| Eser Özaltındere |
Kürtçü mücadelenin siyasi zemine kaydırılacağının örnekleri
17 Aralık’taki habere göre ABD Genelkurmay Başkanlığı Harekat Planlama Direktörü Tümgeneral Richard Sherlock; “...Ayrıca onlara (Türklere), PKK’ya ilişkin uzun vadeli hedeflerinin neler olduğunu belirlemelerinde yardım sağlıyoruz. Yani sadece onlarla birlikte çalışıp askeri operasyon imkanı sağlamıyoruz... Yapmaya çalıştığımız şey, onların (Türklerin), bunu daha geniş bir kapsama yerleştirmeleri gerektiğini... bunun daha geniş bir çözümü olması gerektiğini kavramalarını sağlamak. Uzun vadeli hedeflerinin neler olduğunu ve ayrıca uzun vadeli çözüme yardım edecek diplomatik, ekonomik, enformasyonel fırsatları nasıl bir araya getirebileceklerini belirlemelerine yardımcı olmak” demiş. Yani, ABD bize askeri istihbaratın dışında, PKK’ya karşı uzun vadeli nasıl önlem alırmışız onun da dersini veriyormuş (sağ olsun, var olsun!). Ve bu çözümü geniş bir kapsama yerleştirmemiz gerektiğini kavramamızı sağlıyormuş (Allah ABD’den razı olsun). Bunu yaparken de, çözümü, diplomatik ve enformasyonel fırsatları bir araya getirerek bu geniş kapsama yayma sürecinin içerisinde düşünmeliymişiz... Kısaca, bu kendini çok zeki zanneden omuzu kalabalık sömürge subayı şöyle diyor: “PKK’yı askeri yollarla bitirmeyi deneme, bu benim işime gelmez. Çünkü ben onu Türkiye’deki siyasi yapı içinde kullanmak istiyorum. Askeri çözüm yerine diplomasiyi kullan. Değişik aracıları arayı sokarak onunla uzlaşma yolunu tercih et. Hatta PKK ile iletişim fırsatları yakalarsan onu da ihmal etme. Böyle davran ki, PKK’yı, Eve Dönüş gibi, araya sokuşturulan dar kapsamlı af yasaları gibi çok dikkat çekmeyecek ve zamana yayılacak girişimlerle ve ılımlı bir şekilde toplumun içine entegre edebilesin. Bu konuda da fazla acele etme! Çünkü bu entegrasyonun olgunlaşarak gerçekleşmesi ve bu sürece ya da sivilleştirmeye çalışılan PKK’lılara bir zarar gelmemesi gerekiyor. Onlara sivilleşmeleri konusunda zaman tanırsan, onlar da kendilerine biçilen misyon doğrultusunda siyasi bilinçleriyle, disiplinleriyle, örgütçü özellikleriyle Kürtçülüklerine DTP’nin yapısı içerisinde ve siyasi platformda devam ederek Kürtçülüğün Türkiye içerisinde kemikleşmesinde militan güç görevi görürler. Böylelikle, Kuzey Irak Kürt oluşumu, Türkiye içerisindeki siyasi zeminde PKK’lıları da içeren çok güçlü bir Kürtçü yapılanma ile bütünleşir ve BOP çerçevesindeki Büyük Kürdistan kurulma hedefine yönelik emin adımlarla yürünmeye devam edilir.” Bu Amerikalı generalin bizi çok sevdiği için PKK’lılarla ilgili çözüm önerileri işte bunlar! İlgililere duyurulur... Bu arada, bu haber aynı zamanda kapalı kapılar arkasında ve belli planlar doğrultusunda birtakım anlaşmaların da yapılmakta olduğunu da gösteriyor. Şimdi aynı bağlamdaki 14 Aralık tarihli haberi iyi okuyalım: “…ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Terörizmle Mücadele Koordinatörü Büyükelçi Dell Dailey, terör örgütü PKK’ya karşı ‘hem Türkiye içinde hem de Irak’ta, askeri değil siyasi çözümden yana olduklarını’ söyledi… Şu andaki pozisyonundan önce Özel Operasyonlar Merkezi’nin direktörlüğünü de yürütmüş olan Dailey, bir çatışmanın ardından kaybolan 8 Türk askerinin, Kuzey Irak üzerinden Türkiye’ye geri dönmesinin sağlanmasında, ‘askeri baskının değil siyasi baskının’ etkili olduğunu savundu…” Bakınız, bunları terörle mücadeleden sorumlu bir yetkili söylüyor. O da, yukarıdaki general gibi çok net bir şekilde siyasal çözümü dile getiriyor. Hem de, sadece Irak’taki değil, siyasal çözümün Türkiye’deki ayağına da üstüne basa basa vurgu yapıyor. Bu kişi aynı zamanda özel harekatçı ve siyasal çözüme örnek olarak 8 askerin iadesini gösteriyor. Sekiz askeri üstlerine vazife olmadığı ve kendilerinden böyle bir talepte bulunulmadığı halde kim teslim almıştı? Siyasi zemin çığırtkanları ve sömürgecilerin kuklaları DTP!... Bu arada hatırlayın bakalım; 8 askerin esir alınmasıyla ilgili olarak yankıları bugün de devam eden, operasyon sırasında PKK’lıların içerisinde dış güçlerin özel birlik elemanlarının da bulunduğu söylentilerini... Bu söylentiler hiç de mesnetsiz değildi. Çünkü 200 kişilik bir terörist grubunun ellerini kollarını sallayarak gelip 12 şehit verdirmesi ve 8 askeri alıp yine ellerini kollarını sallayarak uzaklaşması kafalarda bir sürü soru işareti bırakmıştı. Belki de, bu sekiz askerin kaçırılması siyasi çözüm önerilerine kanıt ve TSK’ya bir mesaj olması için gerçekleştirilmişti. Çünkü dikkat edilirse bu siyasi çözüm örneğini özel harekatçı bir üst düzey Amerikalı veriyor. Askerleri teslim alanlar da kendi kendilerine böyle bir göreve talip olan sömürge kuklaları. Kısacası, toplum mühendisliği çalışmaları bütün hızıyla devam etmektedir. Azami dikkati göstermek, gerçek Atatürkçülük gereğidir. Aman dikkat! Kürtçüler Britanya turnesinde Kürtçüler sakal Wilson’a nazire yapıyor. Biri Anadolu, diğeri Britanya turnesinde. Kürtçü milletvekilleri Özdal Üçer ve Sabahat Tuncel Londra’daki Türk Toplum Merkezi’nde Abdullah Öcalan’ın üstü örtülü büstünün önünde, devrim şehitleri için yapılan saygı duruşu ve Apo lehindeki tezahüratı takiben Kürtçü incilerini döktürmüşler. Daha sonra bunlardan Kürtçü Sabahat, 15 Aralık ta-rihli gazete haberine göre Dublin’de İrlandalı parlamenterlerle görüşerek Belfast’a geçmiş ve Sinn Fein lideri Gary Adams’a “lokum” ikram etmiş. Oradan da İskoç parlamenterlerle görüşmek üzere Edinburg’a geçecekmiş. Kürtçü Sabahat’a biraz sinirlendim. Çünkü ikram ettiği lokum dünya çapında “Türk lokumu” olarak bilinir. Oysa Sabahat “Türk” kelimesinden nefret eder. Ayrıca, bir Kürtçü olarak onun Gary Adams’a “Türk lokumu” ikram etmesi ise tam bir çifte standarttır. Bu tıpkı, Kürtçü Kasr-ı Kanco reisinin Türk soyadına sahip olması gibi bir şeydir… İnternet haberine göre, zindandan TBMM’ye transfer olan Sabahat (bunu da bir türlü anlayabilmiş değilim) akabinde İngiliz “Avam Kamarası”nda da ağırlanmış. Görüyorsunuz değil mi sevgili okuyucular, nasıl el üstünde tutuluyor, önemseniyor ve korunuyorlar! Britanya’da dolaşmadık yer bırakmadılar. Bol bol Kürtçülük propagandasını yaptılar. Bunlar kim? Sıradan TBMM milletvekilleri. Peki, bunların dışında herhangi bir milletvekili, hatta bakan bu şekilde ağırlanır ve el üstünde tutulur muydu? Kesinlikle hayır!... Peki, Kürtçülerin dışındaki bir Britanya ziyareti mütarake basınında bu kadar yer tutar ve ses getirir miydi? Yine hayır... Haydi, IRA bağlantılı Sinn Fein’in desteğini anladık diyelim. Peki, IRA’ya karşı İngiliz hükümranlığı uğruna büyük mücadeleler ve kayıplar vermiş İngilizlerin parlamentolarının bir parçasının, bunları bölücü bir siyası parti olarak değerlendirmemelerini ve böylelikle destek vermiş olmalarını nasıl açıklayacağız? Tabii ki sömürgecilik ruhuyla ve yasallık kılıfıyla. Çünkü bunlara bir eleştiri getirseniz; “Biz TBMM’nin yasal bir üyesini kabul ediyoruz” diyeceklerdir. Emin olun bu destek, PKK’nın bloke edilmesinden ya da etkisinin azaltılmasından sonra daha da artarak devam edecektir. Hele Kürtçü partiye anayasal güvenceler sağlanırsa, bu bahane çerçevesinde bu koruma ve kollama inanılmaz boyutlara çıkacaktır. Çünkü o zaman, sömürgecilerin Türkiye’nin bölünmesi konusundaki tek güvenceleri, Kürtçü DTP insiyatifindeki Kürtçü blok kalmış olacağı için, onlara sağlanan yasal güvenceyi tepe tepe kullanacaklardır. Kürtçü Özdal’a bir diyeceğim var Bu Özdal Üçer... Kürtçü DTP nin, Kürtçü Van Milletvekili. Lütfen adına ve soyadına çok dikkat edin! Adı Özdal! “Öz”ünden, “Dal”ına kadar muhteşem bir öz Türkçe isim. Ya soyadı? Üçer! “Üç”ünden, “Er”ine kadar başka bir öz Türkçe soyad daha… Kendisi de herhalde Vanlı! Türk yayılmasında Van’ın önemli bir merkez olduğunu da hesaba katarsak, Özdal’ın geçmişinde Türklüğe bir dokunmuşluk bulmak imkan dahilindedir. Diyelim ki bu dokunmuşluk yok. Bu isim ve soyad olduğuna göre; belki de sülale veya aile, kendilerini Türk Ulusu’nun gurur duydukları bir mensubu saydıkları için o isim ve soyada sahip çıkmışlardır. Ya da böyle olmamıştır da, sırf modaya uyma veya başka çıkar hesaplı niyetlerle bu soyad ve isim benimsenmiştir. Gerçek ne olursa olsun, çok da önemli değil... Ama tüm bunlara karşın, bu Kürtçülüğe soyunmuş öz Türkçe isimli Özdal’ın ilginç şeyler söylediğini görüyoruz. Ne diyor Londra’da bizim birader: “…Türkçe biliyoruz, ancak konuşmak ve öğrenmek zorunda bırakılıyoruz” (13 Aralık 2007). O zaman ona sormak lazım. Sen, “Türkçe biliyoruz” sözüyle neyi kastettin? Sana öğretilmeden nasıl Türkçe bilebilirsin? Demek ki atalardan gelen, soydan gelen bir “Türkçe bilme” alışkanlığın var. Bu enteresan ifadenin arkasından da bu Kürtçü, “Türkçe konuşmak veya öğrenmek zorunda bırakılıyoruz” diyor. Yani bu arkadaş, resmi dil olarak Türkçenin öğretilmesinden ve konuşulmasından epey bir rahatsız. Demek istiyor ki, ana dilde eğitim hakkı tanınsın ve Kürtçe resmi dil olsun, Kürtçülerin ana dili olmadığına göre de Türkçe “seçmeli ders” olarak işlem görsün. Kendisi bununla da kalmıyor. Bu ana fikre ilaveten, tanıdığı birçok arkadaşının Kürtçe bilmediğini, bunun da Türkiye’nin Kürtleri asimile etme politikasından kaynaklandığını ileri sürüyor. Bu görüşü ileri sürüyor ama baştan aşağı saçmalıyor. Bilgisiz, cahil sömürgeci halklarının siyasetçilerine, onların da işine geldiği şekliyle yutturuyor; fakat Türk halkına yutturamıyor. Çünkü esas asimile olanlar Kürtler değil Türklerdir! Öz Türkçe isimli Kürtçü vekil Özdal Üçer, Yavuz Sultan Selim zamanından beri olup bitenleri, kırılmamak için dağlık, gözden ırak bölgelere saklanan Alevi Türkmenlerin nasıl Kürtleştiklerini, onların yerine gelecekteki Kürtleşmeyi sağlayacak Şafi Kürtlerin yerleştirilerek nasıl egemen güç haline getirildiklerini, Orta Anadolu’dan doğuya kaydırılan Türkmen aşiretlerinin egemen güç haline getirilmiş Şafi Kürt aşiretleri sayesinde nasıl asimile olduklarını, bu bağlamda dil ve kimlik değiştiren Cibranlıları, Koçgirileri, Türkanları, Döğerleri, Badıllıları (Beğdilli), Karakeçilileri, Bucakları, Afşarları, Lolanları, Balabanları vb. görmezden geliyor ve yok sayıyor. Daha doğrusu biliyor da, Kürtçü olup dış güçlerin ajanlığını yaptığı için bu gerçeklerin üstünü örtüyor. Özdal’a tavsiyem şu: Sen işi tersine çevirip Kürtlerin asimilasyonundan bahsedeceğine, önce öz be öz Türkçe olan adını ve soyadını değiştir! Çünkü kimse sana, seni asimile etmek için “Özdal” adını ya da “Üçer” soyadını kullan diye zorlama ve baskı yapmıyor. Buna senin sülalen veya ailen özgür istenciyle karar veriyor. Örneğin adını Abdullah yapabilirsin. Ya da Tayyip’i deneyebilirsin. Beçirvan’da ısrar edebilirsin. Belki bu isim Barzani de olabilir. Ben Talabani’yi öneririm! Çünkü öz Türkçe ad ve soyada sahip olup da Kürtçülük yapan kişiye en uygun düşen isim ister istemez oynak Talabani’ninki olacaktır. Bana göre, Kürtçü bir vekil olarak senin ismini ve soyadını bu doğrultuda değiştirmen sana daha çok yakışacaktır. Bir linç belâgatıdır gidiyor... Son dönemde hiçbir DTP’li Kürtçünün ağzından “linç edilme” söylemi eksik olmuyor. Bunlar sürekli Kürtçü çıkışlarla ve PKK yandaşlığıyla milleti tahrik ediyorlar; sonra da gelen tepkileri “linç girişimi” olarak değerlendiriyorlar. Ve görünen o ki, bu linç tantanası yine bir merkezden organize ediliyor ve belirlenmiş kişiler tarafından gündeme taşınıyor. Kürtçü Sabahat da, 13 Aralık’ta haberi geçen Londra konferansında aynı şikayetleri dile getirmiş ve “Son bir aydaki gelişmelere bakın. Türk halkı, Kürt komşusuna selam veremez duruma geldi. Ben bir milletvekiliyim. Ama sokakta rahat yürüyemez hale geldim…” demiş. Bayan Kürtçü Saboş! Bütün bunların sorumlusu sizin Kürtçü tahrikleriniz. Bu tahrikleri de bilerek yapıyorsunuz. PKK ve DTP ortalarda yokken insanlar kardeş kardeş geçiniyorlardı. Ne zaman ki sömürgeciler tarafından, Ermenilerin yerini Kürt kökenli toplumun almasına karar verildi ve sanal bir Kürt milliyetçiliği çerçevesinde Türkiye’nin yumuşak karnı olan Kürt kökenli toplumu provoke edecek PKK ile onun siyasi kanadı DTP sahneye çıkarıldı, işte o noktadan sonra insanlar birbirine düştü. Bu hasmane tutum bilerek yaratıldı. Herkesin bildiği ünlü emperyalist slogan “böl, parçala, yönet” kılavuzluğunda düşmanlıklar körüklendi. PKK’nın silahlı baskısı halkı iki ara bir derede bıraktı. Ortaya çıkan gerginlik ortamında kitlelerin siyasallaşması görevini sömürgecilerin emir eri DTP’nin öncelleri üstlendi. Ortalık kan gövdeyi götürür hale getirildi. Ne tesadüftür ki, Leyla Zana takımı ve Apo içeri alınıp, PKK sınır dışına sürüldükten sonra ülkeye huzur geldi; ama bu huzur ortamı sömürgecilerin işine gelemezdi. Nitekim Leyla Zana kadrosu layık oldukları yerden çıkarılarak yeni baştan toplumun içerisine salınırken, PKK da Kuzey Irak’ta ABD’nin desteğinde tekrar canlandırıldı ve bunların özellikle yarattığı gerginlikler Kürt istilasıyla birleşince karşıtlıklar da tekrar baş köşeye oturtuldu. Ama görüldüğü gibi, tahriklerin bir ayağı muhakkak surette siyasal Kürtçüler oluyor. Bu tahrikler sayesinde Kürt kökenli kitlelerin tetiklenmiş tepkilerini sürekli sıcak tutuyorlar. Mart kedisi gibi, ağlasalar da esasında karşı tepkilerin gelmesinden de çok mutlular. Çünkü yoğun ve sert ulusalcı tepkiler gelmeli ki, o tepkileri sömürgecilere şikayet ederek sömürgecilerin Türkiye’nin üzerine gelmesini sağlayabilsinler. Böylelikle de, psikolojik baskı altına aldıkları Türkiye’den Kürtçü hakları doğrultusunda istediklerini alabilsinler. Bu senaryonun aynısı, sömürgeciler tarafından zamanında Ermeniler üzerinde de uygulandı. Ermeniler, Müslümanlarla aralarında düşmanlık oluşmasına ve hatta özellikle kendilerinin şiddete maruz kalmalarına fırsat yarattılar. Çünkü bu şekilde kendilerini mazlum halk olarak gösterebilecekler ve kopardıkları yaygara sayesinde emperyalistlerin Osmanlı’yı baskı altına alması yoluyla kendilerine ayrımcı hakların verilmesini sağlayabileceklerdi. Aynı film bugün Kürtçüler sayesinde çevriliyor. O yüzden Kürtçü Saboş’un Britanya’daki ağlamalarıyla “linç” haykırışları, bilinen emperyalist tezgahın âşina olduğumuz sahnelerinden başka bir şey değildir! Ve şu çok iyi bilinmelidir ki, önümüzdeki dönemde bu tahrikler ve Batıya edilen şikayetler daha da artacaktır. Bir maçta karşı takımı çözmek çok önemlidir. Çünkü bu doğru bir şekilde yapıldı mı, defansta da, atakta da önlem almak ve karşı taktik geliştirmek çok daha kolaydır.
|