da değinen Özkök, hükümetin bu çabalarının çok önemli olduğunu vurgulayarak desteklerken bir uyarıda da bulunmayı ihmal etmiyor: “Yasanın adı bile önemli. ‘Pişmanlık Yasası’ dedik, ama oradan ayrılacak olanlar pişman olmuş görünmek istemiyorlar. Örgütten kurtulanların yüzünü bile kurtarmak gerekir. Yasanın adı çok önemli. Bu tür önerileri kestirip atmamak gerekiyor. Mevcut kanun canlandırılabilir ya da yerine başka bir şey getirilebilir.”
Özkök, başına çuval geçirilen askerlerinin gururlarını bu kadar düşündü mü merak ediyorum. Teröristlerin gururunu bu kadar düşünen bir asker görülmüş duyulmuş şey değildi. Böylece Özkök bu anlamda da Amerikancılığın sınırlarını zorlayarak aradan sıyrılıyor. Tarih bunların hepsini yazmaya devam ediyor. Teröre karşı tüm varlığıyla mücadele eden Türk Milleti’ni de, düşman propagandası yapan sözde komutanı da.
|
..kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... |
 Seçimler öncesinde merkez sağın umudu olarak birleşme çabalarına girişen Doğruyol Partisi (DYP) ve Anavatan Partisi (ANAP), 5 Mayıs 2007’de kendilerini feshederek Demokrat Parti (DP) adı altında birleşerek seçimlere tek parti çatısı altında katılma kararı almışlardı.
Ancak seçimlerin hemen öncesinde ANAP’ın desteğini çekmesiyle Mehmet Ağar liderliğinde seçimlere tek başına girerek baraj altında kalmıştı. ANAP’ın ittifaktan neden çekildiği bugün bile tam olarak anlaşılamazken, seçim sonrasında yapılan değerlendirmelerde AKP’nin önünü açmak için Erkan Mumcu’nun ittifakı dağıttığı iddiaları ortaya atılmıştı.
Seçimlerin yapıldığı 22 Temmuz günü sonuçların büyük oranda belli olduğu saatlerde bir basın toplantısı düzenleyen DP Genel Başkanı Mehmet Ağar, başarısız sonucun sorumlusu olarak kendini göstermiş ve istifa ettiğini açıklamıştı. Ağar’ın sözde çekilmesinden sonra partinin başına kimin geçeceği tartışmaları alevlenmeye başlamıştı. Daha sonra ortaya çıkan Ağar, genel kurula kadar genel başkanın kendisi olduğunu bildirmişti. İşte aylardır devam eden tartışma geçtiğimiz hafta son buldu ve DP genel başkanına kavuştu.
Aradan geçen aylar boyunca genel başkanlık üzerine partide etkili olmak isteyen çevreler çeşitli senaryolar ve ortaya sürmeye çalıştıkları genel başkan adayları ile ağırlıklarını koymaya çalıştılar. İlk olarak gazeteci Nevval Sevindi adaylığını açıklamıştı. Diğer genel başkan adayları arasında, seçimlerde milletvekili adaylığı için adı geçen ATO Başkanı Sinan Aygün’ün ismi telaffuz edildiyse de Aygün genel başkanlık yarışına katılmadı. Bir ara Hüsamettin Cindoruk, Ağar tarafından aday gösterildiyse de daha sonra adaylıktan çekildi. Hatta bir ara Tansu Çiller’in bile genel başkan adayı olacağı söylentileri dolaştı ama Çiller aday olmadı.
6 Ocak tarihinde yapılan 4. Olağanüstü Kongre sonucunda partinin genel başkanlığına Tansu Çiller’e yakınlığıyla bilinen Süleyman Soylu seçildi. Ancak DP’nin 4. kongresi, seçilen genel başkanıyla değil, veda eden eski genel başkan Mehmet Ağar’ın yaptığı konuşmayla gündeme geldi. Veda konuşmasında kendi başarısızlığının faturasını, Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan 2007 tarihinde yayınladığı bildiriye çıkaran “Düzovacı” Ağar, “E-muhtıra siyaset zeminini alt üst etmiştir. Siyasete konan ipotekle AKP ve CHP’ye gün doğmuştur” dedi.
Genel Müdürlüğüne uzun uğraşlar sonunda İbrahim Şahin’in atanmasının ardından yayıncılık alanında “atağa” geçen TRT, yeni açılımlarla AKP çizgisinde ilerlemeye devam ediyor. Geçen yıl hükümetin kararları doğrultusunda farklı dil ve lehçelerde yayına başlayarak bir ilke imza atan TRT, önümüzdeki dönemde aralarında Ermenicenin de bulunduğu 8 dilde yayına geçmeyi planlıyor. TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’in üzerinde uzmanların çalışması için talimat verdiği proje için Devlet Bakanı Mehmet Aydın da yeşil ışık yaktı. Konu ile ilgili bir televizyon programında açıklama yapan Mehmet Aydın, “Neden olmasın?” dedi. Ermenistan’ın Türkiye’nin komşusu olduğunu, iki ülke arasındaki diplomatik ve siyasi sorunlara karşın Türkiye’ye ilgi duyulduğunu savunan TRT yöneticileri de, “Ermenice yayın yapılması bizim açımızdan bir kompleks meselesi değil. Özellikle 1915 olayları ile ilgili tarihi çarpıtan tek yanlı propagandalar karşısında, Ermeni diasporasına karşı kendi tezlerimizi daha iyi anlatabiliriz. İki ülke halkının ortak tarihi birikimini ön plana çıkararak yakınlaşmasını sağlayabiliriz” yorumunu yaptılar.
İki ülke arasında herhangi bir siyasi, ekonomik, kültürel ilişki bulunmamasına rağmen AKP iktidarının ve TRT’nin böyle bir hamle yapması bazı çevreler tarafından yakınlaşma çabaları için olumlu bir adım olarak değerlendirildi. Ancak bu çevrelere şunu hatırlatmak isteriz ki, Ermenistan’ın Türkiye ve Türkler hakkındaki asılsız iddialarından dolayı iki ülke arasındaki ilişkiler dondurulmuş durumdadır ve Ermenistan bu asılsız iddialardan vazgeçmediği sürece de yeniden başlaması mümkün değildir. Daha geçenlerde toplanan Ermenistan Meclisi Türkiye’nin önüne 14,5 milyar dolarlık soykırım faturası koydu. 301. maddenin kaldırılmasını ve Türkiye-Ermenistan sınırının Sevr Antlaşması’na göre düzenlenmesini talep etti. Bizimkiler de karşı atak olarak TRT’de Ermenice yayına başlayarak bu propagandaları kendi dillerinde yapma fırsatı vermeyi düşünüyorlar.

Halil Altuntaş |
|
Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi Doç. Dr. Halil Altuntaş, yaptığı bir araştırma ile insanın 5 paralık ya da 3 kuruşluk olmadığını kanıtladı. Diyanet Avrupa dergisinin son sayısında yayınlanan “İnsanın Değeri” başlıklı makalenin amacı “insanı her iki dünyada mutlu kılacak ahlaki yapıya kavuşturmak”mış. Yayınlanan makaleye göre Altuntaş, insanın değerini şöyle hesaplamış:
“İnsan vücudu yüzde 65 oksijen, yüzde 18 karbon, yüzde 10 hidrojen, yüzde 3 azot, yüzde 1.5 kalsiyum, yüzde 1 fosfordan oluşuyor. Çok düşük oranlarda başka elementlerin varlığı da söz konusu: Potasyum, sülfür, sodyum, klor, magnezyum, demir, iyot... Maddi biyolojik yapımızın varı yoğu bu... Yaratıcı kudret, toprak kökenli bu elementlere harika bir plan ve ölçü ile bu mükemmel yapıyı ortaya koyuyor. Maddi yapıyı insana çevirecek ilahi projeyi hesaba katmadan konuşursak şöyle bir tablodur bizi karşılayacak olan: Orta boyda ve orta kilodaki bir insanın vücudunu oluşturan bu maddelerin toplam değeri 4.5 dolardır.”
Böyle bir araştırma nereden esti diye soranlara da, “insanı sadece maddi yapısı ile yani materyalist bir bakışla” incelediğini belirtiyor. Din İşleri Yüksek Kurulu’nda çalışanlar ne zamandan beri materyalist bakış açısıyla bir şeyleri açıklamaya çalışıyorlar bilemiyoruz ama dolar kuruna geçtikleri kesin.
|
|