14.01.2008/Sayı:169
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Şükrü Aykutlu

Godot’yu beklemek mi,
sürece kendini eklemek mi?..

“Godot’yu Beklerken.” İrlandalı yazar Samuel Beckett’in bu ünlü eserindeki “beklemek” fiili, en az “Godot”nun kimliği üzerindeki tartışmalar kadar zihinlerini işgal etmiştir entelektüel çevrelerin ve edebiyat düşkünlerinin.

Bu ünlü tiyatro eserinde yazar, “varoluş” sancıları çeken iki kahramanın, Vladimir ve Estragon’un yollarını kesiştirir. Eserin kahramanları birbirleriyle iletişim kurmaya çalışırlar. Günler süren bu çabalarında, süreç içinde gerçekliğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlarlar. Eylemsizliklerine yenilmiş insanların, Godot adında ne olduğu bilinmeyen bir kimseyi veya “şeyi” beklemelerini konu alan, absürd tiyatronun en önemli eserlerinden birisidir “Godot’yu Beklerken.” Ümitsiz bekleyişlerin bir tür kinayeli anlatımıdır bu klasik eser.

Herkesin bir “Godot”su vardır elbet. Kimisi için bir yoldaş, arkadaş; kimisi için devrimci bir lider; kimine göre tanrısal bir güç hatta Tanrı; kimine göreyse bir rehber, bir kılavuz kişi. Çoğu kişiye göreyse, belki de hiç olmayan, gelmeyecek bir boş beklenti. Belki umudu ayakta tutmak için, belki de boşa zaman geçirmek için özneleştirilen bir “beklenen...”

Aydınlarımız, aydınlanmışlarımız, “okumuş-etmiş”lerimiz, bizim entelektüellerimiz, en üzücüsü de o ki, bir dolu “Atatürkçü”müz, bugün el birliği ile Godot’yu beklemekteler. Üstelik bekledikleri her bir gün, gardıroblarında hanidir askıda duran Atatürkçü elbiselerinden birini daha kurtlar kemirmekteyken...

Onlar bekleyedursun, bir bölüm heyecanlı Atatürkçü de, pürtelaş halleri ile habire sormakta temcit pilavı misali: “...Eh hadi artık, ne yapacağız? Ne zaman? Nasıl? Niye duruyoruz? Ne zaman göreceğiz?...” Ya da daha bir umutsuz, daha bir ürkek edayla, karanlığı zifire dönüştürüyorlar: “...Yok yok olmayacak. Bu saatten sonra hiçbir şey yapılamaz. Adamlar tüm köşebaşlarını tutmuşlar, bırakmazlar artık bizlere. Bir Atatürk daha gelene kadar bize günyüzü yok!...”

Oysa, Godot’nun gelmeyeceğini bildikleri gibi, bir Atatürk’ün daha, hiç gelmeyeceğini bilmezler mi?..

Umudun kimseye hazır sunulmayacağını; sadece ve sadece üretilebileceğini, yeşertilebileceğini bilmezler mi?..

“Armut piş, ağzıma düş” günlerinin ana kucağında kaldığını; ele verilen hazır yeşil elmanın Adem’e şeytandan uzatıldığını bilmezler mi?...

Mustafa Kemal’in hangi Atatürk’ü beklediğini kendi kendilerine sormazlar mı?..

Bir hareketi ya da bir partiyi, bilinmez hangi gün gelecek bir devrimciyi, bir lideri, bir isyanı ya da bir toplu kalkışmayı; bir kurtarıcı “Mesih”i; bir doğaüstü gücü ya da Tanrı’yı, onu, bunu, şunu, ama illa ki bir “başkasını”, bir yabancıyı beklemek..

Kendi yüreğini, beynini, bileğini, gücünü, varlığını bilmemek ve tanımamakla eşanlamlı değil mi sizce?

Hayal dünyalarından gelecek o muğlak devrimciyi bekleyenlere ve bir de zaferi ölmeden illa kendi gözleriyle görmek, yaşamak isteyenlere; “..Ne zaman? Ne zaman?...” histerisine tutulmuş “Godot” yolu bekleyenlere sözümüz:

Hiçbir zaman dostlar! Siz yaşarken belki de hiçbir zaman. Evet, nihai zaferi görmeyeceğiz belki hiçbirimiz şu ahir ömrümüzde... Belki daha kötü günleri göreceğiz. Peki mücadele ne için mi o zaman?

Söyleyin bana, Şeriatçı talebelerinin bugün ulaştıkları mutlu-mesut karanlığı kendi görebilmiş miydi sapkın üstadları Said-i Nursî? Avrupa’nın bugünkü seçkinci faşizmini, ayrımcılığını, zenci kanı emmekten göbek çatlatmış halini görebilmiş miydi Nazizmin ağaları?

Tüm ideallerinin gerçekleştiğini gördü mü Che? Tam tersine, devrimin, devrimlerin hiç bitmeyeceğini nakşetmişti beynine. Biten devrimin içinde duramazdı O. “Mücadele”, noktalanamayacak denli uzun bir süreçti devrimci için. Devrimden sonra da sürecekti.

Peki ya hiçbiri görmedilerse o bitiş noktasını, ne diye uğraştılar öyle ya da böyle?..

“İdeal” denen, böyle bir şeydir işte. Kendin için değil, süreçte bir kesit içindir her şey. “Nefer”den kastedilen de budur. 400 metre bayrak yarışının koşucuları gibidir neferler. İlk yüz metreleri koşanlar yarışın sonunu bilmeyecek, hissetmeyeceklerdir. Kendilerinden bir sonrakine avans sağlamaktır görevleri. Kendilerinden sonrakiler için koşarlar.

Varoluşumuz “Ergenekon”la, ideallere yolculuğumuzsa güneşin battığı coğrafyaları keşfe çıkmamızla başlamıştı, biliyoruz. Adımızı tarihe yazdırışımız Malazgirt’le, dünyanın ezberini bozuşumuzsa 1453’le başlamıştı, biliyorsunuz..

...ve gene biliyoruz ki Milli Mücadelemiz de 1919 baharında çıkılan bir Karadeniz kıyısında filiz vermişti.

Ne Attila’lar, ne Alparslan’lar, ne Fatih’ler, ne de Mustafa Kemal’ler gördüler başlattıkları yürüyüşün son utkusunu. Neferleriyle birlikte ideale yolculuktu onlarınki. Bitmeyen, bitmeyecek bir yolculuk. Her önderin, her neferin kendi ömrüyle sınırlı binlerce küçük yolculuğun toplamından oluşan bir büyük yürüyüş.

Biz de görmeyeceğiz. Siz, biz, hiçbirimiz. Bayrağı elimize tutuşturacaklar, yürüyüşe devam edeceğiz. Bizden sonrakine uzatmak görevimiz. Aradaki bu küçük yaşam süresiyle kısıtlı, görevimiz ve göreceklerimiz. Ya zafer günü mü? O günü göreceklerden alacağımız bir dua olmalı belki tek kişisel beklentimiz. O günü yaşayacaklar da, görecekleri zaferle her şeyin bitmediğini bilecekler oysa.

Godot’yu beklerken şunu sormalıyız kendimize: “...Belki yüzlerce yıl sonraki bir mevzi kaybına mı, yoksa ilerleyişe mi bir katkı yapmak tercihimiz?... Yüzlerce yıl sonradan gelecek bir dua mı, yoksa beddua mı beklentimiz?...”

O halde;

Boş yere akıl beklemek mi, dolu bir sürece yürek eklemek mi?

Buyrun size o vahim tercih!...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe