| Serap Yeşiltuna |
ABD müttefikimiz olabilir mi?
PKK’yı bitiren Türk planı değil siyasallaştıran Amerikan planı Türkiye uzun zamandır, özellikle 22 Temmuz seçimleri öncesinden beri PKK’yı bitirmeye yönelik, PKK’yı merkez üssü olan Kandil Dağı’nda vurmaya yönelik sınır ötesi operasyonu tartışıyordu. Aylarca bu konu ile ilgili strateji yazıları yazıldı, askeri tartışmalar yapıldı ve yanlışlığı üzerine tezler üretildi. Konu Türk Ordusu tarafından dillendirilmeye başlandığı tarihten itibaren de özellikle ABD tarafından bir tehdit unsuru olarak ele alındı. AKP öncülüğündeki tüm işbirlikçi güçler de bu operasyona şiddetle karşı çıktılar. Böylelikle 22 Temmuz’dan önce sınır ötesi operasyon rafa kaldırılmış oldu. Ta ki 16 Aralık gününe kadar… Son birkaç haftadır Türkiye 16 Aralık’ta başlayan sınır ötesi operasyon meselesine kilitlenmiş durumda. Bu tarihe gelinen süreç içerisinde bir şeyler değişmiş gibi görünüyor. Medyaya bakılacak olursa “eşi benzeri görülmeyen bir hava harekatı” söz konusu. PKK’yı yuvasında vuracak inanılmaz bir savaşçılık örneği ve Türk Ordusu’nun gücünü dünyaya kanıtlayacak askeri bir galibiyet ortaya konmakta. Bu hava saldırısını yapabilecek beş ülkeden biri olan Türkiye’nin düşmanlarına meydan okuduğu bir gövde gösterisi. Yani PKK’nın kökünün kazınacağı ve terörün sonunun getirileceği bir başlangıçtan söz ediyorlar. Türk planına karşı çıkan işbirlikçi çevrelerin, Şeriatçıların, Amerikancıların alkış tuttuğu bu plana bir de demokrasi bekçisi AB ülkeleri de karşı çıkmıyorsa ortada bir bit yeniği var demektir. Öyle ya, başka bir ülkenin topraklarına yönelik olarak gerçekleştirilen bir hava saldırısı söz konusudur ve tüm emperyalist ülkeler, süper güçler de bunu desteklemektedir. Ya Türkiye gerçekten bir süper güç olmuştur ve kimse karşı çıkamamaktadır ya da Türkiye bu kez gerçek bir maşa olmuştur ve hiçbir emperyalist ülke de buna karşı çıkmamaktadır. Türkiye’nin süper güç olmadığı açık olduğuna göre Türkiye bir maşa görevi üstlenmektedir. Türkiye’nin ulusal çıkarları için değil, ABD ve AKP’nin ortak planı olan ve PKK’yı siyasallaştırmaya yönelik bir operasyonun içinde olduğumuz, geçtiğimiz sayı TÜRKSOLU’nun başyazısında ayrıntılı biçimde ortaya konmuştu. Bu sınır ötesi operasyon, PKK’yı bitirmek adına başlatılan bir Türk planı değil; 1-)Amerika’nın dostlaştırması, 2-)Şeriatçıların ve PKK’nın antiemperyalistleştirmesi, 3-)Türk Ordusu’nun millet ittifakından kopartılması ve lejyonerleştirilmesi, 4-)Türkiye’nin işbirlikçileştirilmesi, 5-)PKK’nın siyasallaşması ve 6-)AKP’nin kahramanlılaştırılması, şereflileştirilmesi adına başlatılan çok amaçlı, bol hedefli bir Amerikan planıdır. Amerika Türkiye’nin müttefiki olamaz Bu çok amaçlı operasyonun sonuçları ve bizden neler götüreceği üzerine uzun bir tartışma açılabilir ancak burada asıl durulması gereken, ABD’nin Türkiye’nin dostu olup olmayacağı ve Türkiye’nin çıkarları için adım atıp atmayacağı meselesidir. ABD zaten kendi eliyle beslediği PKK’yı vurmak ya da yok etmek isteyebilir mi, ya da ABD yok etmeye çalıştığı Türk devletini Kürt devleti belasından kurtarmak isteyebilir mi? ABD’nin Türkiye’nin çıkarlarını ne ölçüde korumaya çalıştığı Cumhuriyet tarihimiz incelendiğinde net biçimde ortaya çıkmaktadır. İki ülke arasındaki ilişkiler ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımaması ve Lozan Antlaşması’nı reddi üzerine başlamaktadır. Daha Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı aşamasında Amerikan mandacılığı fikrini aşılamaya çalışan ABD, başarılı olamamasına ve yeni Türk devletinin kuruluşuna rağmen, 1927 yılına kadar Türkiye’yi tanımamıştır. Türkiye’nin milli egemenliğini ve toprak bütünlüğünü kabul etmek bir yana, Wilsonculuğu uzunca bir süre kabul ettirmeye çalışmıştır. Elbette Atatürk’ün yaşadığı dönem içerisinde bu, ABD için bir hayal olmaktan öteye geçemez ve bir süre beklemeye alınır Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra, özellikle 1946’dan itibaren Marshall Yardımı ve Truman Doktrini uygulamaları ile ilk borçlanmalar ve Batı tipi demokrasiye geçişle birlikte Amerikan uyduluğu başlamıştır. Uyduluğun somut göstergesi de Soğuk Savaş dönemi içinde Türkiye’nin bir kampa itilmek zorunda kalması ve siyasi tehdit olarak Sovyet kampını belirleyerek NATO ittifakının içine sokulmasıdır. Türkiye, o tarihten itibaren Amerika’yı müttefik olarak belirlemiş, kendi varlığını tehlike olarak gören ve açıktan Türk düşmanlığı yapan saldırgan bir devletin güdümü altına da girmiştir. Çünkü ortada bir müttefiklik ilişkisi ya da eşitler arasında ortak bir beraberlik yoktur. Tersine, emperyalist bir ülkenin boyunduruğu altına giren bir Üçüncü Dünya ülkesi vardır. Türkiye; varlığını satmanın, kendini teslim etmenin bedelini daha NATO’ya giriş süreci içinde ödemek zorunda kalmıştır. Batıya teslim olmanın bir ön koşulu vardır. Sadece teslim olmak yetmez, teslimiyeti somut olarak kanıtlamak için emperyalistlerin çıkarları adına Kore Savaşı’na asker göndermemiz istenir. Türk hükümeti bugün olduğu gibi “evlatlarımızı seve seve ölüme göndermek”ten çekinmez ve ilk diyet ödenir, bağlılık ispat edilir. Türkiye bundan sonra dostunu düşmanını belirleyemeyen bir acizliğin içerisine girecektir. NATO’ya giriş Türkiye’nin değil ABD’nin güvenliğini sağlamak için 50 yıl boyuncu NATO, Türkiye’nin hiçbir güvenlik sorununu çözmeye çalışmamıştır. NATO öncesinde tam bağımsızlığı çerçevesinde ve Atatürk’ün kurduğu Sadabat Paktı ve Balkan Antantı ile komşularıyla iyi ilişkiler sürdüren Türkiye, NATO’ya girişi sonrasında yeni yeni düşmanlar kazanacaktır. ABD’nin geliştirdiği NATO stratejileriyle Amerikan üsleri ve füze rampaları Türkiye’ye yerleştirilir ve bilinçli biçimde Türkiye’nin güvenliği tehlikeye atılır. 1962’deki Küba füze krizi ve devamında U-2 casus uçakları krizi ile NATO’ya girişimizin kimin çıkarları adına olduğu daha net anlaşılır. Gizli ikili anlaşmalar, 1964 ve 1974 yılındaki Kıbrıs krizleri ile ortaya çıkar. Çünkü Türkiye kendi çıkarlarını, Kıbrıs’taki Türklerin çıkarlarını korumak adına bile NATO’dan izinsiz herhangi bir müdahalede bulunamamaktadır. Ünlü Johnson mektubu ortaya çıktıktan sonra, krizler Johnson’ın iznine bağlı olarak değil ambargolara direnerek aşılır. ABD’nin dostumuz olup olmadığı aslında başından itibaren ortadadır ama özellikle NATO sonrası gelişmeler Türkiye’yi daha da dar bir çemberin içine sokacaktır. Türkiye bağımsızlığından feragat edince ne Kıbrıs’ta söz sahibi olabilmiştir ne Ermeni meselesinde ne de Güneydoğu’da çıkarlarını koruyabilmiştir. Aşama aşama her iktidar döneminde biraz daha teslim alınmış, borçlanmalarla yarı sömürge durumuna getirilmiş, gizli anlaşmalarla Türk Mileti’nin ruhu bile duymadan felakete doğru sürüklenmiştir ABD, Türkiye içindeki faaliyetleri tüm Üçüncü Dünya ülkelerinde olduğu gibi CIA aracılığı ile devam ettirmiş, iktidarlar kurmuş, iktidarlar yıkmış ve her iktidar döneminde asli güç olmayı başarmıştır. 12 Mart askeri darbesi ile Atatürkçü, solcu, devrimci güçler yok edilmiş, antiemperyalist geleneğin yeniden söz sahibi olmasına izin verilmemiştir. Deniz Gezmiş’lerin idamının ardından sol geleneğin Atatürkçü özünden sapması için çalışılmış, 77-80 olayları kışkırtılmış, Türk gençleri birbirine kırdırılmış,12 Eylül darbesi ile birlikte de Atatürkçü gelenek tamamen yok edilmiştir. Ermeni terörü yine CIA tarafından 80li yılların başında desteklenmiş, ASALA’nın katliamları bizzat Amerika’nın güdümünde ve bilgisi dahilinde gerçekleştirilmiştir. Kürt-İslam faşizminin önü açılmış, Şeriatçılar güçlendirilirken PKK silahlandırılmıştır. 1991’den sonra Sovyetler’in dağılması ile NATO konsepti değişmiş, ama Türkiye’nin ona bağımlı yapısında bir değişiklik olmamıştır. Komünizm tehlikesinin yerini bu kez “Ortadoğu ülkeleri tehlikesi” ve “Müslümanlık korkusu” alır. Sovyetler döneminde NATO ülkelerinden herhangi bir tehdit almayan Türkiye artık bu süreç içerisinde bir tehdit unsuru ve tehlike olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. ABD Türkiye’nin müttefiki değil stratejik düşmanıdır ABD’nin 24 Temmuz-15 Ağustos 2002 tarihleri arasında düzenlediği “Millenium Challenge” tatbikatı belli gerçekleri ortaya koymaktadır. Tatbikatın özelliği İngiltere, Avusturya ve Almanya gibi önemli askeri güçlerin ve NATO üyesi ülkelerin bu tatbikata gözlemci olarak katılmalarına karşın Türkiye’nin bu tatbikata davet edilmemesidir. Tatbikatın konusu şudur: İşgal edilmesi planlanan ülkede önce yıkıcı bir deprem meydana gelir, bu depremle eşzamanlı olarak uluslararası bir mahkeme ülkenin sınırlarını ilgilendiren ve çıkarlarına ters bir karar alır. Burada konu daha da ilginçleşir ve ordu, hedef ülkede darbe yapar ve yakınında bulunan ada ülkeyi ablukaya alır. Önemli ulaşım yollarında bulunan bu adanın ablukaya alınması ile birlikte ABD harekete geçer ve 96 saatte o ülkenin önemli şehirlerini işgal etmeye çalışır. Bu tatbikat, ABD’nin Türkiye’yi işgal planından başka bir şey değildir ve BOP’un da bir parçasıdır. Zaten Türkiye ve ABD arasında nasıl bir müttefiklik ilişkisi olduğunu son süreç ortaya koymaktadır. Bugünlere geldiğimizde “müttefikimiz” dediğimiz ABD; 1-)Türkiye’ye rağmen Kuzey Irak’ta bir kukla Kürt devleti kurmuştur. 2-)Kuzey Irak’taki PKK varlığını beslemekte, silahlandırmakta, ayakta tutmakta ve kendi askerleriyle eğitmektedir. 3-)PKK teröristlarinin Kandil Dağı’nda bizzat ABD’li subaylar tarafından eğitildiği defalarca yayınlanan fotoğraflarla ortadadır. 4-)Süleymaniye’deki Türk Özel Kuvvetler Karargahı’na yönelik 4 Temmuz saldırısı ile Türk askerleri esir alınmış, başlarına çuval geçirilmiştir. 5-)Kerkük’te, Telafer’de Türkmenlere yapılan katliamlar beslenmiş ve desteklenmiştir. 6-)Kıbrıs’ta Rumları savunmakta, açıktan Türk düşmanlığı yapmaktadır. 7-)Ermeni meselesinde yine Türk düşmanı politika uygulamaktadır. 8-)Ege sorununda da ABD Yunanistan’ın tarafındadır. Tüm bunlar alt alta toplandığında ABD’nin yüz yıllık Sevr planından vazgeçmediği ortaya çıkmakta, müttefiklik söyleminin gizli bir düşmanlığı içinde barındırdığı anlaşılmaktadır. Bu yüz yıllık gecikmenin intikamı alınmak zorundadır. Stratejik olarak, askeri olarak, siyasi olarak nasıl ifade edersek edelim her durumda düşmanımız olarak görünen ABD, özellikle 11 Eylül sonrasında Ortadoğu’da bir takım değişiklikler yapmayı kafasına koymuştur ve Türkiye, Büyük Ortadoğu Projesi’nin en önemli halkalarından biri haline gelmiştir. ABD’nin Irak saldırısının amacı, tam hakimiyet kuramadığı Ortadoğu’daki egemenliğini garantilemek için kukla bir Kürt devleti kurmak, ikinci bir “İsrail” yaratmaktı. Türkiye de dahil olmak üzere Ortadoğu ülkelerinin hepsine yönelik bir saldırı söz konusu idi ve plan sınırların daraltılması üzerine kurulu idi. Türkiye, Irak, İran ve Suriye içindeki tüm Kürtler kışkırtılıyor, etnik bir çatışma başlatılıyor ve Kürtçü hareketler besleniyordu. Kürt devleti binlerce yıllık Türk, Arap ve Fars medeniyetlerini yok edecek genişçe bir alan üzerinde tasarlanıyordu. Amerika yüzyılın başındaki sömürgeci hakimiyetini yeniden uygulayabilecek noktaya gelmek üzereydi ve ilk hedef olarak Irak’ı seçti. Bunu yaparken Türkiye’yi de yanına almayı ve operasyonel bir güç olarak kullanmayı hedefliyordu. Bu önemli bir taktikti aynı zamanda; çünkü hem Türk Ordusu’nun gücü kullanılmış olacaktı hem de Türk-Arap düşmanlığı körüklenerek Ortadoğu’da Üçüncü Dünyacı bir ittifakın önü de kesilecekti. Ancak ne olduysa oldu AKP’nin tüm işbirlikçiliğine ve teslimiyetçi politikalarına rağmen 1 Mart tezkeresi reddedildi ve Türk askerinin bu operasyonda ABD güdümünde kullanılmasının önüne geçildi. Ancak ABD, Türkiye olmadan Irak’ta gecikmeli de olsa bir Kürt devleti kurmayı başardı. Tezkerenin reddi Türk-Amerikan ilişkilerini sekteye uğrattı elbette. AKP her ne kadar ABD’ye yaranabilmek adına çalıştıysa da, ABD’nin Süleymaniye’de askerlerimizi esir alması Türkiye’deki Amerikan düşmanlığını % 90’lara varan oranlarda artırdı. Türk Milleti ABD’nin gerçek yüzünü daha net görmeye başlıyor, PKK’yı destekleyenin o olduğunu açıktan dile getiriyordu. Şehit cenazelerinde “Kahrolsun PKK, kahrolsun ABD!” sloganları atılıyordu. 16 Aralık operasyonu bu nedenle hem İran’a saldırı öncesinde bu antiamerikancı cepheyi zayıflatmak, hem de Türk Ordusu’nun Amerika’yı da hedef alan bir operasyonun içine girmesine engel olmaktır. 1996’dan sonra ABD çizgisinden uzaklaşan Türk Ordusu’nu tekrar o eksene çekmektir. Amerika Türkleri değil Kürtleri tercih etmiştir Yani bu coğrafyada ABD’nin Türkleri Kürtlere tercih etmesi gibi bir strateji asla söz konusu değildir. Çünkü plan tüm Ortadoğu uluslarına karşı Kürtlere devlet kurdurmak ve bu ulusları yok ederek onları Kürtleştirip ajanlaştırmak üzerine kuruludur. Tam tersine ABD 16 Aralık operasyonu ile Kürtleri tercih ettiğini bir kez daha göstermiştir. Bu operasyonda söz sahibi olarak ve izin verdiği ölçüde, gönderdiği istihbarat doğrultusunda bir operasyon yapılmasını sağlayarak Türkiye’nin İran saldırısı öncesinde kendisine karşı konumlanmasına engel olmaya çalışmaktadır. “Dost ve müttefik” Amerika yine Türkiye’nin yardımına koşmuş olacak, “dost ve müttefik” Türkiye de Kandil’deki Amerikan ajanı Kürtlere karşı değil, dağlara taşlara yönelik bir operasyon düzenlemiş olacaktır. Aynı zamanda bu hava saldırısını gerçekleştirebilen 5 ülkeden biri olarak yaptığı bu tatbikat sayesinde Türkiye ABD’nin yanında İran’a karşı havadan saldıran bir güç olacaktır. Görünen o ki, ABD BOP’u gerçekleştirebilmek için önemli bir mevzi kazanmıştır. Özetle, ezilen bir ülke konumunda olan Türkiye’nin emperyalist bir ülke olan Amerika ile tarihin hiçbir döneminde ortak bir çıkarı olmadığı gibi, yapılıyormuş gibi görünen tüm yardımların bir karşılığı vardır ve diyeti ödetilmektedir. Kaldı ki, 16 Aralık’ta başlayan operasyon, Amerika’nın Türkiye’ye destek olduğunu değil, tam tersine PKK’yı siyasallaştırıp şehirleştirerek köstek olduğunu göstermektedir. ABD Türk Ordusu’nun ulusal ve antiemperyalist bir yönelime girmesine engel olmak için onu kendi kontrolü altındaki bir müdahalenin içine çekmektedir. Bu strateji, Türk’ün yol haritası olan Dumlupınar stratejisinin de tam tersi bir istikamette ilerlemektedir. Dumlupınar stratejisinde siklet merkezi en güçlü olduğun alandır. Oysa burada siklet merkezi ABD’nin en güçlü olduğu alan haline gelmiştir. Stratejinin ruhu ise kendi milletine, kendi ordusuna, kendi tarihine güvende yatmaktadır. Burada ise ABD’den alınan istihbarata ve Amerikan subaylarından alınan onaya dayalı bir plan söz konusudur. Hiçbir zaman dostumuz ya da müttefikimiz olmamış emperyalist ABD’nin kontrolü altındaki bir saldırı Türkiye’yi Ortadoğu’daki piyonlardan biri haline getirecek ve en sonunda da yem edecektir. Bu nedenle Türkiye artık hangi safta duracağına karar vermek zorundadır. Atatürkçü yol, ABD ile birlikte olmak değil, ona karşı ve komşularıyla ittifak kurarak Kürt devleti projesini bertaraf etme yoludur.
|