| Hüseyin Adıgüzel |
Dil sorunu terör kadar önemlidir Diyarbakır çıkarması Malumlarınız olduğu üzere, Ocak ayının ilk haftasında PKK Diyarbakır’da bombalı bir saldırı gerçekleştirdi. Bir dershanenin yakınında patlatılan bomba altı gencin ölümüne ve altmıştan fazla insanın yaralamasına neden oldu. Aslında oradan geçen bir askeri araç hedef alınmıştı, ama bazen bombalar da şaşıyor demek. Amacım bu saldırı hakkında fikir yürütmek ya da yorum yapmak değil… Bu vesile ile Bakanlar Kurulu ile Diyarbakır’a bir çıkarma yapan Başbakanın orada gerçekleştirdiği bir toplantı hakkında görüşlerimi bildirmek istiyorum. Bunu da bir hatırlatayım dedim… Başbakan terörün nasıl yok edilebileceğini Diyarbakır’da bazı sivil toplum yöneticileri ile yaptığı toplantıda tartışmış. Bu sivil toplum yöneticilerinden biri olan Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı, Başbakandan, terörün bitirilebilmesi için üç önemli istekte bulunmuş. Birincisi, Kürtçenin eğitim dili olarak kullanılmasına izin verilmesi, ikincisi, devletin resmi ikinci dili olması, üçüncüsü, üniversitelerde Kürdoloji enstitülerinin kurulmasına izin verilmesi… Bu zat-ı muhtereme göre, bunlar bir reform olarak gerçekleştirilirse terör kısa zamanda bitermiş! Dikkat ederseniz, bu bey bizim sözde demokrasi havarisi, liboş köşe yazarları ya da bilim adamları gibi “Güneydoğu’ya yatırım” falan istememiş. Hatta sınırötesi operasyonların durdurulmasını bile istememiş. Sadece Kürtçenin eğitim dili ve ikinci resmi dil olmasını, aynı zamanda üniversitelerde Kürdoloji enstitüleri kurulmasını istemiş. Bana göre, yazar ve aydın geçinen entel liboşlardan çok daha akılcı ve pratik haklar istemiş. Dilin insan hayatındaki öneminin farkında olan bu zatın isteklerine, maalesef, dil hakkında onun kadar duyarlı olmayan Başbakan “ İyi güzel de, bu ülkede sizin gibi Çerkezler, Abazalar, Gürcüler, Boşnaklar da yaşıyor. Onlar da sizi örnek gösterip aynı hakları isterlerse ülkenin halinin ne olacağını hiç düşünüyor musun?” diyerek cevap vermiş. Yani bu istekleriniz olmaz demeye getirmiş. Getirmiş de, bir Başbakana yakışan cevabı vermemiş. Sözlere iyice bakarsanız, buradan, “Şunlar şunlar olmasaydı, bu hakları size verirdik, ama onlar olduğu için veremiyoruz” anlamının çıktığını da gördüğünüzü düşünüyorum. Yani Başbakan, bu konuda gerçekte yumuşak, bu hakları vermeye istekli, ama bugün koşullar elverişsiz. Biraz daha sabretmeleri gerekiyor. Şimdi aklıma şöyle bir şey takıldı. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı, dilin Kürt halkı için varlık yokluk sorunu olduğunun farkında olarak böyle bir istekte bulunurken, bizim aydınlarımız, entellektüellerimiz, halkımız, acaba bunun farkında mı? Farkında olan bir avuç insanı ayırarak söylüyorum ki, genel maalesef bu işin öneminin farkında değil… Eğer farkında olsalar Türkçe bu kadar kirlenmez; sokakta, parkta, evde, televizyon ekranlarında Türkçe olmayan ama Türkçeye benzeyen bir dille konuşmaz, yazmazdık. Dil millet demektir Dil, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli anlaşmalar sistemi; insanların anlaşma aracı, insanların kendini ifade etme aracı gibi çeşitli tanımları olan bir kavramdır. Aslında dil millet demektir. Milleti oluşturan kültürel kavramların, örf, adet, gelenekler, hayata bakış ve anlayış, tarih, ülkü gibi kavramların en önemlisidir. İnsan topluluklarını millet haline getiren, onların arasında anlaşmayı ve ortak ülkülere yürümesini sağlayan bu aracın önemini iyi anlamak gerekir. “Bir toplumu yok etmek istiyorsanız, önce dilini yok edeceksiniz” anlayışı, emperyalizmin kullandığı birincil taktiklerdendir. Bugün ülkemize bir bakın. Anaokullarına kadar indirilmiş yabancı dille eğitimin temel amacı budur. Çocuklarımızı bizden koparıp kendi kültür daireleri içine çekmenin en kolay yolunu kullanıyorlar. Biz de, “Aman çocuğum bir yabancı dil öğrensin” diyerek bu aldatmacaya çanak tutuyor ve onların tuzağına düşüyoruz. Sokaklarımızı, caddelerimizi dolduran bu ruhsuz, eğitimsiz, akılsız, barbar, hoyrat, kaba nesillerin nereden geldiğini düşünüyorsunuz? Zaman hızla ilerliyor ve bu nesiller durmadan çoğalıyor. Kendi dilinden, kültüründen, kendi insanının hayata bakış ve hayatı anlayış tarzından habersiz yetişen gençlik ülkemizin geleceğini karartıyor. Bu yüzden Amerikancı Fethullah cemaati İngilizce eğitim veriyor. Gençlerimizi Anglo-Sakson kültürü ile yetiştiriyor. Eski Sovyetler Birliği’nde Türk halklarını birbirinden ayırmak, parçalamak için herbirine özel alfabeler uydurdular. Rusçayı zorunlu dil haline getirdiler. Rusça öğrenmeyeni devletin yanına bile sokmadılar. Mankurt terimi işte bu insanlar için ortaya çıkarıldı. Rusçanın yanında resmi dil olarak kendi dilini de kullanan tek Türk cumhuriyeti o zamanlar sadece Azerbaycan’dı. Ama ne mücadeleler sonucunda... O zamanki Azerbaycan aydınları, dilin toplum hayatındaki öneminin farkındaydılar ve Azerbaycan Türkçesinin resmi devlet dili olması için sokaklara döküldüler, gösteriler yaptılar. O zamanki Komünist Partisi Sekreteri rahmetli Haydar Aliyev’in öncülüğü ile Azerbaycan Türkçesinin resmi devlet dili olduğunu Anayasa’ya yazdırdılar. Ve Sovyetler dağılırken milli şuuru en hazır toplum olarak tarih sahnesindeki yerlerini aldılar. Gagauzlar kimliklerini nasıl korudu? Gagauz Türklerini bilirsiniz. Moldovya’da özerk bir bölgede yaşıyorlar. Onların hemen güneyinde de Bulgaristan yer alıyor. Bulgarlar da Gagauzlar gibi aslen Türk’tür. Gagauzlar, kesin olmamakla birlikte Prof. Dr. Faruk Sümer’e göre, Selçuklular tarafından öncü birlikler olarak o bölgeye gönderilmişler. Sonra devletin zaafa uğraması ile yalnız bırakılmışlar. Hıristiyan ve Slav halkları içinde kalan bu Türk boyu, Hıristiyan olmalarına rağmen dillerini korudukları için, 21. yüzyıla bir Türk topluluğu olarak gelebilmişlerdir. İncil’i kendi anadillerine çevirmişler, dualarını Türkçe yapmışlar ve dillerini korumasını bildikleri için kökenlerini unutmamışlardır. Bulgar Türkleri ise dinlerini ve dillerini kaybettikleri için bugün bir Slav kavimi olmuşlardır. Dinlerini kaybetmelerine rağmen, Gagauzlar dilleri sayesinde köklerini korumasını bilmişlerdir. ABD’nin ekonomik ve sosyal istilasına uğrayan Haiti’de bugün kimse kendi dilini bilmemektedir. Elli yıl içerisinde, zorla yaptırılan İngilizce eğitim ile Haiti dili ortadan kaldırılmış, milli şuur yok edilmiş ve Haiti kısa zaman önce ABD bayrağında bilmem kaçıncı yıldız olarak yerini almıştır. Gezin Avrupa’yı, mesela Fransa’yı, İtalya’yı, İspanya’yı… Orada İngilizce konuşun, bir şeyler sorun, size kimsenin cevap vermeyeceğini göreceksiniz. İtalya’da yaşadım. İngilizce sorduğumuz bir soruya genç bir İtalyan, “Burası İtalya, İtalyanca konuşun, yoksa hiçbir sorunuza cevap alamazsınız!” dedi. Bu durum, gelişmiş dediğimiz bütün ülkelerde aynıdır. Anadili gibi İngilizce bilen bir Japon’u İngilizce konuşturamazsınız. Bütün bunlar, gelişmiş dediğimiz ülkelerin dillerine ne kadar önem verdiklerinin kanıtıdır. Yukarıdaki örnekleri dilin toplum hayatındaki öneminin kavranması için verdim. “Dil millettir” derken bunu söylemek istedim. Bugün yabancı dille eğitim yaygınlaştırılmış, Türkçe yabancı dil düzeyine indirilmiş durumdadır. Bunun sonucu olarak gençlerimiz dertlerini, sıkıntılarını, meramlarını doğru dürüst anlatamaz haldedirler. Sokaklarımız, caddelerimiz yabancı kökenli sözcüklerle doludur. Meydanlarımızın, alışveriş merkezlerimizin adları yabancı sözcüklerden seçilmektedir, işyeri sahipleri isimlerini yabancı sözlüklerden arayıp bulmaktadır. Velhasıl Türkçe kullanılamaz ve anlaşılamaz duruma getirilmek üzeredir. Burada, bu büyük tehlike karşısında hepimize düşen görev, dilimizi korumak, yazarken ve konuşurken Türkçe kelimeleri özenle seçmek ve Türkçe konuşmaktır. Dil yanlışı yapanları uyarmak, Türkçeyi Araplaştırarak ya da İngilizleştirerek konuşanları ikaz etmek başat görevlerimizden biridir. Ne çöl bedevisi, ne modern İngiliz olamadık, kendimizi kaybettik. Bu yüzden Arapça ya da İngilizceye benzeyen bir Türkçe ile konuşmayı marifet saydık. Bugün içine düşürüldüğümüz tuzaklardan öncelikle dil şuurumuzu geliştirerek kurtulabileceğimizi iyi bilmeliyiz. Dilimiz yok edilirse biz de yok olacağız. Bağımsız özgür bir cumhuriyette asla yaşayamayacağız. Bütün bunların ayırdına varmalıyız. Ve bütün çabamızı dilimizi korumak ve geliştirmek için harcamalıyız. Balık baştan kokar! Başbakanı böyle düşünen bir toplumdan her halde fazla bir şey istemiyoruz. Çünkü, meşhur sözdür: “Balık baştan kokar!” Önderi böyle olan bir toplumun daha iyisine ulaşması pek mümkün değil de… “Türkçem! Benim ses bayrağım” demiş Fazıl Hüsnü Dağlarca… Ve bu ses bayrağı ile şaheserler yaratmış, kendisini en iyi şekilde ifade edebilmiş. “Türkçe, ağzımda anamın sütüdür” demiş Yahya Kemal Beyatlı… Ve ne şaheserler yaratmış, kendisini en güzel şekilde ifade edebilmiş o anasının sütüyle. Nâzım Hikmet, “Ben Türk şairiyim, Türkçe yazarım” dediği zaman Sovyetler’de yaşıyordu. Azerbaycan’ın meşhur profesörlerinden Teymur Ahmedov, bir sohbetimizde, bana, “Nazım Hikmet’i çok seviyorduk. Çünkü o Türkçe yazıyordu” demişti. Şunu söylemek istiyorum, o zamanlar muhteşem bir dilimiz vardı ve dünya edebiyatına o dille şaheserler verebiliyorduk. O muhteşem dil, üzülerek söylüyorum, bugün iğdiş edilmiş durumdadır. Bu iğdiş edilmiş dille Orhan Pamuk’lar, Ahmet Altan’lar, Elif Şafak’lar yazarlar ve milletimize küfretmek için o dili kullanırlar. Dil düşünmektir. Beynimizin ürettiklerinin gün ışığına çıkması, birileri ile paylaşılması ancak dille mümkündür. Bu yüzden dille beyin arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Görülen her şey ya da bize söylenilen her söz önce beynimize gider, orada algılanır ve sözlerle geriye döner. Düşünülenlerin ifadesi ancak dille mümkün olur. Bu açıdan baktığımız zaman, dilin, düşünme olduğunu söylemek pek de yanlış sayılmaz. Biz, kendi kültürel özellikleri olan bir toplumuz. Bizim hayata bakışımız, hayatı algılayışımız, hayatı devam ettirme tarzımız, düşünme ve algılama sistemimiz başkalarından farklıdır. Bu farkları ifade edebileceğimiz tek kaynak kendi anadilimizdir. Başka bir dille bunları ifade edebilmemiz asla mümkün değildir. Bize ait değerler, bizim dilimizle anlatılabilir. Mesela dilimizde “irfan” diye bir sözcük var. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne göre, “bilme ve deneyimden doğan güçlü seziş, zihni olgunluk” anlamını taşıyan bu sözcüğü İngilizce ifade etmeniz olanaklı değildir. Ve İngilizlerde böyle bir sözcük yoktur. Bu bizim kültürümüzün yarattığı bir kavramdır. Buna benzer bir sürü örnek bulunabilir. Şunu demek istiyorum, her dil kendi kültür dairesi içinde doğar, o kültürden yararlanır ve gelişir. Bu yüzden farklı kültürleri başka bir dille ifade etmek oldukça zordur. Dilini kaybeden toplumun kültürünü kaybetmesi, millet olma özelliğini yitirmesi bu nedendendir. Dil sorunu, en az terör kadar önemlidir. Bunu Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı’nın isteklerinden anlamak çok kolay. Türkiye bugün terörle uğraşırken siyasi bölücüler, barış içinde yaşamak için ilk koşul olarak dil dayatmasını yapmaktadırlar. Anadilde eğitim, Kürtçe ikinci devlet dili olmalı gibi. Bu kişiler teröristlerden daha tehlikelidirler. Yollarını yumuşatarak bizi de yumuşamatmayı düşünmektedirler ve dilin onlar için önemini iyi kavramış durumdadırlar. Bizim de en az onlar kadar bu sorunu kavramamız gerektiğini düşünüyorum. Bu isteklerin teröristlerin isteklerinden hiçbir farkı yoktur. Yani terör ne kadar tehlikeli ise, bu istek de o kadar tehlikelidir. Milletimizin dilinin yitirilmesine bile neden olabilir. Kürtleşen Türk aşiretlerini düşünün! Türkçe bizim dilimizdir. Ben Türk’üm diyen insanların dilidir. Anadilimizdir. Ağzımızın tadıdır; zevkimizin, sanat anlayışımızın, yaşamımızın göstergesidir. Onu korumak, gelişmesine katkıda bulunmak milli bir görevdir. Dilimizin zenginliğinin ve güzelliğinin farkında olmalı, her yerde, sokakta, caddede, alanlarda, otobüste, uçakta Türkçe konuşmaya özen göstermeliyiz, sorulan sorulara hangi dilde olursa olsun, Türkçe cevap vermeliyiz. Çünkü; biz Türk’üz!
|