14.01.2008/Sayı:169
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Ekonomi Prof. Dr. Cihan Dura

Cerattepe elden gidiyor

Cerattepe elden gidiyor Emperyalizm girdiği ülkeyi ekonomik açıdan sömürmekle kalmaz, aynı zamanda onun kültürünü, sosyal yapısını, doğasını da tahrip eder. Bu yıkımları özellikle AKP döneminde Türkiye’de de yaşıyoruz. Birçoğu arasından, trajik bir örneği Cerattepe felaketidir (Kaz Dağları örneği için bakınız: www.cihandura.com). Yeşil Artvin Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Erdoğan Gazihan anlatıyor:

Cerattepe, yeşil Artvin’in hemen tepesinde yer alıyor. Dünyanın, en yaşlı ve en zengin bitki örtüsüne sahip 25 bölgesinden biri. Avrupa ve Kafkas bölgesinde doğal yaşlı ormanların en yoğun olduğu, Kafkas ekonomik bölgesinin en önemli uzantısı durumunda. Onlarca endemik bitki türü ve özel hayvan türleri ile Türkiye’deki iki kuş göç yolundan da birinin uğrak yeri. Bugün ne yazık ki doğa düşmanı faaliyetlerin en acımasızlarından birine sahne oluyor. 1990’ların başında siyanürle altın çıkarmak üzere Cerattepe’ye yabancı sermayeli Cominco Madencilik şirketi geliyor. Ancak Artvinlilerin şiddetle karşı koymaları üzerine şirket geri adım atıyor. Ancak Cominco Madencilik, maden işletme hakkını Kanadalı Inmet Mining şirketine satıyor. Bu şirket daha kurnazca bir yol seçiyor: Altın madeninin çıkarılmasını kolaylaştırmak için önce bakır madeni çıkartmaya karar veriyor. Böylece ilk aşamada bakır madenciliği sebebiyle orman alanı tahrip edilecek, ikinci bir aşamada ise Cerattepe’de altın madeni çıkartmak daha kolay olacaktır. Ancak, bu planlara karşı Türkiye’de pek sık görülmeyen bir dayanışma gösteren Artvinliler, yine karşı çıkıyor, kenetleniyor, mücadelelerine devam ediyorlar.

Ne var ki yasalar Kanadalı şirketten yana. AKP milletvekillerinin marifetiyle çıkarılan Maden Kanunu ile, bu kâr hırsından gözü dönmüş şirketlerin önüne geçmek, neredeyse imkânsız. Artık AKP iktidarı sayesinde uluslararası şirketler adı geçen kanundan güç alarak ormanımızı, suyumuzu, toprağımızı, insan ve kültürümüzü hesaba katmaksızın istedikleri gibi faaliyette bulunabiliyor. Görüyor musunuz “demokratik” seçimlerin sonucunu!...

Cerattepe’de altın aranmasına neden karşı çıkılıyor? Pek çok sebebi var. En önemli ve çarpıcı olanları şöyle sıralayabiliriz:

-Yaşlı ormanlarla kaplı Cerattepe’de yapılacak madencilik, doğayı, suyu, toprağı, kısaca insanın yaşam alanlarını kirletecek ve yok edecektir.

-Zaten çok sarp ve dağlık bir arazi yapısına sahip olan Artvin’de, bu faaliyetlerde kullanılacak dinamit patlatmaları, ormanlık alanların yok edilmesi, orman içerisinde yeni yolların yapılması gibi müdahaleler sonucu heyelan (kayma) tehlikesi artacaktır.

-Çıkarılacak madenin ülke ekonomisine esaslı bir katkı yapmayacağı açıktır. İşte kuvvetli bir kanıtı: Maden üretiminde devletin hakkı, kâr miktarı üzerinden yüzde 2 gibi çok komik bir düzeyde. Üstelik kâr miktarı şirketin kendi beyanına göre belirleniyor [Deniz Som, Cumhuriyet, 21.10.2007].

Benim yorumum şöyle: Cerattepe olayı AKP iktidarının ülke ekonomisine verdiği yüzlerce zarardan sadece biridir. Bu partiyi yeniden ülke başına bela edenler, aslında kendilerine zarar verdiklerinin farkına varmalı, bu hükümeti bir an önce iktidardan indirmenin yollarını aramalıdır. Aksi halde bu gidişle ortada Türkiye diye bir ülke kalmayacaktır. AKP milletvekillerinin çıkardığı Maden Kanunu Türkiye’de “demokrasi” denilen rejimin, gerçek demokrasi olmadığını göstermektedir. Çünkü gerçek demokrasinin ölçütü, rejimin -yerli ve yabancı bir mutlu azınlığın değil- daima halk kitleleri lehine uygulamalara imkân tanımasıdır.


Türkiye işsizlikte ön sıralarda

Türkiye uzun süreli işsizlik artışında OECD beşincisiAnkara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenci iken, İktisadın ilk bilgilerini Değerli Hocamız Sadun Aren’den aldım. Okuttuğu kendi kitabının ilk sayfalarında şu cümle yer alıyordu: “Bir ekonominin başarısı her şeyden önce, ülke insanlarına iş alanı açma derecesiyle ölçülür.” Bu sözü hiç unutmadım ve zamanı gelince ben de kendi öğrencilerime aktarmayı görev bildim. Şimdi Türkiye ekonomisine, bu ölçüt açısından bakalım. Görünen, AKP hükümetinin muazzam başarısızlığıdır. Kanıtlarını aşağıda veriyorum. Kaynağım, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) 2007 Yılı İstihdam Raporu’na dayanarak yaptığı bir değerlendirmedir. Buna göre:

-Türkiye 28 OECD üyesi ülke içinde uzun süreli işsizlik oranı artışı bakımından 5. sırada yer almaktadır. “Uzun süreli işsizlik oranı” 1 yıl ve daha uzun süredir işsiz olan kişi sayısının, toplam işsiz sayısına oranıdır.

-Uzun süreli toplam işsizlik oranı Türkiye’de -AKP’nin ilk iktidar yılı olan- 2003 yılında yüzde 24.4 iken, 2006’da yüzde 35.8’e yükselmiştir. Başka bir deyişle uzun süreli işsizlik oranı üç yılda 11.4 puan artmıştır. Oysa aynı dönemde OECD genelindeki işsizlik artış hızı sadece 1.3 puandır.

-Bundan başka Türkiye’de uzun süreli kadın işsizliği oranı da aynı dönemde yüzde 30.9’dan yüzde 44.2’ye yükselmiştir.

-OECD’nin “Bilim, Teknoloji ve Endüstri 2007” raporuna göre ise üye ülkeler arasında Türkiye yüzde 12.5 ile üniversite mezunu işsizler açısından birinci sırada. İşsiz kadın üniversite mezunu sıralamasında da Türkiye yine birinci sırada.

Türkiye’de işsizlik oranı neden yüksek? Türkiye neden yeterli ölçüde yeni iş alanları açamıyor? Çünkü Türkiye’nin sanayileşmesi engellenmiştir. Merkez ülkeleri kendi işsizlik oranları artmasın diye Türkiye gibi Çevre-ülkelerin sanayileşmesini çelmeliyor. Merkez ülkelerinde iş alanı açılması, bizim gibi ülkelerde işsizliğin artmasına bağlı. Niteliksiz emek bir tarafa, Türkiye kıt kaynaklarını ayırarak yetiştirdiği nitelikli insanları bile çalıştıracak yeterli miktarda iş alanı açamıyor. Bu da doğal olarak istatistiklere işsizlik oranının yükselmesi olarak yansıyor. İkinci sebep ise, Merkez ülkeler karşısında eğilip bükülen, teslimiyetçi bir tutum takınan, AKP gibi hükümetlerdir. Bunlar Derin-Merkez’in çıkarlarını koruyan “Korkunç Üçüzler”in, kendilerine dikte ettiği politikaları uygulamaktadır.


Yabancı sermaye yeni yatırım yapmıyor

World Investment ReportTürkiye’ye geçen yıl gelen yabancı sermaye yeni yatırıma (sıfırdan yepyeni fabrika kurmaya) fazla itibar etmiyor. Bir kanıtı şudur: UNCTAD’ın bir raporuna göre 2006 yılında Türkiye’de doğrudan yabancı sermaye yatırımları sayesinde sadece 84 yeni tesis kurulmuştur. Buna karşılık aynı veri Suudi Arabistan’da 97, Brezilya’da 145, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 282, Bulgaristan’da 286, Romanya’da 362, Hindistan’da 981, Çin’de 1378’dir. Bu konuda Çin ve Hindistan’la rekabet etmeyi düşünmek abestir ama çevremizdeki ülkelerden Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bulgaristan ve Romanya’nın gerisinde kalmamız anlamlıdır.

Yabancı sermayenin bu özelliği işsizliğin yüksek boyutlarda olduğu Türkiye açısından çok ciddi bir sorundur.

Bir diğer önemli nokta şudur: Türkiye’ye gelen yabancı sermaye, zaten mevcut olan tesisleri satın almaktadır. Ne katma değere, ne de istihdama hiçbir olumlu etkisi yoktur. Aslında bu tür yatırımlara “plasman” demek gerekir. Çünkü satılan tesisin, sadece sahibi değişmiş olmaktadır. Buradan, yabancı sermayenin gözlerden kaçırılan çok olumsuz bir etkisine ulaşıyoruz:

Yabancı sermaye zaten mevcut bir Türk tesisini satın alınca, millî servetimiz başka bir ülkenin lehine azalmış olmaktadır.


Bankacılık sistemimiz güçlenmiş

IMF: Mali sistem güçlendi ancak dikkatli yönetilmeliUluslararası Para Fonu’na (IMF)göre Türk bankacılık sistemi, son 5 yılda belirgin bir şekilde güçlenmiş ve bu süreç devam etmekteymiş. IMF uzmanlarının, Türkiye ekonomisinin Mayıs 2007 tarihine kadarki gelişmelerini ele aldığı raporda şöyle deniyor: Türk bankacılık sistemindeki güçlenme devam ediyor. Bankacılık sektörü, eskiden olduğu gibi kamuyu finanse etmekten çok, artık reel ekonomiyi finanse ediyor. Bu, Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınması açısından çok önemli. Türk bankacılık sektörü, yeniden yapılanmanın ardından mâli yapısını güçlendirdi ve banka birleşmeleri, Türk bankacılık sisteminin küresel bankacılık sistemine entegre olmasını kolaylaştırdı.

Yazılarımda sık sık vurguladım: IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü ile birlikte, Emperyalizmin “Korkunç Üçüzler”inden biri. Bu üç kuruluş Batı emperyalizminin çıkarlarının, dünyadaki bekçileri. Eğer bunlar bir ülke hakkında, örneğin Türkiye hakkında öğücü ifadeler kullanıyorlarsa, orada durup düşünmek lazım. Çünkü işler kesinlikle Türkiye’nin değil, Emperyalizm’in, AB-D’nin, onların ulus ötesi şirketlerinin lehine gelişiyor demektir. Yukardaki IMF’nin değerlendirmesi de öyle. IMF’nin “yeniden yapılanma” dediği nedir? Esas itibariyle bankalarımızın mülkiyetinin yabancıların eline geçmesi demektir. Bir ülkede bankacılık sektörü, hem de birkaç yıl içinde yabancıların eline geçtiyse ve bu eğilim devam etme istidatı gösteriyorsa, o ülkede artık millî bankacılıktan söz edilemez. “Yeniden yapılanma” derken, IMF aslında şunu demek istiyor: Türkiye’de işlerimiz yolunda.. Şirketlerimiz -planladığımız gibi- Türk bankacılığını ele geçiriyor. Oran şimdiden %40’ın üzerinde. Birkaç yıl sonra tamamına sahip oluruz. Türkiye’de bankacılığı -Atatürk’ten sonra- yeniden ele geçirmek üzereyiz.

Peki bu değişimin anlamı ne? Bizim insanımız, yabancıların dediğine büyük değer verir; öyleyse bırakalım, yanıtı bir Amerikalı versin: İstanbul’da bir iş yemeği... Yemeğe Amerikalı bir işadamı da davetli. Soruyorlar Amerikalı işadamına, “Irak’ta ne işiniz var sizin” diye. Hiç düşünmeden yanıtlıyor: “Biz, ulusal çıkarlarımız gereği oradayız.” Verilen karşılık, ister istemez bir başka soruyu getiriyor peşinden: “İyi de, biz Türklere diyorsunuz ki, “Ulus devletin zamanı geçti. Vazgeçin bu sevdadan”. Ama kendi ulusal çıkarlarınız söz konusu olunca, onları koruyup kollamayı çok iyi biliyorsunuz. Bu bir çelişki sayılmaz mı?” Amerikalı işadamı hiç çekinmeden “Siz millet değilsiniz ki” deyiveriyor. Karşısındakilerin kaşlarının çatıldığını görünce de ekliyor: “Bankalarını yabancılara satan bir toplum, milletten sayılmaz!”


Müteahhitlere tüyo: Ört eşini, kap işi

Dengir Mir Mehmet Fırat: Vekilim yalan söylüyorAKP’nin kurucu üyelerinden, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın danışmanlarından Kütahya Milletvekili biri, katıldığı bir söyleşide “devletten iş almak isteyen müteahhitlerin eşlerinin ‘kapanmaya’ başladığı” iddiası hakkında görüşü sorulunca, bakın nasıl bir yanıt vermiş: “Evet tabii ki öyledir. Elbette iş alacaksa, iş yapacaksa kendine çeki düzen verecektir insan. Biri bir şey yapacaksa, bir şey becerecekse, bazı konularda uyum sağlamaya kendini hazırlamalıdır. Yani düşünün, bir üniversite mezunu iş için bir yere başvurduğunda, en azından kravat takması, oraya düzgün gitmesi, düzgün konuşması onun işe alınıp alınmamasını etkileyecektir. O işi alması ve sonuçlandırması için başarılı olabilmesi için, kendisine karşısındaki insana göre çeki düzen verecektir.”

Nereden nereye geldik, koskoca Atatürk Türkiye’si bunları da mı görecekti? Bu olay neler düşündürmüyor ki insana, ne yorum kapıları açmıyor ki…

-Birincisi, “şecaat arz ederken, merdi Kıpti sirkatin söyler.”

-Demek ki bu ihaleleri zaten kendilerinden olan insanlara haydi haydi veriyorlar; peki ya bilimsel ölçütler, ya kamu yararı? Kimin umurunda!

-Üçüncüsü, AKP kadroları kendi politik hedeflerine başkalarına ekonomik çıkar sağlayarak ulaşıyorlar; ama kendi kaynaklarını değil, devlet kaynaklarını, yoksul halkın kaynaklarını kullanarak. Bundan şu sonuç çıkıyor: Amerikan dayatması demokrasi rejimi Türkiye’de Cumhuriyetimizi çökertme aracına dönüşmüştür. Recep Tayyip ve adamları çok sinsi bir taktik uyguluyor: 28 Şubat’tan büyük ders aldılar; çok büyük, ses getirici hamlelerden uzak duruyorlar. Atatürk Türkiye’sini adım adım, usul usul değiştiriyorlar. Uyguladıkları taktikte kuşkusuz Amerikalı dostlarının da katkısı var.

-Dördüncüsü, AKP’nin bu uygulaması kuşkusuz, müteahhitlikle sınırlı değil. Diğer birçok alanda da devlet imkânlarını kullanarak insanlarımızı zorla kendilerine benzetiyorlar; eğitimde, sanatta, sporda, kültür faaliyetlerinde… Tabiî başta CHP, laik Atatürkçüler ise sonu gelmeyen uykularda.


Döviz kurumuz: Herkes gider Mersin’e

Çok kimse paramızın değer kazanmasını arzu eder. Hatırlıyorum, yıllar önceydi. Türk lirası yeni devalüe edilmişti. Bir gazetede bununla ilgili bir manşet görmüştüm. TL’nin devalüasyonu kastedilerek “Gitti namusum, gitti onurum” deniyordu. Zamanla tutumlar değişiyor; çünkü ekonomik felsefe değişiyor. Neoliberalizm’in geçerli olduğu günümüzde birçok ülke Güngör Uras’ın ifadesiyle “parası değer kazanmasın diye âdeta çırpınıyor. Merkez bankaları döviz fiyatının düşmemesi için önlem üzerine önlem alıyor. Örneğin, 120 Japon yeniyle daha önce 1 dolar alınabiliyordu. Yen değerlendi, 115 yen bir dolar alır hale geldi. Japonlar uğraştı, didindi, paralarının değer kazanmasını önledi. Yen’in paritesini 118’e düşürdüler. Çinliler, Koreliler de paralarını düşük değerli tutma çabası içinde.” Neden böyle yapılıyor? Çünkü millî para değerinin ihracat ve ithalat üzerinde kuvvetli bir etkisi var: Ülkeler ihracatları gerilemesin, hattâ artsın istiyor. Millî paranın değerlenmesi (döviz kurunun düşmesi) ihracatı zorlaştırıyor.

Bizde AKP iktidarının yaptığı ise, G. Uras’ın da vurguladığı gibi başka birçok ülkede yapılanın tam tersi. Öyle bir hükümet ki bütün işi Türk lirasını sürekli değerlendirmek oldu. Tabiî bu politika da şu sonuçları peşi sıra sürüklüyor:

-Döviz ucuzladıkça ithalat da ucuzluyor. Dışardan mal getirmek kolaylaşıyor. Bir kıt kaynak olan döviz harcaması artıyor.

-Hiçbir üretim artışı olmadan, durduk yerde sanal olarak büyüyoruz, sanal olarak zenginleşiyoruz; çünkü millî gelirimizi dolar olarak hesaplarken, YTL cinsinden gelirimizi her yıl daha küçük bir rakama bölüyoruz. Tabiî bu yüzden dolar cinsinden millî gelirimiz ve kişi başına gelirimiz de artmış gibi görünüyor, oysa reel bir artış yok. G. Uras’ın verileriyle “2002’de millî gelirimiz 180 milyar dolar, kişi başı gelirimiz 2.500 dolardı. Şimdilerde ise milli gelir 400 milyar dolar, kişi başı gelir 5.500 dolar oldu.” Bir ülkenin millî geliri 4 yılda reel olarak iki kat olur mu, nerde görülmüş bu yoğurdun bolluğu?

Merkez Bankası faizi yüksek tuttukça, dolar düşmeye devam edecek. Tabiî ihracat cephesi çöküyormuş, ihracatçılar “yandım Allah” diyormuş, “Ak” hükümetin umurunda değil. Ancak bütün güçlüğe rağmen o tarafta bir Kürşat bahadır var ki harikalar yaratıyor. İhracatımızın 100 milyar dolarların üzerine çıkardı (!). Ne diyeyim, bir dünya ülkelerinin yaptığına bakın, bir de bizimkilerin yaptığına! Öyle sanıyorum ki bu gidişle en sağlam görünen iktisat teorilerini bile yerle bir edecekler.


Her dalgada yüreği hopluyormuş

Tanıl Küçük: 2007 reform açısından kayıp yıl olduİSO Başkanı Tanıl Küçük geçen aylarda şöyle bir açıklama yaptı: “Şirketlerimiz kâr ve kaynak yaratamadığı için dışarı borçlanıyor. Büyümeleri dış fonlara bağımlı. Eğer dünya piyasalarındaki hareketler daha keskin bir hal alır, sürekli dalgalanmaya dönüşür ve kurlarda da büyük sıçramalar meydana gelirse sıkıntı yaşanır. Bu nedenle dalgalanmalar yüreğimizi hoplatıyor. Yeni hükümet yapısal ve mikro reformları acilen devreye sokmalı, dalgalanmalara karşı güvenli limanlar yaratmalı.”

Acaba Sayın Tanıl “reformlar”dan neyi kastediyordu? Yanıtı yine kendisinden alıyoruz: “Seçimler nedeniyle bu yıl yapısal reformların yapılmasını beklemiyoruz ama mikro reformlar yapılabilir. Bunlar KKDF’nin sıfırlanması ki ara malı, yatırım malı ve hammadde 420 milyon dolarlık bir rakamdır. Elektrikte yüzde 2 TRT kesintisinin kaldırılmasını, işsizlik fonu kesintisinin yüzde 1’e indirilmesini ve kıdem tazminatı fonu oluşturulmasını, özürlü ve hükümlü çalıştırma zorunluluğunun kaldırılmasını istiyoruz”. Görüyor musunuz, sayın patron neler istiyor; hemen hepsi sosyal yönlü önlemler. Tam Neoliberalizm’in gerekleri. Herhalde IMF de hoşlanır bundan. Seçimden sonra hükümette yer alan İngiliz uyruklu bakan da kollarını sıvamış bulunuyor. Başkan Küçük’ün isteklerini bir bir yerine getirecek. Nasıl olsa bu hükümet onların hükümeti, tuzu kuruların hükümeti...



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe