14.01.2008/Sayı:169
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövMalezya’dan gözlemler(1)

Aralık ayının ortasında Malezya’daydım. Yerli araştırmacılar, komşu ülkelerden öğretim üyeleri ve Avrupa’dan da katılımın olduğu bir yuvarlak masa toplantısında bildiri sunan konuşmacılardan biriydim. Toplantı başkent Kuala Lumpur’dan sonra (kuzeyde ve Tayland sınırına çok yakın) en büyük kent Penang’da Malezya Üniversitesinde yer aldı. Bildirilerin tümü Viyana’da bir kitap olarak yayınlanacak. Bunlar içinde, toplantıyı düzenleyenlere tamamını sunduğum ve oldukça uzun kendi metnim ayrıca Kuala Lumpur’da küçük bir kitap olarak basılacak. Benim konum Amerika’da Hıristiyan köktendinciliğinin günümüz küreselleşmesi ve savaşlarındaki payı üstüneydi. Az araştırılmış ve göreceli olarak yeni bir konu olduğundan orada da ilgi çekti. Çok kısa bir özetini, bu Malezya yazılarımın en sonundaki bölümde, öteki bildirilerin de sözünü ederken sunacağım. O metnin Türkçesini de bir kitap olarak yayınlamayı düşünüyorum.

Yurt dışına her gidişimde yaptığım gibi, yanıma “Ermeni sorunu”na ilişkin olarak, (New York’ta basılmış) iki kitabımdan birkaç tane aldım ve toplantıda gözüme kestirdiğim üç katılımcıya verdim. Başka istemiş olanlara da buradan postalayacağım. Verdiklerimden biri sırf bu konuda konuşma yapmak üzere beni Malezya’ya çağırmak istediklerini söyledi. Avrupa dışındaki anakaralarda bu konudaki görüşlerimizi paylaşanların bulunması, giderek onların da kendi imzalarıyla gecikmeden kitaplar yayınlamaları son derecede önemlidir. Vuruşkan Ermeniler “Ermeni soykırımı”nı tüm dünyanın kabul ettiği yanlış görüşünü yayıyorlar. Avrupa’da örneğin Britanya’nın bile bu konuda bir kararı olmadıktan başka, koca Asya ve Afrika’da bir tek ülke Ermeni görüşüne yanaşmamıştır. Buralarda daha fazla gecikmeden gerekenleri yapmamız zorunludur. Bu yolda (bu konuya otuz yıldır eğilen bir araştırmacı ve yayımcı olarak) Dışişleri Bakanlığının herhangi bir desteğinin olup olmayacağını henüz bilmiyorum. Malezya’ya katılışım da yalnız Avusturya ve Malezya ortak çağrısı nedeniyledir. Ben kendi bakanlığımıza gitmeden önce bilgi verdim, o kadar.

Malezya’daki toplantıya dönelim. Orada konuşulanların özetini en son yazıya bırakarak, Türkiye’de son aylarda bir tartışma konusu olan bu ülkenin stratejik konumu, kendine özgü geçmişi, sömürge dönemiyle bağlantılı ilginç nüfus bileşimi, yabancılarla çatışması, doğal zenginlikleri ve bugünkü yaşam biçimi üstüne kısa değinmeleri yararlı buluyorum. Malezya üstüne günlük basınımızda çıkmış olan yazıları genelde geçmişteki ve bugünkü devingenlerinden habersiz “turistik” nitelikli sözler olarak gördüğümü ekleyebilirim. Ancak, bu görüşüm Malezya’nın turistik değerini azımsamak değildir. Gerçek şu ki, toprakta yeşilinin ve denizde mavisinin ağır bastığı doğal güzellikleri, bundan aşağı kalmayan tarihsel anıtları ve modern altyapısıyla en gelişmiş ülkelere taş çıkarır. UNESCO koruması altındaki kültür değerleri de, dünyanın en yüksek gökdeleni de oradadır. Demem o ki, toprağının çekiciliği bir yana, Malezya’yı anlatabilmek için dünden kalanlarla bugünün canlı öğelerini gerçek yerlerine oturtmak ve arasındaki bağlantıları (nedenleriyle birlikte) göstermek gerek.

Örneğin, bu bağlamda belirtmek isterim ki, Malezya’daki toplantıda bildiri sunanlar, hangi ülkeden gelmiş olurlarsa olsunlar, emperyalizm-karşıtı çizgide açıkça ve hiç ödün vermeden birleştiler. Durum böyle olmasaydı, onların içinde ben de olamazdım. Bu gerçeğin altını bir cümleyle de olsa çizmede yarar görüyorum. Son yazımda yapacağım bildiri özetleri bunun kanıtlarını da göz önüne serecek.

Britanya sömürgeciliği döneminden kalma top ve örtülü yerli kadın.
Britanya sömürgeciliği döneminden kalma top ve örtülü yerli kadın.

Baştan aşağıya yeşil ve petrol, doğalgaz, kalay ve tropik kereste gibi doğal kaynaklarıyla zengin olan Malezya’nın turizme yönelik altyapısının çok gelişmiş olduğu genel bir kanıdır.
Baştan aşağıya yeşil ve petrol, doğalgaz, kalay ve tropik kereste gibi doğal kaynaklarıyla zengin olan Malezya’nın turizme yönelik altyapısının çok gelişmiş olduğu genel bir kanıdır.

Ama önce, bu ülkenin geneline bir bakalım.

Güney-doğu Asya’ya yerleşmiş olan Malezya toprakları Türkiye’nin yarısından biraz daha azdır. İki parçadan oluşur. Biri, Tayland’ın altında eskiden Malaya Yarımadası denen ve Güney Çin Denizi’ni doğuda bırakarak Endonezya’nın en büyük adalarından Sumatra’ya doğru uzanan, üç yanı suyla çevrili uzun toprak, öteki de önceleri Borneo adlı ama şimdi Kalimantan denen kocaman adanın kuzeyinde yan yana Sarawak ve Sabah toprakları. Bunlardan ilkinin kıyısına (Avrupa Türkiye’sinin yaklaşık üçte-biri) minik ama petrol zengini Brunei Sultanlığı yerleşmiştir. (Brunei Sultanı Afro-Amerikalı ünlü bir şarkıcı ve dansçıya bir milyon dolarlık bir çek yollayıp huzurunda gösteri yapmağa çağırmıştı. Bu sultanlığın New York’ta Birleşmiş Milletler merkezinin tam karşısındaki birkaç katlı temsilciliğinin kapısından çıkanı, hiçbir odasında elektriğinin yandığını ve en ufak bir eylem ya da yaşam belirtisi görmedim.)

Öte yandan, Malaya Yarımadasının güney ucu Asya Anakarasının da en alt noktasıdır. Onun da en ucundaki Singapur Adası (620 km. karelik) minnacık bağımsız bir ülkedir. Yarımadanın kuzeyinde (eskiden Siam diye anılan) komşu Tayland’ın kuzey yönünde büyüyen toprakları başlar. Malezya’nın bir parçası olan Sarawak ile Sabah’ın güneyi, yani eski Borneo Adasının geri kalanı Endonezya’nın kuzey topraklarındandır.

Malezya’nın her iki bölümünde de Ekvator iklimi egemendir. Böylece, ısı yüksek ve her mevsim bol yağmurludur. Yarımadanın batı kıyısının göreceli olarak dingin sularına karşılık, doğuda her yıl Ekim-Mart ayları arasında kuzey-doğudan gelen muson fırtınalarının ve ona eşlik eden sağanağın büyük etkisi vardır. Bunun bir sonucu olarak, düzlükler, dağlar ve tepeler sık ormanlıktır ve kereste dışsatımın, bu yoldan da döviz kaynağının başını çeker. Gökten boşanan yağmurun bir sonucu da sık yer alan su baskınlarıdır. Ovalık yerler geniştir, nehirler uzundur ve şiddetli yağmurdan sonra taşma eğilimi gösterir. Ben oradayken de, ansızın böyle bir su yükselmesi olmuş, sular yayılmış, sellerin verdiği bilinen zararlardan başka bu yoldan kentlerin içine sokulan timsahlar genel bir korku yaratmıştı. Tepeler ve dağlar bolsa da, çoğu fazla yüksek sayılmaz. İçlerinde Sabah bölgesindeki 4.100 metrelik Kinabalu Dağı istisnadır.

Yarımadanın batısında (stratejik önemi yalnız Malezya değil, Amerika açısından da artmış olan) Malakka Boğazı yer alır. Bu boğaz geçen yüzyıllarda da işe yarayan bir geçitti. Bugün, ABD (Türk Boğazları da dahil olmak üzere) tüm büyük su yolları üstünde egemen olma olanaklarını araştırmaktadır. Güney Çin ve Sulu Denizlerinin altında yer alan Sarawak ve Sabah’ın kıyıları Malakka çevresi ölçüsünde önemli sayılmaz.

Malezya son derece zengin doğal kaynaklara sahiptir. Önce, geçen yüzyıllardan bu yana, kalayda dünya birincisidir. Bugün için daha önemli olanı karbonhidrat yataklarıdır. Önce Miri’de, sonra Sarawak ve Sabah kıyılarının açıklarında, ardından Lutong ve Baram’da, nihayet yarımadanın doğusunda zengin petrol damarları bulunmuştur. Onu gene Sarawak ile Trengganu açıklarındaki doğalgaz izlemektedir. Bu sonuncular daha elli yıl çıkarılacağa benzer. Yeraltında bakır ve uranyum da var. Tropik kereste bugün de dış satım ürünlerinin başındadır. Komşu Endonezya, Singapur ve Tayland (ve Uzak Doğu’da Kore Cumhuriyeti) gibi, Malezya da Asya’nın (ekonomik büyümesi hızlı artan) “genç kaplan”larındandır

Malezya nüfusu herhalde yaklaşık 25 milyondur. Yarısından fazlası kentlerde yaşar. Budunsal (etnik) yönden Malay ve benzeri yerliler nüfusun yüzde 60’ından azını oluştururlar. İslâm resmî dindir, ama (kaynaklar değişik sayılar veriyorlarsa da) Müslümanların oranı ancak yüzde 55’in biraz üstündedir. Yüzde 35’i Buda, Konfüçyüs ya da Tao’yu izleyen Çinli ve yüzde 10’u Hindu, Sikh, Hıristiyan ya da canlılara tapanlardır.

Önce Portekizlilerin (1511), sonra Hollandalıların (1641) ve nihayet İngilizlerin (1786) gelmeleriyle, Malay dünyasının siyasal bütünlüğü sarsılmış, bu bölge adalarının kıyılarında er ya da geç yabancı yetkesi (sultası) altına düşen ufak sultanlıklar belirmişti. Britanya emperyalizmi 19’uncu yüzyılda tüm yarımadada doğrudan denetim kurmuştur. Bu uzun sömürge yönetimini, sonuçlarıyla birlikte, daha sonraki bir yazıda anlatacağım. Bu bağlamda hemen belirteyim ki, Malezya bağımsızlığını 1957’de kazandı. Singapur, Sarawak ve Sabah ona 1963’de katılarak birlikte Malezya Federasyonunu oluşturdular. İki yıl sonra Singapur bu birlikten ayrıldı. Günümüzdeki devletin adı yalnız “Malezya”dır. Devletin resmî dili (bizdeki Türkçe gibi) “Bahasa Melayu”dur. Ayrıca, yaygın biçimde İngilizce, Çince ve Tamil dilleri konuşulur.

Yazarın otel odasından bir görünüm.
Yazarın otel odasından bir görünüm.

Malezya yurttaşlarının yüzde 55’inden biraz fazlası Müslümandır. Onların kadınlarının tümü de örtünmez. Yukarıda görülen resmi bir caminin yanındaki sokakta çektim. Bu hanımlar yabancı gezgin ya da Hindu da olabilir, ama başı açık Müslüman bir üniversite görevlisinin beni toplantı sırasında herkesin gözü önünde öpmesi yalnız beni şaşırtmıştır, katılımcıları değil. Ancak bir önemli gerçeği anımsatmalıyım Malezya Anayasasına göre, devletin dini İslêmdır.
Malezya yurttaşlarının yüzde 55’inden biraz fazlası Müslümandır. Onların kadınlarının tümü de örtünmez. Yukarıda görülen resmi bir caminin yanındaki sokakta çektim. Bu hanımlar yabancı gezgin ya da Hindu da olabilir, ama başı açık Müslüman bir üniversite görevlisinin beni toplantı sırasında herkesin gözü önünde öpmesi yalnız beni şaşırtmıştır, katılımcıları değil. Ancak bir önemli gerçeği anımsatmalıyım Malezya Anayasasına göre, devletin dini İslêmdır.

Malezya nüfusunun yüzde 35’i Çin ve yaklaşık yüzde 10’u da Hint kökenli olduğundan yurttaşların Müslüman olmayan yarısı kadarının örtünmesi söz konusu değil. Comusallis Kalesi içindeki parkta çektiğim bu resim Konfüçyüs Tao ya da benzeri inançlı ve Çin kökenli ailelerin çocuklarını türbansız olarak gösteriyor.
Malezya nüfusunun yüzde 35’i Çin ve yaklaşık yüzde 10’u da Hint kökenli olduğundan yurttaşların Müslüman olmayan yarısı kadarının örtünmesi söz konusu değil. Comusallis Kalesi içindeki parkta çektiğim bu resim Konfüçyüs Tao ya da benzeri inançlı ve Çin kökenli ailelerin çocuklarını türbansız olarak gösteriyor.

Yabancılar buralara ayak basmadan önce, çeşitli kümelerden oluşup daha çok içteki ormanlık bölgelerde (Malaylardan önce de) yaşam süren yerlilerin tümüne topluca “Orang Asli” denirdi. Bunlar bugün de var. Britanya sömürgeciliği döneminde, yabancılar buraya tarımda ve kalay madenciliğinde çalıştırılmak üzere Hintli ve Çinli getirip bu göçmen kümelerini kendi aracıları konumuna yerleştirmişler, ekonomide onları öne çıkarmışlardı. Hele Borneo’nun kuzeyinde yerliler ve Malaylar, yeni göçmen Çinliler ve Hintliler karşısında azınlığa düştüler. Ama gerçek karar-vericiler (azınlıkları maşa olarak kullanan) Avrupalı yabancılardı.

Osmanlı döneminde yabancının parasal ve siyasal ağırlığını Ermeniler eliyle ve bugün kuzey Irak’ta (ayrıca ülkemizin içinde de) Kürtler aracılığıyla sürdürmeyi tasarlaması gibi, azınlıklar Malezya’da sömürgecilerin işbirlikçisi işlevine sokuldular. Bundan doğan çelişiler günümüz Malezya’sında da sürüyor. Merkezî Malezya yönetiminin ekonomik yaşamdaki bu azınlık denetimini sınırlamak için aldığı önlemlere daha sonraki bir yazıda ayrıntılı olarak değineceğim. Türkiye’deki resmî uygulamadan ve yeni gelişmelerden farklı olarak, Malezya’da İslâm’a gitgide ağırlık verilmesinin bir önemli nedeni bu dinin Malay kimliğinin (yabancı etkisine karşı) tamamlayıcı bir öğesi gibi görülmesi ve Malay milliyetçiliğiyle bir ölçüde örtüşmesidir. Türkiye’deki durum, yani Cumhuriyet yönetiminin temeli olarak lâiklik ve bugün yaşadığımız İslâmcı ve Kürtçü yayılmalar Malezya’da Müslümanların nüfusun yarısını ancak geçebilmesi ve geri kalan (başka dinlerden) Çinlilerle Hinduların sömürge çağının bir kalıtı olarak ekonomideki azınlık egemenliği sürdürmek istemesine hiç benzememektedir.

Malezya bağımsızlığını kazandığında bir yanda yerli Malaylar ve öte yanda da dışarıdan gelmiş olan Çinlilerle Hintlilerin toplumsal-ekonomik konumları arasında gece ile gündüz gibi farklar vardı. Bağımsızlıkla birlikte siyasal erk Malaylar’ın eline geçmişti, ama ekonomide gene en başta Çinli ve onu izleyerek Hintli azınlıklar üstündü. 1969’daki sokak gösterilerinden sonra, Malay yönetimi anayasayı değiştirmek zorunda kaldı. Ayrıntısına daha sonra geleceğim Yeni Ekonomik Siyaset (NEP) bu kez yerlilere yeni haklar (giderek ayrıcalıklar) verirken, özellikle Sarawak ve Sabah’ta yerleşmiş olan Çinlilerle Hintlilerin tepkilerini çekti.

Yeni yönetimin ulusal ekin (kültür) siyaseti Malay ve İslâm geleneklerine dayanıyordu. Malay kökenlilerle geri kalanlar arasındaki budunsal ayrıma bir de din farkı eklendi. Hele eski Borneo’nun kuzeyindeki Malezya topraklarındaki Çinli ve Hintli yurttaşlarla yerli kümelerin hiçbiri Müslüman değil. Oysa, yasalara göre, İslâm resmî dindir. Ayrıca, devletin Müslüman olmayanlardan kimilerini İslâmlaştırma izlencesi de var. Örneğin, tek-tük de olsa, aile babası bir Çinli ya da Hintlinin ölümünden sonra (ailesine genelde haber vermeden) Müslümanlaştığı ortaya çıkarak kocanın yokluğunda yaşamlarını sürdüren eşini ve çocuklarını şaşırtıyor. Ya da Müslüman olmayan biri bir Müslümanla evlenirse, birincisi ikincisinin dinine (yasa uyarınca) giriyor. Öte yandan, Çin ve Hint tapınakları gereği gibi bakım gördükten başka, birkaçının UNESCO’nun koruması altında olduğunu da (yansız bilgi vermenin zorunluluğu çerçevesinde) eklemeliyim.

Nüfus yapısına (daha çok azınlıklara) ilişkin aşağıdaki ayrıntılar önemli sayılmalıdır. Önce, Orang Asli’den başlayalım. On dokuz boydan oluşan ve topluca Orang Asli denen yerli halk bu topraklarda Malay ırkından önce yaşıyordu. Avrupa sömürgeciliği buraya el atmadan önce, Malakka Sultanlığı bu boylardan Orang Laut gemicileriyle ticaret yapardı. Önceden olduğu gibi, bugün de yarısından fazlası dağlık orman bölgelerinde yaşıyor. Daha çok avcıdırlar; biraz da tarımla uğraşırlar. Dörtte-üçü geleneksel inanç olarak kimi canlılara tapar. Kimileri İslâm’ı kabullenmekte ve bu yoldan Malay kimliğine bürünmektedirler. Ancak, yüzde 10’u Hıristiyan ve yüzde 10-15’i de Müslümandır. Konuştukları lehçeler Mon-Khmer diller ailesindendir. 1950’lerde İngilizlere karşı komünist gerillaları eylem yaparlarken elverdikçe dağlara çekilir ve Orang Asli ile birlikte yaşarlardı. Bu nedenle, o yıllarda yabancılar bu yerlilerin komünistlerle bağlantılarını kesmek için onları korumalı yerleşim bölgelerine çekmiş, içinde birkaç sağlık bakımevi ve okul bile açmışlardı. Bugün ise, en verimli Orang Asli topraklarına özel kuruluşlar el atmış ve sahiplenmiştir. Orang Asli’nin geleneksel yaşamları ister istemez değişecektir.

Çin azınlığına gelince. Çin kökenliler yaklaşık üçte-bir azınlığı oluşturur. Eski Malaya’da ticaret yapan (ama çok daha az sayıda) Çinliler sürekli olarak vardı. Ancak, bu denli çoğalmaları Britanya sömürgeci siyasetinin bir sonucudur. Yabancılar buraya önce Çinli erkekleri kalay madenlerinde çalıştırmak için getirdiler; onlara sonra Çinli kadınlar da katılınca, yerleşip kalan Çinli oranı hızla yükseldi. Sayıları daha çok büyük kentlerde arttıkça yerlilerle karışmayıp kendi Çinli mahallelerini kurdular. Giderek, okullarını ve tapınaklarını yaptılar, siyasal derneklerini oluşturdular. Yalnız Malaya Yarımadasında değil, daha çok ıssız Sarawak’ta ve Sabah’ta kök saldılar. İngilizlerin sayesinde ekonomi birçok yerde onların elindeydi. Bağımsızlıktan sonra daha da güçlendiler. Bu türlü egemenliklerine Malaylar’ın 1969 gösterileri ve onu izleyen anayasa değişiklikleri bir ölçüde sınır getirdi.

Hintlileri de gene İngilizler önce tarımda çalıştırmak üzere buraya getirdiler. Başından bu yana, Hintliler genelde (Borneo’ya değil) Malaya Yarımadasına yerleştiler. Burada ilgiye değer bulduğum bir genel gerçeğe dikkatleri çekmek zorundayım. İngilizler Tanganika’dan Güney Afrika’ya değin, Hintlileri tüm Afrika sömürgelerine de aynı amaçla yerleştirmişlerdi. (Üçüncü Dünyayı azınlıklar yoluyla yönetmek emperyalizmin süregelmiş bir oyunudur. Bu konuda da kapsamlı ve bol örnekli küçük bir kitap yayınlamayı düşünüyorum.) Malezya’ya dönelim. Tamil dili konuşan ve Madras’ın güneyinden alınıp buraya sokulan Hintliler o yıllarda gelişmekte olan kauçuk üretimine bağlandı. Daha sonraki Hintli göçmenler konut ve demiryolu yapımına yöneltildiler. Özel bir eğitimden geçirilen az sayıda Tamil sömürge yönetiminde memur bile oldu. Uzun saçlı-sakallı ve türbanlı Sikhler’le Pencaplı Müslüman göçmenlere polislik görevi de verildi. Madras kökenli Çettiar azınlığı tefeciliğe, ardından bankacılığa soyundular. Hintliler de, Çinliler gibi, kendi mahallelerini kurup orada kendi aralarında oturdular. İlk göçmenler kast ve coğrafya nedenleriyle birbirinden ayrılmaktaysa da, sonraki kuşaklar bu bölünmelerini benimsemediler. Ama gerçek bölünme din temeli üstüneydi. Hindistan’dan gelmiş olanların çoğu Hindu, birazı da Müslümandı. Müslüman Hintliler kendi aralarında ve Müslüman Malaylılarla evleniyorlardı. Bugün, onlar da, Çinliler gibi, genelde muhalefet partilerine oy veriyorlar.

Sarawak’ta ve Sabah’ta Malay olmayanlar çoğunluktadır. O denli ki, Sabah’taki yerliler iki milyona yaklaşan nüfusun yüzde 85’ini oluşturur. Bu oran Sarawak’ta yüzde 45’dir. İlk halk olan yerlilere ilişkin olarak bir İslâmlaştırma siyaseti var. Bu ülkede Müslüman olmak “Malay” olmak demek. Bu siyaset sayıları çok az olan yerliler üstünde kolayca uygulanabiliyor. Ancak, daha kalabalık olan Çinlilerin ve Hintlilerin direnme gücü var.

Malezya’nın geçmişine, kısa da olsa, bakmadan, bugününü ve sorunlarını değerlendirmek yüzeysel kalır. Bu nedenle, bundan sonraki yazı geçmişle ve onun yansımalarıyla ilgili olmak zorundadır.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe