07.01.2008/Sayı:168
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Prof. Dr. Şener ÜşümezsoyABD ve Rusya’nın jeopolitik dansı

Rusya petrol bölgelerini hiç bırakmadı

Olayı jeopolitik analiz yaparak ele aldığımızda, 1990 yılından bu yana tarafların dans edermiş gibi sürekli yer değiştirdiğini görmekteyiz. Daha açık bir ifadeyle, petrol yatakları üzerinde ABD’nin ve Rusya’nın jeopolitik hamlelerinin süreçlerini görmekteyiz. Bu süreçler de, Soğuk Savaş öncesi Amerika ve Rusya arasındaki donmuş çelişkinin tam tersi olarak günden güne değişen ve sürekli stratejiler ile yeni taktikler getiren süreçler olmuştur.

Bu anlamda olaya baktığımız zaman, 1990 öncesi Sovyet Rusya’ya karşı ABD, Türkiye ve İran’dan oluşmuş bir Yeşil Kuşak teorisi ortaya sürmüştü. Bu, Graham Fuller’in teziydi. Bu Yeşil Kuşak teorisinin diğer bir yanını ise Sovyetlerin güneydoğusunda bulunan Türk devletlerinin Sovyet sisteminden ayrılarak Rusya’nın yalnızlaştırılması oluşturuyordu. 1990 yılında Gorbaçov yeniden yapılanma ile Sovyet sistemini dağıttı; Rusya ulusal devlet olarak karşımıza geldi. Bu noktada NATO’nun kanat ülkesi olan Türkiye önemsizleşir görünüme geldi. Artık Rusya’nın politikası, Amerika’yla birlikte iki süper devlet olarak dünyayı yönetmek idi.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Rusya sırtına yük oluşturduğunu düşündüğü çevre ülkeler Türkistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Ukrayna’ya bağımsızlığını vererek onlardan uzaklaştı. Buradaki tez, Deli Petro’dan beri egemen olan ve Rusya’nın Batıyla bağlantısını sürdürmesi gerektiği tezidir. Almanya’nın ABD karşıtı bir güç olarak gözüktüğü dönemde, Rusya’nın Almanya’yla bütünleşmesi politikası doğrultusunda gelişen bir çizgi izlenmekteydi. Oysa Rusya bu dönemde hem Almanya’yla bir güç oluşturamamış, hem de Amerika’yla birlikte dünyayı yönetme konusundaki arzularını gerçekleştirememiştir. Ancak yerel ve zayıf bir devlet haline gelmiştir.

Bu dönemde yine Rusya’yı, Orta Asya’yı ve Ortadoğu’yu petrol açısından inceleyen Brzezinski’nin “Satranç Tahtası”ndan Rusya’ya baktığımızda, Rusya çevresindeki devletleri bıraktığını söylerken aslında Kafkasya’dan başlayarak T şeklinde doğu batı-gidişli, Kafkasya sırtına dik gelen Volga-Ural sırtının oluşturduğu T şeklindeki petrol alanını ne yapıp edip Rusya sınırları içinde tutmak istemektedir. Yani Başkurdistan, Tataristan ve Kafkas devletlerini Rusya Cumhuriyeti içinde tutmaya çalışmaktadır. Keza aynı şekilde bunun kuzeydeki devamı olan Batı Sibirya’yı da...

Bu bölgeler Altınordu’nun egemen olduğu bölgelerdi, yani 100 yıl önce bu bölgeler Tatar Hanlığı’nın inisiyatifindeki bölgelerdi. 1920’lerde Sultan Galiyev döneminde Tatar Kızılordusu’nun inisiyatifinde bağımsızlığını kazanmış, yani birkaç yıl da olsa Bolşevik Parti tarafından bağımsız bir Sovyet olarak tanınmış bölgelerdi. Bunun yanında Kazakistan’ın Tengiz, Katagan gibi bölgelerin de petrol olduğu dağılmadan sonra ortaya çıkmıştı. Eğer bu bölgelerde petrol olduğu daha önceden ortaya çıkmış olsaydı, bu bölgelerin de Rusya’nın sınırları içerisinde kalmasına çalışılacaktı.

Brzezinski burada çizdiği çizgi ise Rusya’nın demokratik biçimde üçe bölünmesiydi. Moskova ve Avrupa çevresi Avrupa Rusya’sını, İdil-Ural ve Batı Sibirya’daki Tataristan ve Başkurdistan bölgesi diğer parçayı, Doğu Sibirya ve Asya Rusya’sı diğer parçayı oluşturacaktı. Birbirine zayıf bağlarla bağlanan ve Moskova’ya bağlı olmayan bir yapılanmanın Rusya’nın geleceği açısından gerekli olduğu tezi ileri sürülmekteydi. Bu bağlamda ana sorun Rusya-ABD çelişkisi değil, Avrasya Balkanları denilen Türk dünyası, Türkiye ve Arap Yarımadası’ydı. İşte bu bölgeler sisteme entegre edilmesi gereken bölgeler olarak karşımıza çıkmaktaydı. Rusya’nın üçe bölünme projesine razı edilmesi noktasında da Türkiye’nin Türk dünyasıyla olan ilişkisini ileri süren bir dönem yaşanmıştır. Bu, Amerikancı Avrasyacılık olarak karşımıza çıkan bir dönemdir. Türk dünyasıyla Türkiye’nin Türk milliyetçiliği temelinde ilişkisi öne çıkarılmış, Rusya çevrelenerek üçe bölünmeye çalışılmıştır.

Rusya ulus devletlere karşı ABD’nin yanında

Yeltsin döneminde Rusya’nın üçe bölünmeyi kabul etmesi, İdil-Ural bölgesinde, yani Tataristan, Başkurdistan ve Sibirya’daki petrol yataklarının Amerikan şirketleriyle ve onların Rusya’daki ortakları olan oligarklarla işletilmesine razı olması sonucunda, Rusya’yla yapılan konsensüs uyarınca Türk dünyasından Türk ekseninin çekilmesi noktasına gelindi.

Bu noktada Samuel Huntington’un ortaya attığı yeni teze göre Rusya artık sisteme entegre olan bir devletti. Batı uygarlığının bir parçası olması, Hıristiyan kültürü taşıması nedeniyle Batının yanında yer almalı; İslam ve Türk dünyasındaki ulus devletlere karşı yapılacak operasyonlarda Amerikanın rakibi değil, yanındaki partneri olmalıydı. Ve bu denklem doğrultusunda ileri sürülen uygarlıklar çatışması bunu ifade etmekteydi. Uygarlıklar çatışmasındaki fay hattı Türkistan, İran, Türkiye, Arap Yarımadası’ndan geçiyordu. Daha sonra tüm İslam dünyasıyla çatışmaya neden olacak bu tez Neocon’cular tarafından yanlış bir yorum olarak algılandı ve bu anlamda radikal El Kaide tipi İslami hareketlerin izole edilmesinin ancak küresel İslamcı bir düşünceyle gerçekleşebileceği tezi ileri sürüldü. Küresel İslamcı düşüncenin İslamcı radikalizme karşı mücadeleye esas oluşturduğunu vurguladıktan sonra ortaya atılan tez ise Barnett’in “Pentagon’un Yeni Yol Haritası” isimli kitabında açıklıkla vurgulandı.

Küresel sisteme entegre olmayan boşluklar

Bu söyleme göre Rusya küreselleşmiş Batıyla birliktedir. Bir başka deyişle, birinci küreselleşmeciler olan ABD, Avrupa ve Japonya’nın oluşturduğu üçlü yapının Amerika’nın inisiyatifindeki Körfez Savaşı’ndan sonra yeniden yapılanması sürecini ikinci küreselleşmeciler olarak Rusya, Çin ve Hindistan’ın oluşturduğu öne sürülmüştür. Bu haliyle batıda Atlantik çevresinde Amerika ve Avrupa’nın oluşturduğu eksene Rusya’nın eklenmesi, doğuda ise Amerika’nın ve Japonya’nın oluşturduğu küreselmiş alana Çin’in ve Hindistan’ın eklenmesi şeklinde bir model ileri sürülmüştür. Küreselleşmeye entegre edilmemiş bağlantısız boşluklar olarak Brzezinski’nin tanımladığı bölgeye Avrasya Balkanları, Kuzey Afrika ve Nijerya’ya ilaveten Latin Amerika’nın kuzey kesimi ve Venezüella dahil olmaktadır. Brezilya ve Arjantin’in de küreselleştiği bir dünya çizilmektedir.

Burada vurgulanmak istenen nokta ABD’nin küresel merkez olduğu ve birinci küreselleşme olarak Japonya ve Avrupa’yı kendisine eklediğidir. Daha sonra ikinci küreselleşme olarak geliştiği dönemde Amerika, Avrupa, Rusya ve Amerika, Japonya, Çin’dir. Latin Amerika’da Brezilya ve Arjantin’in Amerikan sistemine göre küreselleştiğini ileri sürülmektedir. Brzezinski’nin “Tercih” kitabında belirttiği gibi, Amerikan ideolojisi olan küreselleşme yeni bir ideolojik kavram olarak ileri sürülmüştür. Bu; hudutların, gümrüklerin, etnilerin, milletlerin olmadığı bir dünyada Amerikan Batı kültürünün bir bütünleşmeyi sağlaması ideolojisidir. Nasıl ki geçmişte Rusya, sosyalist olan ülkelerin dünyaya entegre olduğu tezini ileri sürüyorsa, bu dönemde de Amerika küreselleşmeye entegre olmuş ülkelerin sorun olmadığını, dünyayı tehdit eden sorunun ara bölgelerden yani sisteme entegre olmamış boşluktan çıktığını ileri sürmektedir.

Bu boşluk haritasına baktığımız zaman Brzezinski’nin de, Samuel Huntington’un da ana kültürel fay hatları olarak gösterdiği Hıristiyanlık ve Müslümanlık arasındaki hattın geçtiği coğrafya aynıdır. Ve Barnett’in çizdiği coğrafyada, Latin Amerika ve Afrika’daki petrol bölgeleri de bu alana girmektedir.

Barnett gerektiği zaman bu haydut devletlerin tasfiye edilmesi gerektiğini, Amerika’nın önderliğindeki bu güce Rusya’nın, Çin’in ve küreselmiş alandaki modern dünyaya giren toplulukların katılması gerektiği tezini ileri sürmüştür. Soğuk Savaş terminolojisinde Sovyetler için kullanılan Şeytan İmparatorluğu deyimi yerine şeytanın devletleri veya haydut devletler keza terörist gruplar veya radikal gruplara müdahale etmek için. Burada da Türkiye eksenli Türkistan ve Arap bölgesi ana hedeftedir.

Hazar bölgesi ve Kafkasya petrolleri bu anlamda Amerikan şirketlerinin inisiyatifinde olduklarından ve Rusya küreselleşmiş bir bölgede oluşu nedeniyle terörizmin kaynağı olan bir bölge değil, terörizmden çeken bir bölge olmaktadır söylemi ileri sürülmüştür. Çeçenlerin hareketi de örnek gösterilerek, Rusya terörizmle mücadelede dünyadaki yerini alacak ve harcamasını yapacaktır tezine gelinmiştir.

Yeltsin sonrası dönem

Dördüncü aşama dediğimiz noktada ise Yeltsin döneminde Amerika’ya verilen ekonomik tavizlerin tam tersi bir sürecin işlediğini görmekteyiz. Yeltsin’den sonra Putin’in iktidara gelmesiyle Amerikan şirketleriyle bağlantılı oligarklar bir şekilde hapsedilerek devreden çıkarılmış, Volga-Ural ve Sibirya’daki petrol yataklarına el konulmuştur. Tataristan, Başkurdistan ve Sibirya Tatarlarının ulus olarak yaşadığı bölgelerde mutlak bir egemenlik sağlanmıştır. “Tatarlar ve Türkler aynıdır. Tatarlar ve Türkler aslında tarihsel bir etnosun ürünüdür” diyen Gumilyev’in Rusçu tezini Türkçülük olarak sunan bir Avrasyacılık ortaya çıkmıştır. Putin’in ikinci hamlesi petrol fiyatlarının yükselmesiyle Kazakistan’daki petrol yataklarının naklini Batıya bağlaması olmuştur. Üçüncü hamlesi ise Türkmenistan ve Özbekistan’da dominantlaşması ve Kafkasya’yı kontrol altına almasıdır. Amerika’nın Kürdistan, Ermenistan, Gürcistan, Ukrayna ve Polonya ile Türkiye’yi kuzeyden, Rusya’yı güneyden çevrelemeye çalışan yapılanması başarısız olmuştur. Rusya’nın Ukrayna’ya verdiği gaz fiyatını şok olarak artırması Ukrayna’daki turuncu devrimi yıkmıştır. Gürcistan’daki turuncu devrim de Gürcistan’ın Kıbrıslaşacağı ileri sürülerek etkisizleştirilmiştir. Bunların sonucunda Ermenistan’ın ABD yanlısı tutumu Rusya yanlısı duruma gelmiştir. Kürtlere dayanılarak Kuzey Irak’ta uygulanılan politikada Kürtlerin Amerikan sistemine gereken desteği vermemiş olması aslında Amerika’nın politikasındaki yanlışları göstermiştir. Burada iki olgu ortaya çıkmaktadır. Birincisi, “Petrol Şoku ve Yeni Ortadoğu Haritası” kitabımda da belirttiğim gibi, İran’ın petrol yataklarını Basra’daki petrol yataklarıyla birleştirmek isteyen politikanın yerine tam tersi olarak İran Irak’taki Şiiler üzerindeki egemenliğini kullanarak Basra bölgesini İran’a bağlama noktasına gelmiştir. Bu boyutuyla bakıldığı zaman, Amerika’nın İran’ı ve Türk Ordusu’nu karşısına alması, stratejik olarak en büyük hata olarak görülmüştür. Bu hatanın sonucunda Rusya, enerji imparatorluğu olarak imparatorun karşısına dikilmiştir. Yani günümüzdeki küresel jeopolitiği çizersek Rusya çevre ülkeleriyle yani güney ülkeleriyle Rusya çevresi bir Avrasyacılık eksenli bir politikaya indirgenmiş. Buna karşılık Çin ve Hindistan ve Japonya Amerikanın Pasifik’teki ittifakını oluşturmuştur. Diğer taraftan ise Amerika’yla Avrupa Atlantik çevresindeki ittifakı oluşturmuştur. Bu noktada Rusya, enerji kaynakları üzerindeki kontrolüyle öne çıkmıştır. Rusya, askeri donanmasının güçlü olmamasına ve küresel bir güç olmamasına karşılık bir kara gücü olarak ve kendi bölgesinde güç olarak 2007’de ortaya çıkmış ve bu gücü yeniden konuşlandırma noktasında Amerikan kurmayları yeni bir stratejik yapılanmaya gerek duymuşlardır.

Bir taşla üç kuş vurdular

Bu noktada Kuzey Irak’ın bombalanması bir taşla iki-üç kuşu vuran bir bombalanma olmuştur. Gerçekte PKK’nın vurulup vurulmadığı şüphelidir ama en azından Türkiye’de balon tarzı yükselen antiamerikan ulusalcılığın balonu patlatılmış, Amerika karşıtlığı Amerika severliğe dönüştürülmüştür. İkincisi, Güneydoğu’da AKP içindeki Kürt tabanı ile PKK tabanı arasındaki çatışmada, en azından belediye başkanları konusundaki çatışmada PKK’nın tabanının gerilemesine, AKP’nin Kürt tabanının ilerlemesine yol açmıştır. Diğer taraftan ise Barzani’nin bölgesel otoritesi küresel sistemde kısmen geriletilirken, Türkiye Kürtleri üzerinde AKP egemenliğinin daha da belirginleşmesini sağlamıştır. Yani Kürtler AKP’ye Nakşi ve Şafi oyları geçici ve anlaşmalı olarak verildi diyen söylemlerinden geri adım atma durumunda tek alternatif olma noktasına indirgenmiştir. Türk Ordusu tabanındaki antiamerikancı baskı da nötralize edilmiştir.

Önümüzdeki döneme baktığımız zaman Türkiye’nin Rusya’daki gelişen politikalara göre önemi ortaya çıkmaktadır. Küreselleşme ulusal devletleri parçalamakta ama yok etmemektedir. Butts’un da belirttiği gibi küreselleşme, ulusal devletlerin merkezinin Amerika’nın taleplerine göre yeniden yapılanmasıdır. Yoksa hiçbir şekilde bir devlet tasfiye edilemez. Yeniden yapılanması, kendisine karşı çıkan yapıların tasfiye edilerek kendine uyumlu devletler haline indirgenmesidir. Bu da giderek petrol yatakları üzerinde bağımsız birer şeyhlik koyma, küçük devletçikler koyma projesine dönüşmüştür. Ama bu proje Rusya’nın dağılması, yani petrol yataklarının Amerikan şirketleri tarafından işletilmesi durumunda geçerlidir. Rusya’nın burada askeri ve emperyal bir güç olarak ortaya çıkması, Amerika’nın imparatorluk olarak bölgede düşündüğü emperyal düzenlemelere, uluslararası ilişkiler düzenlemesine geri adım attıracaktır. Bu anlamda da Türk Ordusu’yla bütünleşme ve kuvvetli Türk Ordusu’nu yanına çekerek Ordu’yu Rusya’nın karşısına koyma noktasındadır.

Gerçek ulusalcılık

PKK’nın Ermenistan’a yerleşmesiyle PKK’nın Ermenistan’dan Türkiye’ye yapacağı saldırılar yüzünden Türkiye’nin Ermenistan’la çatışması, Rusya’yla da çatışmasını getirecek ince bir taktiktir. Oysa antiemperyalizm, Amerika’nın Türk Ordusu’yla bütünleşmesi noktasında da geçerli bir konudur. Yalnızca Amerika’nın Türkiye’yi emperyalist olarak bölme noktasına karşı çıkmak yanlıştır. Türkiye’nin artan borç miktarının ve artan bağımlılığın da sebebi bu emperyalist ilişkilerdir. O halde ABD karşıtlığının temeli bu emperyalist ilişkilerin analizi olmalıdır. Emperyal ilişkiler ile taktiksel olarak geçici uzlaşmalar olmasına karşılık emperyalist ilişki tarihsel sürecin değişmez bir boyutudur. Temel diyalektik belirleyici, dünya sisteminin Amerika’nın çokuluslu şirketleri tarafından sömürülmesi, keza dünya sisteminin ve para sermayenin uluslararası akışta Amerikan merkezli bir birikimi sağlamasıdır. Keza petrol yatakları üzerindeki egemenlikle dayatılan petrol fiyatları da Amerikan şirketlerinin ürünüdür. Bu anlamda tekelci Amerikan kapitalizmin uluslararası şirketleriyle kurduğu emperyalist sistemi yok sayarak emperyal imparatorluklar temelinde bir politika üretmek gerçek bir ulusalcılığın temeli olamaz. Ve bu anlamda bir gün antiamerikan olan tavır, bir gün sonra koşullar değişmediği halde Amerikansever olmaktadır.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe